GEÇMİŞTE YAPILMASINA ENGEL OLUNAN DEVRİMLER IŞIĞINDA GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ YAZI DİZİSİ 3. BÖLÜM: ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI

Egemenliğine doğrudan doğruya sahip olmanın kıymetini pekiyi anlayan ve pekiyi bilen millet, bu mukaddes egemenliğine karşı baş gösterecek her tehlikeyi kahredecektir. (1923)

Türk milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayandığı esaslar “Tam Bağımsızlık” ve “Kayıtsız şartsız Milli Egemenlikten ibarettir. Millet bu egemenlikten en küçük bir parçasını bile feda edemeyecektir; gözünü açmıştır. ( 1923 ) 

Atam, Emanetine sahip çıkamadık! 

GEÇMİŞTE YAPILMASINA ENGEL OLUNAN DEVRİMLER IŞIĞINDA GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ YAZI DİZİSİ

3. BÖLÜM: ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI

Yazı dizimizin üçüncü bölümünde yalnızca ABD ile imzalanan eğitim antlaşmalarına değinecektik. Ancak konunun içine nüfuz ettikçe karşımıza o kadar ibret verici bir tablo çıktı ki bu durum karşısında yazımızı nitelik ve nicelik olarak genişletmeyi ve ABD ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanmış olan bütün antlaşmaları aktarmayı yararlı gördük. Tabidir ki yazı düzümüzün üçüncü bölümünün ismi de değişti ve ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI oldu.

ABD, İkinci Dünya Savaşından, bir süper güç olarak çıktı. Nükleer gücü tekelinde bulunduran ABD, büyük bir zenginliğe sahipti. ABD ve Amerikan yaşam tarzı büyük bir propagandayla tüm dünyayı saran bir moda halinde idi. Bu parlak görüntünün arkasında güçsüze yaşam şansı vermeyen büyük ve acımasız bir emperyalist devlet vardı. ABD’nin politik amaçları arasında az gelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme, ulusal çıkarlarına sahip çıkma ya da bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlar yoktu.

            Türkiye, ABD yörüngesine girmede en istekli ülke oldu. Daha 20-25 yıl önce emperyalizme karşı, dünyadaki ilk zaferi kazanmış olan ülkemizin yöneticilerinin bu isteği acınacak, ibretlik bir durumdu ve bir ihanetti. Atatürk’ün mirası reddediliyordu.

1 Nisan 1939 Kapitülasyon Antlaşması:

Türkiye, Atatürk’ten sonra yabacı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili antlaşmayı 1 Nisan 1939’da ABD ile yaptı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu antlaşmaya göre Türkiye, ABD’ye gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü tanımıştır. Ayrıca, ABD sanayi malları için %12 ile %88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu. Daha Atatürk’ün vefatının üzerinden bir sene geçmemişken, Lozan’da bin bir zorlukla kaldırılan kapitülasyonlar İnönü eliyle geri gelmişti.

23 Şubat 1945 Antlaşması:

Borç verme ve kiralamalarla ilgili olan bu antlaşma II. Dünya Savaşının sonlarına denk gelen 23 Şubat 1945 tarihinde TBMM’de 4780 sayılı yasa ile kabul edilmiştir. Antlaşmanın temel özelliği “Karşılıklı Yardım Antlaşması” olarak gözükmesine karşın, tümüyle ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabulünü içermesidir. Antlaşma, ABD’nin haklarını korumaktadır! Antlaşmanın 2. maddesinde: “T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ye temin edecektir” denilmekteydi. Böyle bir madde bağımsız bir ülkenin yöneticileri tarafından kabul edilmemeliydi. Türkiye, ABD’ye hizmet sunmakla görevlendirilmişti!

27 Şubat 1946 Kredi Antlaşması:

ABD ile imzalana ikinci antlaşma 27 Şubat 1946 tarihli Kredi Antlaşması idi. Antlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde kalmış ABD’nin savaş artığı eski malzemelerini satın alması koşuluyla Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verilmesi idi ve ağır koşullar içeriyordu. Antlaşmanın birinci bölümünde: “Türkiye Hükümeti, ABD Dış Tasfiye Komisyonunun Türkiye dışında satışa çıkardığı, kullanım fazlası malzeme ve donatımlardan, ihtiyaçlarına denk düşenleri satın almak istediğinde, bu alımın 10 milyon dolarlık bölümü için, iki hükümet aşağıdaki maddeleri kabul etmiştir” deniliyor ve koşullar sıralanıyordu.

