İki Önemli Hocamızla İki Önemli Söyleşi

Az sonra okuyacağınız yazılar benim değildir. Yetkin ve değerli iki hocamızın Yeniçağ Gazetesinde yayınlanan söyleşileridir.

Türkiye Cumhuriyeti yıkılışa doğru o kadar hızlı ilerliyor ki, bu hıza sadece benim yazdıklarım kafi gelemiyor. Bende, kendi yazılarımın yanında zaman zaman, değerli hocalarımın söyleşilerini de burada yayınlayarak Türk Çocuğunu uyandırma savaşını biraz daha güçlü kuvvetli sürdüreceğim.

ABD’nin emirleri ile “Açılım” denerek ülkemizin götürülmek istendiği bölünme durumunu özetleyen ve gayet değerli iki hocamızın açılımın nedenleri ile sosyolojik temeli olup olmadığı, amaçları…vs. hususlarındaki görüşlerini bizlerle paylaştığı söyleşileri bu akşam burada, hocalarımızın affına sığınarak ve Türk çocuğunun aydınlanması için önemli olduğuna inanarak, yayınlıyorum. İyi okumalar ve bol yararlar dilerim. CAHİT ALPTEKİN

Prof. Dr. Nurullah Aydın

Kürt açılımı girişimi bir ABD İngiltere ve İsrail projesidir.

Nurullah Aydın: Daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük sloganına sığınan AKP, Türk Milleti’nin ortak dokusunu parçalıyor. Devlet kurumları arsındaki güvensizliği körüklüyor. Devleti çatırdatıyor.  ABD’nin yüzyıllık rüyası, İngilizlerin hayali gerçekleşiyor

Türkiye’yi son günlerde oldukça meşgul eden Kürt Açılımı konusunu Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Nurullah Aydın, küreselleşme boyutuyla değerlendirdi. Türkiye’de sorunu küreselleşme boyutuyla anlayabilmek için öncelikli olarak Türk toplumunun kolektif zihninin ve bilinçaltının dönüştürme ya da bölünmeye hazırlanma yöntemlerinin iyi bilinmesi gerektiğini ifade eden Aydın, öncelikle Türk toplumunun hafızasıyla oynayabilmek için DNA’ların hedef seçildiğini kaydetti. Bunun sonucunda toplumun hazırlanmasıyla Kürt Açılımı adı altında ABD, İngiltere ve İsrail’in projesinin hayata geçebileceğini savunan Aydın, işbirlikçi yazar ve çizer takımının da bu konudaki katkılarını Türk toplumunun görmezlikten gelmemesi gerektiğini kaydetti.   

SON günlerdeki tartışmalarla birlikte bazı konular bir kez daha gündeme geldi. Bunlardan bir tanesi de toplumsal bilinçaltını bölünmeye hazırlama adı altında yapılan tartışmalar. Sizce bilimsel olarak mümkün müdür? Yani toplumun kolektif zihnini bölünme kavramıyla şekillendirip bunu hayata geçirebilir misiniz?
* Bugün küreselleşmenin önündeki en büyük engel milli/ulusal direnç noktalarıdır. Direnç noktalarını çözmek içinde belli merkezler, yeni yöntemler, taktikler geliştiriyorlar. Öylesine ki bu konuda bilimsel çalışmalar, makalelerde yer alıyor. Pentagon’a ve NATO’ya bağlı enstitülerde çalışan fizik bilimcilerin yazdığı “Fraktel Yapılar, Yeniden kaos,”  “Kosmozdan kaosa, kaostan kozmoza”, “Spin camları altında bunalım ve kaos”  “Evrende her şey tekildir”, “Multiple Intelligence/ Zeka çok parçalıdır”, “Çatışma Teorisi”, “Çocuk bireydir” gibi makaleler, üniversitelerimize akmaya başladı. Ve Nato’nun fizikçileri keşfettiler ki insan beynine görsel ve işitsel yoldan tahrip kalıpları göndermek mümkündür. Ne diyorlar;  Parçaları asla birleşemeyecek asimetrik objeleri veya çağrışımları beyne gönderirsen beynin zemini parçalanır.!  Asimetri beynin düşmanıdır, beyne uyumsuzluk gönderirsen matematiksel dengeler kırılır! Negatif çağrışımlı sözcük, bellekteki ilgili pozitif kavramı siler. İnsan beyni ışıkla çalışan bir mekanizmadır, bu ışığı karartan karanlık renk ve simgeler beyne gönderilirse beynin ışığı karartılabilir..  Evrende var olan ışık içerisinde insanda olan her şey vardır, ışık zararlı titreşimlerin taşıyıcısı olarak kullanılabilir. İnsanların birbirine negatif enerji gönderecekleri, sürekli çatışma ortamı oluşturun; Akademik adı çatışma stratejisi, medyadaki karşılığı dedikodu programları.
* AKADEMİK karşılığı dedikodu programı dediğiniz bu olgu toplumda nasıl bir etki yaratır, bunu açmanız mümkün mü?
Kullanılan taktikler: Bilgiyi o kadar ufak parçalara ayır ki parçalar birbiri ile buluşamasın! Bozuk Boz-Yap oyunları kullan! Tarih kavramını boz, hem dikey hem yatay olarak asimetriler yarat ki tarihsel süreç algılanamasın! Değişik tarihlerde yaşanmış olayları aynı ünite içerisinde anlat ki zaman mefhumu kalmasın. (Zamanda sınırsızlık beyni dağıtır.) Dil; beynin zihinsel faaliyet aracıdır, dili boz-parçala-kır. Yazı; beynin bütünü algılama özelliğine aykırı hale getirilsin, cümleler, kelimeler ve heceler harflerine kadar farklı renk-punto-karakterlerle parçalara ayrılsın! Eğitim; onu yıkmaya herkesin zihinsel olarak hazırlanması gerekir, bunun için Türk sosyal müfredat programının aleyhinde kampanya başlat, genel kabul görecek simge sözcük seç, yıkılacak olan bu imiş gibi imaj yarat. (Seçilen sözcük: Ezberci Eğitim!)   
* TOPLUMDA yaşayan bireylerin zihninin şekillendiği organ olan beynimiz artık siyasal söylemlerin ve uluslararası küresel diktatörlerin bir oyun alanı haline mi geliyor?
Beyne sürekli negatif enerji yükleyen sözcükler gönder, pozitif enerjiyi körelt, olumlu / pozitif sözcükleri bozarak anlamsızlaştır,  bu yolla zihinsel faaliyeti yok et! Negatif çağrışımlı sözcükleri bu amaçla silah olarak kullan! Ders kitapları bu amaçla yazılmaya geçilmeliydi, YÖK Dünya Bankası dairesi açıldı, 1995-2005 arasında “Çoklu Zeka” adıyla beyin çökertme yöntemleri itibarlı tez konusu olarak üniversitelerimize ve MEB içerisine yerleştirildi. Dengesizliği yazı ve resimlerle, topluma bombardıman et.(1.Sınıf Türkçe kitabının ilk sayfasında dengesiz duruştaki bir çocuk karikatürü yerden çöp topluyor!) Türk insanının beynindeki doğru tarih bilgilerini paramparça etmek üzere geliştirilmiş bir psikolojik bombayı nihayet üretebilmişlerdi: Bu bombayla parçalara ayrılan zihinde bellek kayıtlar otomatik olarak dağılacaktı! Sonrası, domino taşı gibi yıkılmaya devam ederdi.  Kitlesel zihin çökertme silahına Dikkat! Türk Devleti’nin DNA’ları ile oynanıyor.