I. ve III. alt maddelerde 10 milyon doların geri ödeme biçimi şöyle tarif ediliyordu: “Birleşik Devletler, faiz dâhil taksitlerin resmi rayiç üzerinden Türk lirası olarak ödenmesini de isteyebilecektir. Türk lirası ödemeler, T.C. Merkez Bankasında özel bir hesaba yatırılacak ve Birleşik Devletlerin arzusuna göre; kültürel, eğitimsel ve insani amaçlara ya da Birleşik Devletler tarafından Türkiye’de kullanılan memurların harcamalarına tahsis edilecektir Bu antlaşmayla hem elindeki artık malzemeyi satan, hem de Türkiye’yi bu malzemelere ait yedek parçaların bağımlısı haline getiren ABD; Türkiye’de faaliyet gösteren personelinin giderlerini de Türkiye’ye karşılatmaktadır. Kültürel, insani ve eğitimsel faaliyetlerin ne anlama geldiği bugün daha iyi görülebilmektedir. ABD, bu maddeye dayanarak kendisine bağlı insan yetiştirmiştir!

Antlaşmanın ikinci bölümünün birinci maddesinde ise: “ABD Dış Tasfiye Komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının dökümünü ve listelerini verecektir. Satış fiyatı, ilgili temsilciler arasında görüşülecektir. Türk Hükümeti, malzemeyi bulduğu yerden ve bulunduğu gibi alacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye’ye geçmeyecek, ABD hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir deniliyor. 5. Maddeye göre ise: “Türkiye, ABD Başkanı gerek görürse, bu malzemeleri, parası ödenmiş olsa da, geri vermeyi kabul etmiştir” deniliyordu! Yani Türkiye, malzemeyi kırık, bozuk, işlemez nasıl bulduysa satın alacak! Ayrıca satın alınan malın mülkiyeti ABD’de kalacak! Atatürk’ün vefatından sadece 9 yıl sonra devletimizi dilenci konumuna düşüren omurgasızları “rahmetle” anıyorum!

12 Temmuz 1947 Antlaşması (Truman Doktrini):

ABD Başkanı Truman, Türkiye için şunları söylemekteydi: “Yunanistan’ın komşusu olan Türkiye dahi dikkatimizi gerektirmektedir. Türkiye’nin bağımsız ve iktisaden sıhhatli bir devlet olarak bekası, barışa bağlı bütün dünya milletleri için Yunanistan’dan daha az ehemmiyetli olmadığı aşikârdır.”

Truman, konuşmasında ayrıca Kongreden bu iki ülkeye yapılacak mali yardım ve verilecek araç gerecin nasıl kullanıldığını gözetleyip denetlenmesi ve Türk ve Yunan personelinin Amerika’da eğitilmesi amacı ile yetki isteyecekti.

Türkiye’deki Amerikancılar bu durumdan oldukça memnu olacaklardı. Başbakan Recep Peker, ABD basınına: “Başkan Truman, tam geçekçi ve tam insani bir görüşten mülhem olmuştur” diyordu.

22 Mayıs 1947’de General L.E. Oliver başkanlığına 20 kişilik bir askeri yardım kurulu Türkiye’ye geldi. Bu kurulun onuruna Ankara palas’ta kokteyl verildi. Daha sonra bu kurul üyeleri, Atatürk’ün Emperyalistleri kovduğu, ülke içinde inceleme gezilerine çıkmışlardı. 24 Mayıs 1947’de Kara Kuvvetleri subay üniformaları, Amerikan subaylarının ki örnek alınarak değiştirildi. (2009 kışında benzeri bir hadise yine oldu.C.A.)  5 Ekim 1947’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak başkanlığında general, amiral ve subaylardan oluşan bir kurul ABD’ye gitmişti.[1]

Truman Doktrini, 12 Temmuz 1947’de Hasan Saka ve ABD Ankara Büyükelçisi Edwin C. Wilson arasında imzalan antlaşma ile yürürlüğe girdi.

Antlaşmanın başlangıç bölümünde gerekçe, şöyle belirtilmekteydi:

“Türkiye hükümeti; Türkiye’nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak için ihtiyacı olan güvenlik kuvvetlerinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomik istikrarını muhafazaya devam maksadıyla, Birleşik Devletler Hükümetinin yardımını istediğinden ve Birleşik Devletler Kongresi, 22 Mayıs 1947’de tasdik edilen kanun ile Birleşik Devletler Başkanına, Türkiye’ye her iki memleketin egemen ve bağımsızlığına ve güvenliğine uygun şartlar dairesinde böyle bir yardımda bulunmak yetkisi verdiğinden…”

1. Maddede yardımın Amerikan Yardım Kanunu gereğince yapılacağı ve Türkiye’nin de bu antlaşmada belirtilen koşullar içinde bunu kullanacağı belirtiliyordu.

2. Maddede, Türkiye’nin doğrudan doğruya içişlerine karımak demek olan bir hüküm yer almaktaydı. Buna göre: Türkiye’de yardımın kullanılmasını denetleyecek, koşullarını belirleyecek ve Amerikalılardan oluşacak bir kurulun görev yapacağı, kurul başkanına “Misyon Şefi denileceği, Türk hükümetinin bu kurula her türlü kolaylığı sağlayacağı belirtiliyordu.

3. Maddenin 1. fırkasında: “Birleşik Devletler basın ve radyo temsilcilerine, bu yardımın kullanılışını serbestçe incelemeleri ve bu incelemelerini tam olarak bildirmeleri müsaade edilecektir” deniliyor ve bu suretle ABD basınına “DENETLEYİCİ” işlevi veriliyordu.

2. Fırkasında ise: “Türkiye Hükümeti, bu yardımın amacı, içeriği, genişliği, miktarı ve ilerleyişi hakkında Türkiye’de tam ve devamlı yayın yapacaktır” deniliyor ve Türkiye Cumhuriyetinden, halkına ve dünyaya ABD propagandası yapması isteniyordu. Hükümet de bunu kabul ediyordu.

En önemli madde olduğunu belirtebileceğimiz 4. Maddede ise: “ Türk Hükümeti, yapılan yardımı, tahsis edilmiş bulunduğu gayeler uğrunda kullanacaktır… Türkiye Hükümeti, Birleşik Devletler Hükümetinin onayı olmadan, bu neviden hiçbir madde ve bilginin mülkiyet ve zilyetliğini devredemeyeceği gibi, aynı onay olmadan Türk Hükümetinin Subay, memur veya ajan sıfatını haiz bulunmayan bir kimseye açıklanmasına ve maddeler ve bilgilerin verildikleri gayeden başka bir gayede kullanılmasına müsaade etmeyecektir” denilmekteydi. Bu maddenin ne anlama geldiği, 1964 Kıbrıs olaylarında ve ABD Başkanı Lyndon Johnson’un 3 Haziran 1964 tarihli mektubuyla anlaşılacaktı. 1964 yılında Kıbrıs’ta Rumlar, Türkleri Soykırıma uğratmaya başlamışlardı. Türkiye ise ABD’den aracı olmasını istemiş, ancak ABD, Rumlardan yana görüntü verince, garantörlük haklarını kullanıp adaya müdahaleye hazırlanmıştı. Bu sırada 3 Haziran 1964 tarihli Başkan Johnson’un mektubu geldi. Bu kaba mektupta ABD’nin Türkiye ile Yunanistan arasında çatışma istenmediği, Türkiye bir Sovyet saldırısına hedef olursa yardım edilmeyebileceği belirtiliyordu. Mektubun son kısmında ise: “Türkiye ile mevcut Temmuz 1947 antlaşmasının 4. maddesi gereğince, askeri yardımın, veriliş amacında ayrı amaçlarla kullanılması için ABD’nin onayının alınması gerekmektedir… Mevcut koşullar altında Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede ABD tarafından sağlanmış olan askeri malzemenin kullanılmasına ABD izin vermemektedir” deniliyordu. Türkiye’ye, o malzemeler kendi çıkarını korusun diye değil, ABD çıkarlarını Sovyetlere karşı korusun diye verilmişti. ABD, Türkiye’yi Sovyetlere karşı bir “ön karakolu”, “fedaisi” olarak görüyordu.

Bu bir ittifak antlaşması değil, sömürge antlaşmasıydı. Türkiye, ABD varlığına kapılarını açıyordu. Amerikalılar, ülke yönetiminde söz sahibi oluyor, ABD propagandasını Türk Hükümeti üstleniyordu.

Truman Doktrini, Yunanistan ve Türkiye’ye yardım amacıyla düşünülmemişti. ABD Emperyalizminin o günün koşullarına uygun olarak meydana gelen bir yansıması idi. Orta Doğu’da İngiliz Emperyalizmini yerini ABD Emperyalizmi almıştı. Gerçekten de 1956 tarihli Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Raporunda şöyle deniliyordu: “ABD yardımı, bir hükümet girişimi olarak, başkalarının çıkarı için yapılan bir şey değildir. ABD, ne sadaka veren bir kuruluştur, ne de Amerikan halkının cömert ruhunun dışarıya akmasıdır… Teknik yardım, ABD’nin dış politikasını yürütmek ve ulusal çıkarlarını dışarıda geliştirmek için mevcut araçlardan bir tanesidir” deniliyordu. Dış yardım bir dış siyaset aracı idi ve dış yardımı alan ülke, yardımı yapanın denetimine giriyordu. Yardımı yapan ülkenin istekleri yerine getirilmediğinde bu yardım kesilir. Yardıma bağlı hale gelmiş ülke için bu durum sakıncalı gözükür ve yardımın kesilmemesi için her istenilen yapılırdı. Trajikomik bir olaydır ki 12 Temmuz 1947 Antlaşması İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı sırasında imzalanmıştı. Johnson Mektubu geldiğinde de İnönü, Başbakandı.