Sürekli çatışma ortamı oluşturun; Akademik adı çatışma stratejisi, medyadaki karşılığı dedikodu programları

Eyaletler kanunu dayatması
* Sonunda bunu da yaptılar! Demirel ve Özal savundu, Gül-Erdoğan da hayata geçirdi  Kalkınma Ajansları marifetiyle eyaletleşme projesi, AKP iktidarından önceki iktidarlar döneminde de savunulmuştu. Hani Turgut Özal, daha DPT’de çalışırken Güneydoğu için ABD’deki Tennesse Eyaleti’nde uygulanan kalkınma projesini önerince dönemin Başbakanı İsmet Paşa, “Bayrak da verelim mi?” diye sormuştu ya! Hani Turgut Özal, Cumhurbaşkanı iken Federasyonu tartışalım demişti ya! Hani Recep Erdoğan Hükümeti, ülke içindeki bütün siyasi veya sosyal gruplara kendi kaderlerini tayin ve kendi bölgelerindeki ekonomik varlıklara sahip çıkma hakkı tanıyan ikiz yasaları kabul ettikten sonra, kamu yönetimi reformu ile Türkiye’yi “81 ile 81 devlet” dediğimiz bir yönetim tarzına doğru sürüklüyor ve bunu “Kalkınma Ajansları” adı altında ve Melih Gökçek’in Ankara’ya davet ettiği MOSSAD Başkan Yardımcısı David Kimche’nin (asıl adıyla David Kamhi’nin) Globalleşme projesi ile tamamlamaya çalışıyor ya! Avrupa’nın, Osmanlı’ya dayattığı federalizm, AKP hükümetince de resmen uygulamaya konuldu. Hükümet, 23 ili kapsayan 8 bölgede Kalkınma Ajansı kurdu. Merkezi idare, güç kaybediyor… Kendi meclisleri olacak! Avrupa’nın, Osmanlı’ya dayattığı federalizm, AKP tarafından “Kalkınma Ajansları” adı altında resmen uygulamaya konuldu. Proje kapsamında Türkiye, 8 ayrı bölgeye bölündü. Bu bölgelerde 100 üyeli kalkınma kurulları oluşturulacak ve ’kalkınma için’ yabancı ülkelerle bile direkt temasa geçilebilecek.    
* KALKINMA Ajanslarını tarihsel örnekleri ve sonuçları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Osmanlı’ya da dayatılmıştı  Kalkınma Ajansları, uzmanlar tarafından  Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Avrupa tarafından dayatılan bir genelgeye benzetiliyor. Merkezi iradenin etkisini zayıflatıp, yerel yönetimleri kısmen bağımsız kılan genelgeyle  20.06.1913 tarihinde Sadrazam Sait Halim Paşa tarafından yayınlanan Geçici vilayet kanunu  ile devam eden parçalanma ve çöküş süreci daha da hız kazanmıştı. Şimdi siz bu zihniyetin; ülkenin birlik ve beraberliğini koruyacağına, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne sadakatle hizmet ettiğine edeceğine inanıyor musunuz? Biliyorsunuz, Kalkınma Ajansları Türkiye’yi önce 26’ya sonra 12’ye böldü. Paflagonya Projesi sırasında ortaya çıkan bir belgede ise Türkiye 16 bölgeye bölünmüş ve isimleri de tek tek sayılmıştı.  Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Peki bu fenomen yeni mi? Hayır, 20’nci yüzyılın başında İngiliz gizli servisinin kontrolünde olan Prens Sabahaddin’in görüşleri doğrultusunda proje önce Lübnan’da uygulandı ve Lübnan elden gitti! Abdülhamit, projeyi rafa kaldırınca halledildi ve gerisini savaşla tamamladılar! Şimdi elimizde kalan vatan parçasını yine aynı yöntemle parça parça etmeye çalışıyorlar…

Sadrazam Sait Halim Paşa’nın   ‘Geçici Vilayet Kanunu’ genelgesi parçalanma ve çöküş sürecini hızlandırmıştı

* SOSYAL ve siyasal hayatta yaşadıklarımıza açıklamalarınız doğrultusunda bakarsak kaos ortamının hazırlayıcıları olayları bir bütün içerisinde görmemizi engelliyor mu?
AKP’yi kapatma davası, Abdullah Gül’ün davası, cumhurbaşkanı seçimi, Ümraniye davası, Deniz Feneri davası, dokunulmazlıklar derken hukuk-yargı ülke gündeminde tartışma konusu oldu. Silahlı Kuvvetlere yönelik ağır suçlamalar, ithamlar, savcı ve hakim atamalarıyla devletin kurumları sarsılmaktadır. Neyin amaçlandığı ise gözlerden uzak tutulmaktadır. Bakın AKP yetkililerin hemen her konuda yaptıkları açıklamalarla, toplumsal-tarihsel belleğimizde kaos yaratılmaktadır. Açıklamaların bizzat kendisi bir tür zihinsel kaos yaratma silahıdır. Toplum olarak hepimiz aynı zihinsel saldırı altındayız. İnsan beyni olaylar arasında mantıklı matematiksel denklemler kurarak, eşleştirme yaparak zihinsel faaliyet yapar. Açıklamalarda  ise, bütünsel olan hiç bir şey yok, bağlantı yoktur, parçalar orda burada uçuşuyor! Yani açıklamalar beyni dağıtmak üzere kurgulanmış! Sürekli asimetrik durumlarla insan beyni aptala döner, burada bunun amaçlandığını açıkça görüyorum. Dikkat ediniz, yorumların başı ile sonu arasında bağ yoktur, sözcükler arasında bağ yoktur, ne ile suçlandığınızın bile mantıklı bir tarifi yoktur, iddia edilenler arasında bağ yoktur, görüşlerin başı ile sonu arasında bağ yoktur! Bu kadar bağlantısızlık beyinde kaos yaratır, Akıl denilen zihinsel faaliyet bağcıklarını kırar! Görüşlerdeki tutarsızlıklara düzgün bir mantıkla cevap vermek mümkün değildir. 