ABD, 12 Temmuz 1947 Antlaşmasında eksik(!)gördüğü konuları Türk hükümetine verdiği notalarla çözmüştür. Türk hükümetince hemen kabul edilen nota ABD personeline diğer NATO ülkelerinde sahip olmadıkları ayrıcalıklar tanıyordu. TBMM’nin gündemine bile getirilmeyen kabul edilen bu nota’nın ikinci maddesinde: “Türkiye’ye giren ve çıkan ABD askeri personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemeyecektir” hükmü yer almaktaydı. O yıllarda Türkiye’de değişik yerlerde 30 binden fazla ABD askeri olduğu ve uygulamanın Türkiye’de iş yapacak olan ABD’li müteahhit ve çalışanlarına kadar genişlediği göz önünde bulundurulduğunda durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır.

 Truman Doktrini ile başlayan süreç, Türkiye’yi sömürge haline sokan antlaşmalar dizisinin bir başlangıcı idi. Türkiye, askeri yönden, iç ve dış siyaset yönünden ABD Emperyalizminin dilediği gibi yönettiği bir ülke haline gelecekti. 1923–1938 arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün kazandırdığı bağımsızlık yok olacaktı. Yol açılmıştı…

Sömürgeleşmenin İkinci Adımı Marshall Yardımı:

ABD, Türkiye’yi bir hammadde deposun ve sanayi ürünleri için bir açık Pazar olarak görmektedir. Bunu en iyi ifade eden belgelerden birisi ABD Savunma Bakanı General Marshall’ın konuşması ve planıdır.

Marshall’a göre: ”Toprağı zengin ve iklimi müsait olan Türkiye, tabii kaynaklar bakımından da aynı derecede zengindir. Türkiye’nin daima, mamul eşya ihtiyacını temin ettiği Avrupa ve Birleşik Devletler ile olan ticaretinin kesilmiş olmasına rağmen, şimdi Marshall Planı sayesinde tekrar açılmış ve genişlemiştir.”

Türkiye’nin Marshall Planından yararlanması için “Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Arasında Ekonomik İşbirliği Antlaşması” 4 Temmuz 1948’de imzalandı ve bu antlaşma TBMM’de 8 Temmuz 1948’de 5253 sayılı yasa ile onaylandı.  

2. Maddenin son kısmında: “T.C. Hükümeti, özel ve Ticari teşebbüsler arasında, resmi ticari teşebbüsler arasında, rekabeti kısıtlama, piyasalara katılımı sınırlama veya inhisarcı kontrolleri teşvik edici uluslar arası ticarete tesir eden ticari usul ve tertiplere- işbu usul veya tertipler netice itibarıyla müşterek Avrupa Kalkınma Programının tahakkukuna müdahale eyledikleri takdirine- mani olmak üzere uygun gördüğü tedbirleri ittihaz edecek ve diğer katılan memleketler ile işbirliği yapacaktır” deniliyor ve devletçilik ilkesine sınır getiriliyordu. Bu maddeye göre Türkiye, Tasarrufunda bulunulan bütün kaynaklarının müşahedesi ve araştırılmasına olanak da tanıyordu.

Antlaşmanın 7. maddesinde tıpkı 12 Temmuz 1947 Antlaşmasında olduğu gibi Türk Hükümeti, ABD’nin ve antlaşmanın propagandasını yapmakla görevlendiriliyordu.

8. Maddenin 1. fırkasında: “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, ABD Hükümetinin bu antlaşma gereğince deruhte ettiği vecibeleri T.C. dâhilinde ifa edecek olan bir özel ekonomik işbirliği misyonunu kabul etmeye muvafakat eder” denilmekteydi. Takip eden ve Türk bağımsızlığını sınırlayan fırkada: “T.C. Hükümeti, T.C. nezdindeki ABD Büyük Elçisinin gereği veçhiyle ihbarı üzerine, Özel Misyon ve Özel Misyon Personeli ve Avrupa’daki Birleşik Devletler Heyet Temsilcisini, T.C. nezdindeki ABD Büyük Elçiliğine ve bu elçiliğin mümasil rütbeli personeline bahşedilen imtiyazlardan ve muafiyetlerden faydalanma itibarıyla, mezkûr Büyükelçiliğin bir cüzü sayacaktır. Bundan başka, T.C. Hükümeti ABD Kongresinin Harici İktisadi İşbirliği Müşterek Komitesi üyelerine ve memurlarına uygun güzel muamele yapılacak ve onlara vazifelerini iyi yapabilmeleri için lazım gelen kolaylıklar sağlanacaktır” denilmekteydi.

8. Maddenin 3. fırkasında ise: “T.C. Hükümeti doğrudan doğruya ve Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatındaki temsilcileri vasıtası ile Özel Misyon’a Avrupa’daki Birleşik Devletler Özel Temsilcisi ile maiyetine ve Müşterek Komite üyeleri ile memurlarına tam işbirliği sağlayacaktır. Bu kabil işbirliği, bu antlaşma gereğince yapılan yardımın ne suretle kullanıldığı dahil olmak üzere bu Antlaşmanın uygulamasını gözlem ve araştırma için lazım gelen bütün bilgilerin ve kolaylıkların sağlanmasını temin etmektir” deniliyordu.

Böylece ABD, Türkiye’nin bütün ekonomik kaynaklarını saptamak ve denetlemek hakkını elde etmişti. Ayrıca bu işe görevli ABD personeline diplomatik ayrıcalık ve dokunulmazlık tanınmıştı.

Bütün bu ibretlik duruma rağmen Peyami Safa, Fuat Köprülü ve Başbakanlığa yeni atanan Şemsettin Günaltay’ın antlaşmayı öve öve bitirememeleri, hatta yer yer yetersiz bile bulmaları bizim midemizi bulandırmıştır!  

Gördüğümüz gibi, ABD ile yapılan her antlaşma Türkiye’nin bağımlılığını arttırmaktaydı. II. Dünya Savaşı sonunda 245 Milyon Dolarlık döviz ve altın stoku olan Türkiye, kendi olanaklarıyla yatırım yapabilecekken, üç kuruşa ABD güdümüne sokulmuştu. ABD, Türkiye’yi bir açık pazar, bir hammadde kaynağı olarak yapılandırıyordu.

27 Aralık 1949 ABD ile Eğitim Komisyonu Antlaşması:

Bugünün çocukları, yarın oy kullanan yani seçme ve seçilme hakkına sahip vatandaşlar olacaklar, bunların bir kısmı devlet yönetiminde önemli noktalara, belki de en üst noktalara geleceklerdir. Onları nasıl eğitirseniz, onlarda nasıl bir kafa yapısı oluşturursanız onlar öyle vatandaşlar, öyle yöneticiler olacaklardır. Bu nedenle Atatürk, eğitime çok önem vermiş ve onurlu, şuurlu, vatansever kuşakların yetiştirilmesine özen göstermiştir. Atatürk’ün yetiştirilmesine önem verdiği Türk Gençliğine ilk darbe Köy Enstitülerine yapılan kıyım ve yıkım ile indirilmişti. Köy Enstitüleri yıkılırken ABD’ye öğrenci gönderme furyası başlamıştı. Atatürk döneminde de yabancı ülkelere öğrenci gönderiliyordu, ancak gönderimde ülke ihtiyaçları göz önünde tutuluyor ve illa şu ülkeye öğrenci göndereceğiz diye saplantıya girilmiyordu.

ABD, Türkiye’de yerleştikçe ve denetimi ele geçirdikçe kendi ideolojisini benimsemiş, ABD’nin çıkarlarını kendi çıkarları gibi özümsemiş ve ileride Türkiye’de önemli görevlere gelme olasılığı yüksek gençleri ‘yetiştirmek’ yolunu tutmuştu. Bu amaçla 27 Aralık 1949’da Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma imzalandı. Bu antlaşma, ABD’nin eğitime önce ortak edilmesini, sonra da belirleyici olmasını sağlayacak bir antlaşmaydı.

Antlaşmanın 1. Maddesine göre: Türkiye’de bir Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu kuruluyordu. Komisyon’un giderleri Türkiye’nin ABD’ye olan borcundan karşılanacaktı. Komisyon’un amacı: “eğitim programının idaresini kolaylaştırmak” olacaktı. ABD vatandaşlarınca yapılacak öğretim ve araştırma giderlerini de biz ödeyecektik. Aynı ödeme durumu ABD’de eğitim görecek Türk öğrencileri de kapsamaktaydı.

Ayrıntıya girecek olursak, kurulacak Komisyonun yetkileri 1. maddenin 1. fırkasında ve 2. maddenin 1. fırkasında şöyle belirtilmişti: “Türkiye’deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile Birleşik Devletlerdeki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafı ve öğretimle ilgili diğer harcamaların karşılanması da dâhil olmak üzere finanse etmek… Komisyon harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın atanması ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri Bakanı tarafından tespit edilecek bir depoziter veya depoziterler nezdinde bankaya yatırılacaktır.”

Kullanma yer ve miktarına ABD Dışişleri Bakanının karar vereceği harcamaların nereden sağlanacağı ise, antlaşmanın giriş bölümünde belirtilmektedir: “T.C. Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan antlaşmanın birinci bölümünde belirtilen kaynakla.” Bu kaynak ise ABD’nin Türkiye’ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı T.C. Merkez Bankasına, Türk Hükümetince ödenen paralardan oluşan bir kaynaktır. T.C. Hükümeti bu antlaşmalarla, kendi parasıyla kendini bağımlı bir hale getirmektedir. ABD ile yapılan ikili antlaşmalar birbirini tamamlayıcı nitelik taşımaktadır. Eğitimle ilgili antlaşmanın kaynağı, Borç Verme Antlaşması’nın bir maddesi ile karşılanmaktadır.