AKP’nin açıklamaları beyni dağıtmak üzere kurgulanmış!

* ANLATTIKLARINIZ doğrultusunda son günlerde tartışılan Kürt Açılımı söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük sloganına sığınan AKP, Türk Milleti’nin ortak dokusunu parçalıyor. Devlet kurumları arsındaki güvensizliği körüklüyor. Devleti çatırdatıyor. Wilson prensipleri hayata geçiriliyor. ABD’nin yüzyıllık rüyası, İngilizlerin hayali gerçekleşiyor. Önce çekiç güç adıyla Irak’ın kuzeyinde tampon bölge oluşturuldu. Peşmergeler, Guam adalarına götürülüp eğitildi. İsrail İstihbarat örgütü Mossad eğitti. Yetmedi, işgal sonrası bölgede devlet oluşumu için eğitim verildi, lojistik destek sağlandı. Sonrası mı? Sıra Türkiye’ye geldi. Bu kez  AKP; ABD, İsrail ve İngiltere şer üçgeninin dediğini yapmak zorunda bırakıldı. Birbiri ardına açıklamalar yapılıyor. Ekonomi geriliyormuş, küçülme varmış, daralma tehlikeli boyuttaymış, bütçe açık veriyormuş, yatırımlar durmuş, yabancı sermaye gelişi kesilmiş, cezaevlerinde tutuklu sayısı katlamalı artıyormuş, suç işleme oranı yükseliyormuş deniliyor. Deniliyor da deniliyor… Bunların AKP’liler için hiç ama hiç önemi yok. Terör örgütünün taleplerinin yumuşatılarak kabul edilerek çözülmesi yoluna gidiyorlar. Ülkenin dört bir yanı sorunlar yumağı içinde iken, uğraştıkları işe bakın. Gazetelerin çokbilmiş, her konunun uzmanı  köşe yazarları, TV bülbülleri ahkâm kesiyor akıl veriyorlar, yol gösteriyorlar.

Sorun Kürt’ü Türk’ten ayırma sorunudur…
Bir sürü laf ediliyor ama bir çuval lafın arasında Kürt
konusunun ne olduğu bir türlü anlayamıyorsunuz. Türkiye’de herkesin sistemden kaynaklanan sıkıntıları var, sorun müşterek. Ve biz de soruyoruz; geldiğimiz noktada Kürtlerin ne sorunu var, hangi demokratik açılımı, hangi sorun için istiyorsunuz? Bir Türk’ün sahip olduğu hangi hakka bir Kürt sahip değil “ diye soruya cevap verebiliyor musunuz?

Atatürk’ün mirasına en büyük darbe Erdoğan’dan
The Guardian ilginç bir yorum yapıyor. Gazetenin köşe yazarı Simon Tisdall, ” Türkiye’de bir barış süreci kökleşirse, bunun bazı çevrelerde Atatürk’ün tek dil ve tek bayrak altındaki tek halk idealini baltaladığı gibi görülecek “ diye savunduğu yorumunda şunları yazıyor: ” Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün aşınan ultra milliyetçi mirasına şimdiye kadar en büyük darbeyi vurmak üzere olabilir “ iddiasında bulunuyor. Açıkça, alenen pervasızca, tek dil ve tek bayrak altındaki tek halk ideali baltalanıyor. Lozan Antlaşması’nın 86 yıl sonra Atatürk’ün şekil verdiği gömleğin gevşemesine yönelik karşı konulması zor baskılar iç ve dış ihanet şebekelerince oyun içinde oyun oynanıyor. Yalan yanlış iddialarla, tek direnç gücü Türk Silahlı Kuvvetleri hırpalanırken, ülkenin birliği sarsılıyor, devletin varoluş-kuruluş ilkeleri tahrip ediliyor.

Bugün gelinen noktada yapılan tartışmalara ne anlam vermek gerekiyor?
Kürt konusu aslında nedir? Gazete köşe yazarları TV yorumcuları yıllardır Kürt konusunu tartışıyor. Konuşuyorlar,  tartışıyorlar, tamam da ne demek istiyorlar acaba! Yazarlar ve konuşmacılar; dönüp dolaşıp Kürt sorunu, Demokrasi, Anayasal perspektif gibi laflar ediyor. Bir sürü laf ediyorlar ama bir çuval lafın arasında Kürt konusunun ne olduğunu bir türlü anlayamıyorsunuz. Türkiye’de herkesin sistemden kaynaklanan sıkıntıları var.  Herkes bazı sorunlar yaşıyor. Ama bu genel sorunları kimse etnik sebeplere irca edemez. Çünkü sorun müşterek. Onca laf arasında fındıkkabuğunu dolduracak somut bir şey çıkmıyor. Ve biz de soruyoruz; Geldiğimiz noktada Kürtlerin ne sorunu var, hangi demokratik açılımı, hangi sorun için istiyorsunuz? Hiç kimse tek bir müşahhas örnek vermiyor, veremiyor. Bazıları diyor ki; ” Ama geçmişte yapılanları da unutmayalım, lütfen. Güzel de be kardeşim geçmişi bırakalım, bugün için soruyorum, bir Türk’ün sahip olduğu hangi hakka bir Kürt sahip değil “ diye soruya cevap verebiliyor musunuz? Kürt’ün Türk’ten ayrı bir kültürü varsa onu da yaşasın. Ama bu farkı bize de göstersin hangi kültürel farklar varmış biz de görelim? Çünkü müşahhaslaştırılmayan, yuvarlak, soyut ifadelerle geçiştirilen bir problemin çözümü de olmaz. Tarifi olmayan şeyin çözümü olur mu? Bütün bu ifadeler sorunun ne olduğunu gösteriyor: Kürt sorunu dedikleri şey, aslında Kürt’ü Türk’ten ayırma sorunudur.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin ekonomik sorunlarının çözümüne ilişkin olarak neler yapılabilir. Bunu biraz da sosyal yapının dönüşümü olarak ele alırsak neler söyleyebilirsiniz?
Kürtçülüğün ideologu haline gelmeye çalışan ne kadar da ilginç tipler var. Bunlardan bir sosyolog var, sadece Kürt kimliğini savunmuyor; öyle olsa mesele yok. Uluslararası Sömürge Kürdistan diyerek Türkiye’yi sömürgecilikle suçluyor! Bankalardan kredi alarak, iş kurarak, ticaret yaparak zenginleşen Kürt vatandaşlarımıza ajan sınıf diyor! Bütün radikal Kürtçülerin tezidir bu! Kaç genci ateşleyip ölüme sürmüştür bu kör kışkırtma?! Hâlbuki İranlı Kürt lider Abdurrahman Qasimlu, geri kalmışlığın tarihsel sebebinin bölgenin dağlık coğrafyası olduğunu anlatır. Bu coğrafya hayvancılık dışındaki işlerin gelişmesine imkân vermemiş, aşiret hayatını, feodaliteyi dayanıklı hale getirmiştir. Ira Lapidius da feodaliteyi kırabilecek Osmanlı idare ve toprak sisteminin aynı coğrafi zorluklar yüzünden bölgede uygulanamadığını hatırlatır…