Antlaşmanın en önemli maddesi 5. Maddedir. Bu madde, Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonun kuruluş şemasını vermektedir. Buna göre: “ Komisyon, Dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçisi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir” denilmekteydi. Amerikalı üyeleri ABD Dışişleri Bakanı atayacaktı. Komisyon doğrudan doğruya ABD Dışişleri Bakanlığına bağlıydı ve onun denetiminde olacaktı. Komisyon ‘Türk Milli’ Eğitiminin programlarını düzenleyecekti. ABD’lilerin Türk eğitim sistemi içinde nerede nasıl görev yapacağına komisyon karar verecekti. 5. Maddeyi okuyunca, insanın aklına Atatürk’ün şu sözleri geliyor: “Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” Sadece 10 sene içerisinde bu sözün ne anlama geldiği unutulmuştu!

TBMM’de yasa ile onaylanan antlaşmanın gerekçesi ise aynen şöyledir: “ Amerika Hükümeti, harpten sonra ordusu elinde kalan fazla malzemelerin satışı için çeşitli devletlerde antlaşmalar yapmış ve gerek bu devletleri mezkûr satışların hâsılatını dolar olarak ödemek külfetinden kurtarmak, gerekse bu vesile ile AMERİKAN KÜLTÜRÜNÜ YAYMAK GAYESİYLE, antlaşmalarla ortaya çıkan alacaklarının bu memleketlerde kültürel gayelere sarfını temin edecek kültür antlaşmalarını imzalamıştır.”

Gerekçede, bu girişimi Amerikan Senato üyelerinden Fulbright başlattığından bu tür antlaşmalara Fulbright Antlaşmaları denildiği belirtiliyordu.

Dışişleri komisyonunun E. 1/1731, K. 14 sayılı ve 9 Mart 1950 günkü raporunda da, Antlaşmanın amacının “Türk ve Amerikan Kültürlerini birbirlerine tanıtıp yaklaştırmak” olduğu belirtilecekti.

Milli Eğitim Bakanlığında bugün çalışmalarını etkin bir biçimde sürdüren, personel politikalarından ders programlarına, Ilımlı İslam Projesi doğrultusunda imam-hatip okulu açılmasından Yüksek İslam Enstitülerinin yaygınlaştırılmasına dek pek çok konuda stratejik kararlar veren “MİLLİ EİĞİTİMİ GELİŞTİRME KOMİSYONU” adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook’un yanında “Milli Eğitim Bakanlığı Başdanışmanı” olarak da Howard Reed bulunmaktaydı. İnsanın aklına İslam Öncesi Türk tarihinde sık sık karşımıza çıkan Bağımsızlığını kaybetmiş Türk Kağanlıklarındaki Çinli danışmanlar geliyor. 

 Türk Milli Eğitimini ABD’nin yönetmesi 1949’dan günümüze kadar devam eden bir olgudur. Köy Enstitülerinin kapatılması, Yatılı bölge okullarının işlevsizleştirilmesi, vakıf üniversiteleri, anaokulundan başlayan yabancı dilde eğitim, Atatürk’ün eğitimde birlik ilkesinin işlevsizleştirilmesi hep bu ABD yönetiminin ve işbirlikçilerinin icraatlarıdır.

Demokrat Parti Dönemi

Demokrat Parti – ABD ilişkilerinin niteliğini anlayabilmek için Türkiye’nin katıldığı ilk NATO toplantısının ertesinde Adnan Menderes’in yaptığı açıklamaya ve ABD Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles’in cevabına bakmak gerekir. Gerçekten de Menderes, Türk – Amerikan ilişkileri için “ölümsüz dostluk” derken, ABD Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles cevaben: “Amerika’nın dostu yok, çıkarı vardır” diyordu. Gerçekten de bu cevap milli çıkarı en önde tutan, gerçekçi devlet yöneticilerinin vereceği bir cevaptı.

 12 Kasım 1956 Tarım Ürünleri Antlaşması:

10228 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren bu antlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 46.3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, sığır eti, konserve, donyağı ve soya yağı satacaktı. Bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin ürettiği bu temel ürünler, ABD gibi gelişmiş bir ülkenin, eşit olmayan rekabetine terk ediliyordu. Antlaşmanın 2. Maddesinde: “Türkiye’nin yetiştirdiği ve bu antlaşmada adı geçen ya da benzeri ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir” deniliyordu. Bağımsızlıkla ne kadar bağdaşıyor değil mi?

3. Maddenin C bendinde ise: “Türk ve Amerikan Hükümetleri, Türkiye’de Amerikan mallarına talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir” deniliyordu.

Antlaşmanın imzalanmasından altı yıl sonra 21 Şubat 1963’te ABD Ankara Büyükelçisi, Türk Hükümetine bir nota verdi. Bu notada antlaşmanın 2. ve 3. maddelerine dayanılarak hükümetten şunlar isteniyordu: “T.C. Hükümeti,1 Kasım 1962–31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki devrede zeytinyağı ihracatını 10 bin metrik tonu aşmayacak biçimde sınırlayacaktır. Türkiye eğer bu miktardan fazla zeytinyağı ihraç edecek olursa ABD’den fazlalık kadar yağ ithal edecektir.” Bu nota dönemin Ticaret Bakanı Muhlis Ete tarafından hemen kabul edildi.