Tarifi olmayan şeyin çözümü olur mu? Bütün bu ifadeler sorunun ne olduğunu gösteriyor

Kürtçe dilde yapılacak eğitim sorunun çözümü için önemli mi? Türkiye’de Kürtlere Kürtçe eğitim verildiği takdirde demokratik haklar denen açılım daha mı sağlam olacak. Tek dilde yapılan eğitim mi demokratik hakların önünde bir engel olarak görülüyor?
Anthony Birch, ” Nationalism and National Integration “ adlı eserinde, Kuzey İrlanda’da bu iki kimliğin ’ayrı eğitim’ler yüzünden böylesine zıtlaştığını belirtir. Yakın zamana kadar eğitimi elinde tutan Katolik ve Protestan kiliseleri, öğrencilerini, etnik cemaat olarak, ötekine karşı sosyalize etmiştir! Okullarda iyi Katolik veya iyi Protestan yetiştirmenin iyi uzman, becerili insan yetiştirmeye engel olduğu fark edildiğinde iş işten geçmiş, kimlikler cepheleşmişti. Eğitim sistemimiz, özellikle de resmi tarih eğitimi, kendisini Kürt hisseden bir gence bir şey söylemiyor. Hatta karşıt duygu olarak Kürtlük hissiyatını adeta tahrik ediyor! Terörist başı hangi okullarda okumuştu?! Kürtçü yayınlara bakın, eğitim faktörünü açıkça görürsünüz. Biz neyi anlattığımızı zannetsek de o kendi ön hislerinin süzgecinden geçirerek alıyor veya reddediyor! Hangi tanım denmesi, onu ikna mı etti? Yoksa geri mi tepti? Ne yapmalı? Kuzey İrlanda’nın vahim hatasını tekrarlayarak Tevhid-i Tedrisat’tan vazgeçip ayrı etnik okullar açılması asla düşünülemez. İkincisi, müfredat meselesidir. Özellikle tarih eğitimi, kendini Kürt hisseden bir gençte Ben yokum duygusu yaratarak ayrı bir tarih arayışına yol açıyor. Ve dün gizli, bugün açık etnik tarih yayınları ona cazip geliyor: Cemşit Bender’in matematiği de Kürtlerin icat ettiğini veya Mehrdat İzady’in antik Mezopotamya medeniyetlerini Kürtlerin kurduğunu savunan zırvaları gibi! Bu medeniyetleri Türklerin, Arapların yahut Yahudilerin, Fransızların kurduğunu söylemek kadar zırvadır ama modern ideolojiler böyledir; geçmişteki bir eşkıyayı bugün sınıf kahramanı veya ulusal kahraman yahut özgürlük savaşçısı kılığına sokabilir! Bilimsel planda zırva olması çok önemli değil; etnik kimliği militanlaştırması önemlidir. PKK’nın taban kazanmasındaki çeşitli sebeplerden biri, bu psikolojik-pedagojik mekanizmadır. Peki, nasıl bir milli tarih, milli kimlik, nasıl bir vatan anlayışı sorusu  cevapsız mı kalacak? Bu konularla ilgili her kafadan ses çıkmaya devam ediyor. Türk Milleti’nin Osmanlı dönemi parçalanması gibi Cumhuriyet dönemimde de ikinci büyük parçalanmasının önü açılmıştır. Kürt açılımı diye gündemi meşgul eden tarih, sosyoloji, coğrafya, jeopolitik ve jeostratejiden habersiz kişilerin girişimleri; ihanet mi, vatanseverlik mi olduğu çok iyi anlaşılmalıdır.

Tevhid-i Tedrisat’tan vazgeçip ayrı etnik okullar açılması asla düşünülemez

Birbirlerini anlamıyorlar
AKP, Türkiye’de Kürtçe kursların açılmasına izin verdi. Açılan tüm kurslar katılım olmadığı için kapandı. Çünkü Kürtlerin ortak bir dili yok. PKK’lı teröristlerin anlaşma dili bile Türkçe.

Kürt ulusu diye bir ulus yok
Son günlerde yoğunlaşan bir Kürt açılımı sözü gündemde! Öylesine ki; yüzyıldır ABD’nin İngiltere’nin İsveç’in, Fransa’nın, Ermenistan’ın, İsrail’in yapamadığını Türkiye’ye yaptırmak istiyorlar. Ne mi yaptırmak istiyorlar? Kürt ulusu yaratmak! Peki, böyle bir ulus var mı? Kürt ulusu diye bir ulus yok. Nasıl mı yok? Bakın; İngiliz muhipler cemiyeti, Kürt teali cemiyetinin 1900’lü yıllardan başlayan çalışmaları var. Paris, Oslo, Erivan, Vatikan, Telaviv’de Kürdoloji Enstitüleri kuruldu. Yıllardır çalışmalarına karşın bir Kürtçe gramer, sözlük ortaya koyamadılar. Erivan’ın geçen yıl çıkardığı sözlük Türkçe, Arapça, Farsça ve yerel dil karması. Kuzey Irak’ta, dünün teröristleri Talabani ve Barzani aşiretleri birbirini anlamıyor. Arapça ortak dil. ABD, İsrail, İngiltere bir türlü ortak dil gerçekleştiremedi. AKP; Türkiye’de güneydoğu da Kürtçe kursların açılmasına izin verdi. Açılan tüm kurslar katılım olmadığı için kapandı. Neden Çünkü ortak bir dil yok. Güneydoğu kökenli sanatçılar kasetler yaptılar, okunmadı, satılmadı, vazgeçtiler. TRT Şeş büyük bir gösteri ile açıldı.. Kırmançça’nın Diyarbakır ağzıyla yayınını kimse anlamadı. Diğer lehçe Zaza’ca yayına koydular yine izlenmedi. DTP; TBMM’de basın toplantısıyla Kürtçe gazete çıkardık dediler. Satılmadı okunmadı anlaşılmadı, satılmadı. Terör örgütünün anlaşma dili Türkçe. ROJ TV birçok lehçede yayın yapıyor ama genel yayını Türkçe. Peki, ama neden? Çünkü Kürtçe diye bir dil yok. Sadece bölgede farklı topluluklar var. Zazaca, Kırmançça, Solhanice, Dimillice, Bohtanice var. Ve her biri bir diğerini anlamıyor,  birkaç kelime dışında! Şimdi siz hangi dilden, hangi ulustan bahsedeceksiniz! Sonra da çıkmışlar; Kürt açılımı diyorlar. Neyin açılımı bu? Türkiye’de yüzde 6’lık topluluk o da kendi aralarında bütünlük taşımıyorsa neyin açılımı olacak bu?