5 Mart 1959 ABD’ye Askeri Müdahale Yetkisi Veren Antlaşma:

Demokrat Parti döneminde imzalanan sayısı ve niteliği bilinmeyen antlaşmalardan en önemlisi, metni tam olarak açıklanmamış olan 5 Mart 1959 Antlaşmasıdır. Antlaşmada çok ciddi yükümlülükler altına giriliyor, ABD’ye Türkiye’ye askeri müdahale yetkisi veriliyordu. ABD’ye “Türkiye’nin siyasi bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı yapılacak her türlü tehdidi çok ciddi bir biçimde araştırmak” görevi veriliyor, takip eden  altı maddede ise: ABD’nin ”doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı, dolaylı saldırı hallerinde” Türkiye’ye müdahale etmesi kabul ediliyordu. Dolaysız Saldırı, dolaylı saldırı, tecavüz ve özellikle sivil saldırı gibi kavramların ne anlama geldiği açıkça tanımlanmamış, bunlar ABD’nin yorumuna bırakılmıştı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 4 Nisan 1960’ta bu gerçeği kabul edecek ve yaptığı açıklamada “bu konudaki takdir hakkının Amerikalılara ait olduğunu” söyleyecektir.

 

1954 Petrol Yasası:

1954 yılında, yabancı petrol şirketlerinin adamı olduğu söylenen Max Ball’e hazırlatılan ve Atatürk’ün çok önem verdiği petroldeki devlet tekelini kaldıran “Petrol Yasası” aynı yıl TBMM’de kabul edildi. Yasanın sonradan değiştirilen 136. maddesinde; “Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez” deniliyordu. Ana muhalefetin lideri İsmet İnönü, Petrol Yasası için “Bu bir kapitülasyon kanunudur” demiş, ama ileride başbakan olduğunda bu yasa için hiçbir girişimde bulunmamıştı. Zaten yukarıda imzaladığı antlaşmalara ve Yazı dizimizde değindiğimiz Köy Enstitüleri ile Toprak Reformu hakkında yaptıklarına bakıldığında ondan başka bir şey beklenemezdi!

Diğer Antlaşmalar:

23 Haziran 1954 yılında, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Vergi Muafiyetleri Anlaşması imzalandı. Yalnızca Amerikalıların yararlandığı bu anlaşma, Türkiye’deki ABD varlığını adeta devlet içinde devlet haline getiriyor ve ABD şirketlerine vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak, yasa üstü bir statü tanıyordu. 1959 yılında millileştirme işlemlerinde muhatabın ABD hükümeti olmasını kabul eden, İstimlâk ve Müsadere Garantisi Anlaşması yasalaştırılıyor ve bu yasaya Erzurum Milletvekili Sabri Dilek, ‘Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça imtiyaz verilmektedir diye tepki gösteriyordu.

31 Mayıs 1968 tarihinde yapılan ve 12978 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Kredi Anlaşması;  Türkiye’yi ekonomik, mali ve siyasi bağımlılığa sürükleyen koşullu kredi anlaşmalarına çarpıcı bir örnektir. Anlaşma 30,5 milyon dolarlık bir anlaşmaydı ve Türkiye’nin bu borcu koşullara bağlanmıştı.

Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır işletmelerini ABD’nin denetimi altındaki Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş.’ye devretmesini şarta bağlayan anlaşmanın 3. maddesi şöyleydi: ‘Şirketin kuruluş sözleşmesi, tescil belgesi, organizasyon şeması, Türk hükümetinin krediyi şirkete borç vereceğine ilişkin hükümetle şirket arasında yapılmış olan sözleşmenin tasdikli bir örneği, yönetim kurulu üyelerinin isimleri Türkiye’deki Amerikan Yardım Teşkilatına (AID) bildirilecektir. ABD’nin bütün bunları uygun görmesi halinde kredi ödemesi yapılacaktır.’

YAZIMIZI SAYIN METİN AYDOĞAN’IN “YENİ DÜNYA DÜZENİ KEMALİZM VE TÜRKİYE” ADLI ESERİNDEN AYNEN AKTARDIĞIMIZ BU BÜYÜKÇE KISIMLA SONUÇLANDIRIYORUZ:

“1945’ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi ve bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye, yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı; gübre ve tarım ürünleri dâhil ithalata yönelindi; yoğun olarak dış borç alındı; NATO’ya girildi; Petrol Kanunu çıkarılarak petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı; KİT’lerin satılacağı açıklandı. Yasadışı ilişkiler ve karaborsayla palazlanan zenginler türedi, arazi vurguncuları ve büyük toprak sahipleri, uluslararası şirketlerin temsilciliklerini almaya başladılar. CHP, 1947 yılında programını değiştirdi ve Demir-Çelik Kombinaları, Genel Makine Fabrikası, Elektrolitik Bakır Kombinası gibi ağır sanayi projelerinden vazgeçildiğini açıkladı. MKE’nin (Makine Kimya Endüstrisi) gerçekleştirdiği ve Danimarka dahil birçok ülkeye ihraç edilen 8 kişilik yolcu uçağı üretimine son verildi.