Kürt açılımı’nın tarihi gerçekleri olduğu da son günlerde yine sıkça ifade buluyor. Buna nasıl bakmak gerekir?
Avrupa ve Asya tarihi Türkler olmadan yazılamaz diyen batılı tarihçilere inat, Türkiye’deki bazı aklı evveller uçuk tezleri ile kafa karıştırıyor! Selçukluların ve Osmanlıların ne olduğu, ne yaptığı hem Türk tarihçilerce hem de batılı tarihçilerce kapsamlı bir şekilde yazılmış ortaya konulmuştur. Farklı yorumlarda olsa 1000 yıllık tarihte, bilinmezlikler kalmamış gibidir. Hâlbuki bugünkü ” millet “ varlığımız Anadolu’nun yerli kültürlerini de özümseyen Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir. Anadolu insanına bir ” aidiyet “ ve ” vatandaşlık “ duygusu vermede, içinde yer aldıkları bu tarih çizgisi esastır. Bu çizgi de yani; Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet dönemlerindeki algılamalara göre konuyu değerlendirmek gerekir. Yani, ” etnisist “ değil, ” Türkiye “ odaklı bir tarih… Böyle bir tarih yazımında iki konu hayati derecede önemlidir: Türklerle Kürtlerin buluşması… Bin yılı birlikte yaşamaları… Türk-Kürt buluşması ” Etnisist “ tarihçiliğin Kürtçü versiyonu, Doğu Anadolu’nun otantik Kürt yurdu olduğunu, Türklerin 1071’den itibaren gelip ’işgal’ettiğini yazarlar; tarihe ” buluşma “ gözüyle değil, ” çatışma “ gözüyle bakarlar. Hâlbuki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Van Gölü’nün epeyce aşağısında ve Batı İran’da dağlık Carduchi coğrafyasıdır. Brownson bunun haritasını da yayımlamıştır.

TRT ŞEŞ büyük bir gösteri ile açıldı… Kırmanççayı kimse anlamadı. Zazaca koydular yine izlenmedi

 

II. SÖYLEŞİ Prof. Yümni SEZEN

AÇILIMIN SOSYOLOJİK BOYUTU VE TÜRKİYE’NİN BUGÜNKÜ DURUMU
Çözülüyoruz, dönüş olmazsa dağılırız…
“Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan hakları, daha çok küresellik; kötü niyetli siyasetin, menfaatlerin, bazen intikam hissinin bahaneleri, istismar kaynakları ve maskeleri olmuştur”
İktidarın sözde Kürt sorunu konusundaki açılımı, bir kaç aydır değişik yönleri ile tartışılıyor. Siyasiler projenin politik yönüne, ekonomistler ekonomik tarafına ilişkin görüş ve düşüncelerini aktarıyor. Ancak konunun sosyolojik boyutu hep ıskalanıyor. Biz de, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Din Sosyolojisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen ile bir söyleşi yaparak, konunun sosyolojik boyutunu masaya yatırdık….

Milliyetçi insanlar ne yazık ki yetersiz kalıyor
Son günlerde ülkemizde yaşananları bir “çözülme manzarası” olarak niteleyen Prof. Sezen, ülkenin genel fotoğrafını çıkarıyor. “Türkiye’de bugünkü durumun adı, sosyolojiye göre sosyal çözülmedir. Dönüş olmazsa dağılmayla sonuçlanır” ifadelerini kullanan Prof. Sezen, durumu şöyle özetliyor: “Etnik sürtüşmeler, mezhep hassasiyetlerinin tahriki, hırsızlık, yoksulluk, soygun, giyim-kuşamdan davranışlara kadar olanca rezillik ve kepazelikler, olabildiğine temayül çeşitlenmeleri, tepkiler, yıllardır süren ve gittikçe artan, Türkiye ve devletine başkaldırışlar, aşiret hortlamaları, hainlikler ve dış düşmanlarımızla iş birlikler, nemelazımcılığın had safhaya varışı; bunun adı düpedüz sosyal çözülme sürecidir ve bu çözülmenin ortasındayız. Bu arada kahramanca mücadele eden milliyetçi insanların ve kuruluşların gayretleri, arkada iktisadi, siyasi, medyatik büyük güçler olmadığı için ne yazık ki yetersiz kalıyor. Hiç şüphem yok ki, bunların adını milli tarih altın harflerle yazacaktır.” ’Sosyal çözülme sürecinde bütün müesseselerin, çoğu zaman farkına varmadan, alışa alışa, alıştıra alıştıra laçkalaşacağını’söyleyen Prof. Sezen, “Hukukun da bu laçkalaşmanın içine dahil olabileceğini” ileri sürüyor: Zaten birçok yerde hukuk fert-toplum dengesinde toplum aleyhine, suçsuz-suçlu aday dengesinde, suçsuz aleyhine bozulmuştur. Suçlu olma ihtimali olanlar, dürüst ve namuslu olanlara karşı daha çok korunur hale gelmiştir. Esasen hukukun tabiatında vahim bir hataya düşmemek için, ne olur ne olmaz diye, bir adli felakete yol açmamak için zanlıyı, dürüst ve namuslu insandan daha çok himaye etme gibi bir karakteri vardır. Normal olan bu durum, bugün olduğu gibi yerinde ve hukuka uygun kullanılmazsa laçkalığı arttırır. Bizde son zamanlarda suçlu icat etmeyi, zanlı üretmeyi de buna eklemelidir.

Demokrasi, intikam hissinin maskesi oldu
Kürt açılımı tartışmaları ile birlikte başlayan “Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan hakları, daha çok küresellik” gibi söylemlerin kötü niyetli siyasetin, menfaatlerin, intikam hissinin bahanesi olduğunu, istismar kaynakları ve maskesi olduğunu vurgulayan Prof. Sezen, bu duruma tepkisini ise şöyle dile getiriyor:  “Bu istismarlar, hastalık haline gelmiş, laçkalığı arttırmış, suçluları ve bozguncuları korur hale getirmiştir. Daha çok özgürlüğün, daha çok demokrasinin sınırı yok ki. Bana açıkça düşmanlık eden, ülkemi ve milletimi bölmek istediğini açıkça ilan eden, her gün bunun mücadelesini yapan insanları halk seçiyor diye Meclis’e sokup, benden de alınan paralarla yüksek maaşlar ödemek demokrasi midir? Para ve mevki verip ’al beni öldür’demeye benzemiyor mu?”

Bu kadar hain, bir günde türemedi
Problem çok görünüyor ama baş problemimiz aydın problemidir
Prof. Dr. Yümmi Sezen, ülke manzarasını ortaya koyduktan sonra, “Çözülmenin önüne geçmek için neler yapılmalı” sorumuza ise oldukça çarpıcı ifadelerle karşılık veriyor. “Geç kalmış bir çırpınış olan ’Ne yapacağız, çözüm ne?’demeden önce, meseleyi iyi anlamalı, tahlili doğru yapılmalıyız” diyen Sezen şöyle devam ediyor:

İhanetin yanında cehalet de var
“Meseleyi anlamadan, bilmeden neyi çözeceksiniz? Bıçak kemiğe dayandı, tahlil, süreç müreç geçti. ’Hemen zorlayıcı tedbirler almak lazım’denebilir. Bunda haklılık payı da olabilir. Ama biz sağlam ve kalıcı yola bakmaya çalışacağız. İşin içinde iç ve dış hainlik, düşmanlık var, işbirlikçiler var, doğrudur. Ama unutmayalım ki bir cehalet de var.

Bir kısım aydın yabancılaşmıştır
Bu kadar hain ve işbirlikçi bir günde türemedi, sürece bakmak lazım. Osmanlı’daki aydın-halk ikilemini, yabancılaşmış aydın ve yerli aydın yaratılmasını, dalkavuk aydın, idealsiz aydın bolluğunu neden unutacakmışız? Problem çok görünüyor ama baş problemimiz aydın problemidir. Mustafa Kemal Atatürk, kendisiyle konuşan bir yabancı bayan gazeteciye sorar; ’Sizce tarih benim hakkımda ne yazacaktır?’Gazeteci hemen ” Büyük bir milli kahraman “ diye cevap verir. Atatürk, ’Bilemedin’der. ’Şöyle yazacaktır: Güzel şeyler yaptı ama etrafında dalkavuklar olmasaydı, daha iyi işler yapacaktı.’Cahil aydınların rolü Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalanların başında aydın problemi bulunuyor. Önemli bir kısım aydının bazısı ki – etkili ve yetkili olanları – cahil (evet, hem aydın hem cahil; okumuş cahil) olmuş, bir kısmı da yabancılaşmış, hatta hainleşmiştir. Bu aydınların önemli bir kısmı, bilindiği gibi yöneticidir, akademisyendir. Biz, devlet şöyle, devlet böyle derken, bu yönetici kesimleri kastederiz.”

Türklük üst kimlik değil, milli kimliktir
Milletle kavimmilletle ırk birbirine karıştırılırsa, işin içinden çıkamazsınız
Görüşmemizin bir çok yerinde sözde aydınların cehaletine vurgu yapan Prof.Dr. Yümni Sezen, en büyük cahilliğin ise “Türk” milli kimliği konusunda gösterildiğini ifade ediyor. Sezen, Türk vurgusuna “etnik bir” anlam kazandıranların yanlışını şöyle gözler önüne seriyor:  Üzerinde durduğumuz konuda, cehaletin birinci basamağı ’millet’meselesindedir. Milletle kavim, milletle ümmet, milletle ırk birbirine karıştırılırsa, işin içinden çıkamazsınız. Türklük üst kimliğimiz değil, milli kimliğimizdir. Üst kimliğimiz Müslümanlıktır. Üst kimlik milli kimliğimizin içine geçmiştir ama aynı zamanda onun üstündedir, çünkü başka milli kimlikteki dindaşlarımızla bizi birleştirir. Millet varsa ve söz konusuysa milli kimlik vardır ve bu etnik kimliğin üstündedir, kuşatıcıdır, merkezidir. Sosyal ve kültürel çekirdekleri ihtiva eder. Ama yine de buna üst kimlik değil, milli kimlik deriz. Bu, siyasi ve hukuki alana da yansımıştır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı gibi. Ama bunun altında merkeziyeti, irade ve otoriteyi sağlayan, onu hak ettiren, kültür birliği vardır,  tarih vardır,  sosyal kader vadır.

Her etnik grup millet olamaz
Millet ve milliyet hakkında, milli kimlik hakkında günlerce konuşabilir ancak kimler millet olabilir, olmuştur, kimler millet olamaz, olamamıştır, bunun üzerinde durabiliriz. Bize gençlik yıllarımızda üniversite tahsili sırasında hocalarımız, üstatlarımız şunu öğretmişlerdir: Her etnik grup millet olamaz ve olmamıştır. Ancak bunların içinden bazıları, siyasetin baskısıyla, propaganda ve para gücüyle millet rolü oynayabilirler. Gerçek millet değillerdir ama millet rolü oynamaktadırlar. Dünyada 6 bin civarında etnik grup var. Bin tanesinin Hindistan’da olduğunu, bir müddet önce misafirimiz olan Hindistanlı bir profesörden öğrendim. Diğer toplumlarda da az veya çok etnik gruplar vardır. Ancak bir Hint kültürü, Hint kültür kimliği ve milleti vardır. Bir Türk milleti, Alman milleti, Arap milleti vb. mevcuttur.

Millet tarihte rüştünü ispatlar
Dünyada şu an olan imparatorlukları hariç tutarsak sosyal gruplar ayrışmaya değil, daima birleşmeye doğru giderler ve gitmişlerdirler. Bu süreçte egemen olan biri, diğerlerini kendi etrafında toplar ve kendi damgasını vurur. Bu tarihi bir kaderdir, tek tek irade ve arzularımıza tabi değildir. Bunu asimilasyonla da karıştırmamak gerekir. Öyle olsaydı bugün dünyada hala 6 bin etnik gruptan bahsedebilir miydik? Bir kavmin millet olabilmesi için tarihte devlet kurmuş, medeniyet oluşturmuş, rüştünü ispat etmiş, bilim, medeniyet ve insanlık seviyesinde bir şeyler katmış, her şeyi yazılı hale getirmiş olması gerekir. Türk milleti bunları fazlasıyla yerine getirmiş, bu süreci yaşamıştır. Türk milleti sayesinde çok sayıda kavim Müslüman oluştur.

Kırıp incitmeden..
Bunları dinleyen milliyetçi bir genç bana dedi ki: ’İyi de hocam, bunlar kitabi laflar, pratiği yok. Ben şimdi bir Kürt’e, Sen millet olamazsın, şartları taşımıyorsun nasıl derim.’Dedim ki: Onu rencide etmen gerekmez. Önce sen bu şuura sahip olmalısın, sen bunu bilmelisin. Bilmezsen şaşırır kalırsın, yalpalarsın.’Türk aydını, milliyetçilerin çoğu dahil bu şuura sahip değiller. Sahip olsalar kırıp incitmeden, hukuk çerçevesinde gereği yapılır. Senin bilgisizliğinden, senin şaşkınlığından, senin iyi niyetinden, tavırsızlığından ve duruşsuzluğundan fırsatçılar istifade ediyor, baskın çıkmaya çalışıyorlar.

Türkiye’de azınlık ırkçılığı yapılıyor!
’Ne mutlu Türküm diyene’den rahatsız olurlarmış, kıyamet koparıyorlar… Peki bir başkası “Ben Hıristiyan’ım, ben Museviyim, ben ateistim” diyecek diye “Ben Elhamdülillah Müslüman’ım” diyemeyecek miyiz?
Prof. Dr.Yümni Sezen ile yaptığımız söyleşinin ikinci ve son bölümünü de sizlerle paylaşıyoruz. Söyleşimizin birinci bölümünde Kürt açılımı çerçevesinde başlayan tartışmaların kökünü sosyal çözülmeye bağlayan Sezen, durdurulamaması durumunda sürecin ülkenin dağılması ile sonuçlanabileceğini belirtmiş ve bunu örnekleri ile gözler önüne sermişti. Bu bölümde ise Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Din Sosyolojisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezen’in çözüm önerilerini aktarıyoruz… Sözde Kürt sorunu tartışmaları ile başlayan süreçte dillendirilen ayrımcılık ve etnik kökenli taleplerin, herhangi bir halktan değil, siyasilerden geldiğini iddia eden Sezen, etnik bazı gruplar etrafında dönen tartışmalarla Türk milletinin haklarının çiğnendiğini düşünüyor.

Okumuş cahiller
“Bazı etnik gruplar, alt/yan kültür ve millet parçası olmaktan çıkıp azınlık ırkçılığı yapar olmuşlardır. Türk’e başkaldırı yılları yaşıyoruz. Türk kavmi, şimdiye kadar asla ırkçı olmamıştır” diyen Sezen, şunları kaydediyor: “Ama bugünkü gidişat onu ırkçı yapabilir diye düşünüyor ve ürküyorum. Türk olmak ayıp, Türk olmamak prim yapar hale gelmişse nasıl ürkmeyelim? ’Ne mutlu Türk’üm diyene’sözü üzerinde kıyamet koparılıyor. Bu söz ırkçılık ifade etmez. Defalarca söylendi, ’Ne mutlu Türk olana’denmemiş, ’Türk’üm diyene’denmiştir. Bir kan meselesi değil bir kültürel kimlik ve millet mensubu işareti terennüm edilmiştir. Ben böyle dersem biri de ’Ne mutlu Kürt’üm veya Gürcü’yüm vb. diyene’dermiş. Benzetmek için değil de ölçüt ve kıyas için söylüyorum. Peki bir başkası ” Ben Hıristiyan’ım, ben Musevi’yim, ben ateistim “ diyecek diye ” Ben Elhamdülillah Müslüman’ım “ diyemeyecek miyiz? Kaldı ki milli kimlik böyle de değil, alt kültürdekini de benden sayar. Herkes evinde, kendi aralarında neyse nedir, bütünlük söz konusu olunca hepimiz birliğiz, kardeşiz. Esasen ayrım ve problemler, Kürt halkından veya başka bir etnik gruptan değil, düşmanlarımıza alet olanlarla, okumuş cahillerden geliyor.”

Halk iyi-kötü herşeyi alkışlamayı huy edindi
Konuyla ilgili olarak medyanın tutumunu da eleştiren Sezen, Türk basının içinde olduğu çıkmazı şöyle özetliyor:
“Bugünkü durumu destekleyen, besleyen arka plan nedir, kimdir? Başta medya geliyor. Yabancılaşmış, nemelazımcı, menfaat dünyasından başkasını görmeyen, bir kısım medya, bu kesim yukarıda bahsetmeye çalıştığımız aydın kesiminin renkli bir uzantısıdır. Bir avuç milliyetçi medya da çırpınıp duruyor. Esas kahramanlık ta bugünlerde belli olacaktır.

Halk iyi kötü her şeyi alkışlıyor
Şikâyet ettiğimiz ve gerçekten de bela haline gelmiş medyanın güç olduğu odaklar nelerdir? Dış mı, para mı, siyasi rantlar mı, elbette hepsi doğrudur ama bunları geçiniz. Halkın bazı kesimleri uykuda, bazı kesimleri bu medyaya, bu aydına alkış tutmaktadır. Zaten iyi kötü her şeyi alkışlamayı bu halk huy edindi. Güzel sesliyi de alkışlıyor, bed sesliyi de. Suçluyu da suçsuzu da alkışlıyor. Kendisini öveni de, kendisine söveni de alkışlıyor. Bunu yapmayanlar da bölünüp bölünüp duruyor, çatışıp duruyor. Bir kısım halk, bu medyayı, medya da bunları destekliyor. Zinciri kırmak lazımdır.”

Siyasi kadrolar hainleri temizlemeli
“Maalesef pusuda beklemiş olup da bu kavime, bu millete onun milli ve manevi değerlerine saldıranları her geçen gün görüyoruz”
Başta iktidar olmak üzere, siyasi kadrolar, hainleri içlerinde barındırmamalıdır
Cemaat ve tarikatlar siyasi gündemi değil ahlaki gündemi tayin etmelidir

İktidar, malum medya ve bazı aydıncıklar kendilerince sorun ve yol haritaları hazırlarken Prof. Dr. Yümni Sezen, “sosyal çözülmü”nin önüne geçmek için şu adımların atılması gerektiğini vurguluyor:

Başta iktidar olmak üzere, siyasi kadrolar, hain ve işbirlikçilerini içlerinde barındırmamalıdır. Kendileri bu duruma gelmişlerse halk ve sağlam kalan müesseseler ne yapıp yapıp bunlardan kurtulmalıdır. Devlete ve rejime savaş açmış olanlara fırsat verilmemelidir. Rejimde ve kuruluş felsefesinde tarihi ve güncel hatalar varsa ki vardır, bunları samimiyetle art niyetsiz, açık yüreklilikle takiyye yapmadan, düşmanlık işlerine kapılmadan dile getirmeli, düzeltmelidir. Bu hataları ve eksiklikleri istismar ederek, düşmanlıklarını kusmak için, pusuda bekleyenlere fırsat verilmemelidir. Maalesef pusuda beklemiş olup da bu kavime, bu millete, onun milli ve manevi değerlerine saldıranları her geçen gün görüyoruz. Medyanın belki de iyiliği bu noktada oluyor. İç ve dış güç odaklarına sırtlarını dayayarak saldırıp duruyorlar. Yok Türk milleti kabiliyetsizmiş, yok Türkler etnik grupların haklarını çiğniyorlarmış, Anayasa’dan Türk kavramı çıkarılmalıymış, Türkçe ile ilim yapılmazmış, Hz.Muhammed’in ve Atatürk’ün karikatürü yapılmadıkça bu memlekette demokrasiden bahsedilemezmiş…Bunlarla işbirliği yapan iktidarların Allah aşkına, bu memlekete ne hayrı dokunabilir. Toplumun kamplara bölünmesine, ayrışmasına zemin hazırlayan; inanan insanlarda, memleketini seven, milli ve manevi değerlere önem veren insanlardan, kin ve nefretten başka bir şey doğurmayan bu tavırlara, etkili ve yetkili olanlar imkân vermemelidir.

AB ve ABD ile ilişkiler normalleşmeli
Devletin, rejimin hatalarını düzeltmek, eksikliklerini gidermek için AB, ABD ile bilmem kimlerle işbirliğine gitmek vahim bir yoldur. Meseleler kendi içinde çözülmelidir. Elbette bir toplum başka toplumların fikir, felsefe ve tecrübelerinden istifade eder ve etmelidir. Ama insafla bakın bugün olanlar böyle midir? Batı dünyası ile ilgi ve ilişki, normal siyasi, iktisadi gerekirlilik düzeyine çekilmeli, niyet ve oluşumlar doğru değerlendirilmelidir. 60 yıl bir birliğe girmek için kapı önünde beklemek yerine getirilmesi hala meçhul bir iş için haysiyetini siyaset adına da olsa ayaklar altına almak sadece duygusal bir mesele değil aynı zamanda dehşet verici bir akılsızlıktır. Bir de şu var ki bir art niyeti taşıyabilmektedir. Geleceğimizi tehlikeye atacağı besbelli olan işlemlerden, özellikle arazi, mülk, para kurumu vb. satışlardan vazgeçilmelidir.

Meseleyi din gibi tek faktöre indirmemeli
Cemaat ve tarikatlar, din ihmalcilerinin, din karşıtlarının açtığı yaraların tedavisini bize pahalıya ödetmesinler. Tedavinin yan tesirleri fazla olmaya başlamıştır. Cemaat ve tarikatlar siyasi gündemi değil ahlaki gündemi tayin etmelidir. Diyorlar ki birliği beraberliği sağlayan manevi harç olan din ihmal edilirse böyle olur. Çözüm de yine buradadır. Dinin birleştirici, yapıcı gücü inkâr edilemez.  Fakat meseleyi din gibi bir müessese de olsa tek faktöre indirgemek doğru ve gerçekçi değildir. Kur’an-ı Kerim, inandım diyen insanların yamukluklarının macerasıyla doludur. Ayrıca şunu belirtmelidir: Tek başına İslamiyet birleştirici ve problemleri çözücü olur ama onun sosyolojik kültürel çevresini ihmal etmeden onu bunlardan soyutlamadan meseleye bakmalıdır. Osmanlı döneminde Kürt’lerin ne dini ne kimliksel problemi vardı. Ama yabancı tahrikiyle de olsa defalarca isyana başvurdular. Bugün onların ayrımcılığını savunan Türk, Kürt veya bir başkasının çoğunlukla din kaygıları yoktur, ayrımcılık yapanların elebaşları da son zamanlar da bu ayrımcılıklarını dine dayandırmaya, Müslümanlığa sığınmaya bile başlamışlardır. 

Eğitim millileştirilmeli
İdealleri olmayan, söyleyecek sözleri olmayan toplumların yaşama şansı zayıftır
Her alanda ciddi ve gerçekçi kanunlar çıkarılmalıdır. Liberal-kapitalist sistemin tekrar gözden geçirilmesi ve azgınlıklarından vazgeçilmesi gerekir. Popülizmden vazgeçilmeli, ’halka rağmen halk için’ ilkesi uygulanmalıdır. Bunları söyleyince karşınıza faşistlik teşhisiyle çıkarlar, bunu biliyoruz. Bu da devletin, evet bizzat devlet kurumunun (kadrolar ve ilkeler olarak) idealsizliğinden kaynaklanıyor. Mütefekkirler der ki, idealleri olmayan, dünyaya söyleyecek sözleri bulunmayan toplumların yaşama şansı zayıftır. Belki sürünerek ve taklit ederek. Balzac da ’Gorio Baba’da şöyle der: ’İşte hayatın dört yol ağzı delikanlı, seçiniz. Zaten seçmiş bulunuyorsunuz. Elli bin çeşit kazanma yolu olmadığına göre, bir kavanoz içine hapsedilmiş böcekler gibi birbirinizi yemekten başka çareniz olmayacak. Bu durumdan insan nasıl sıyrılır biliyor musunuz? Ya dehanın şahşahası ile ve fazilette yükselmekle ya ahlaksızlıkta maharet göstermekle…’Bugünümüze ne kadar uyuyor değil mi?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s