Türkiye, Batıya bağlanmanın yeni bir aşaması olan Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu-AET) sürecine 20 yıllık anti-Kemalist uygulamalar döneminden sonra böyle geldi. 1959’da üyelik için AET’ye başvurduğunda, Türkiye Atatürk’ün 1938’de bıraktığı Türkiye’den çok farklı bir yerdeydi. Tam bağımsızlıktan ödün vermeyen, emperyalist bloklarla ittifak yapmayan, kendi gücüne dayanarak kalkınan ve dünyanın hiçbir ülkesine en küçük bir bağımlılığı olmayan, borçsuz ve bağlantısız Türkiye’nin yerinde; iç ve dış siyasette özgürce karar üretemeyen, açık bütçeli, sanayileşemeyen ve sürekli borçlanan bir Türkiye vardı. Ülkeyi yönetenler Batıya bağlanmaktan başka bir yolun olmadığını söylüyor, söylemleri yönünde uygulamalar yapıyor, üstelik bu uygulamaları Atatürkçülük adına yaptıklarını ileri sürüyorlardı.

Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1963 yılında AB ile imzalanan Ankara Anlaşması’na dek geçen 25 yıllık geri dönüş süreci içinde, yapılan uygulamalar ve bu uygulamaların Türkiye’yi getirdiği durum şuydu:

1- Türkiye, imzaladığı çok sayıda uluslararası ve ikili anlaşmayla yönetim inisiyatiflerini önemli oranda yitirdi ve egemenlik haklarını dışarıyla paylaşır duruma geldi, Atatürk’ün yaşamsal düzeyde önem verdiği tam bağımsızlık işleyişinden vazgeçildi ve Tanzimat Batıcılığı yeniden yerleşik devlet politikası haline geldi.

2- Ulusal sanayi yatırımları durduruldu, dış yönlendirmelere bağlı olarak ‘savaş zenginleri ve dış borca dayanılarak tüketime yönelik montaj yatırımlarına yönelindi. Dışarıdan alınan borçlar, teşvik kredisi adıyla, yerli ortak bularak yatırım yapan uluslararası şirketlere devredildi ve geleceğini Batıya bağlamış olan yeni bir işbirlikçi zümre yaratıldı.

3- Yabancılara hemen her alanda imtiyaz hakları tanındı. Petrol başta olmak üzere tüm stratejik madenler yabancı sermaye yatırımına açıldı. Yatırımcı kuruluşların yönetimlerine, dışarıda eğitim gören ve Batı değerlerini temsil eden kadrolar getirildi. Ulusçu ve Atatürkçü kadrolar devlet yönetiminden uzaklaştırıldı.

4- Dış ticaret ve bütçe dengeleri bozuldu. İhracatın ithalatı karşılaması oranı sürekli küçüldü ve bütçe açıkları hızla arttı. Bu olumsuz gelişmenin doğal sonucu olarak ve giderek artan bir yoğunlukta dış borçlanmaya gidildi. Milli kambiyo işleyişi zedelendi, Türk parası sürekli değer yitirdi.

5- ‘Eğitim Birliği’ ilkesi uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye her çeşit insan yetiştiren bir ülke haline getirildi. Misyoner okulları, tarikat mektepleri, paralı kolejler, imam hatip kurs ve okulları, yabancı dilde eğitim yaygınlaştırıldı. Köy enstitüleri ve köy öğretmen okulları kapatıldı, eğitimin ulusal niteliği bozuldu.

6- Bağımsız ve bağlantısız niteliğiyle tüm dünyada saygı uyandıran Atatürkçü dış siyasetten vazgeçildi. Batı politikalarının dümen suyuna gidildi. Türk ordusunun büyük bölümü NATO emrine verildi. Kore’ye asker gönderildi. Kurtuluş Savaşı ile örnek olunan ve anti-emperyalist bir mücadele içine giren ‘mazlum’ uluslar değil, büyük devletler desteklendi. Kemalist Cumhuriyetin saygınlığı yitirildi.

7- Gelişmiş ülkeler öncülüğünde kurulup geliştirilen hemen tüm uluslararası örgütlere üye olundu. Truman Doktrini, Marshall Planı, IMF, Dünya Bankası, Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü politikalarıyla emperyalizm Türkiye’de içsel bir olgu haline getirildi; Türkiye’nin geleceğine bu örgütler karar verir hale geldi.

8- Atatürk döneminde sıkı bir biçimde denetlenen ve ulus karşıtı hiçbir faaliyetine izin verilmeyen Fener Rum Patrikhanesi’ne ayrıcalıklı bir hoşgörü gösterildi. CIA görevlisi Athenagoros Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığına geçirilerek patrik yapıldı; Milli Eğitim Bakanlığı, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Teoloji Yüksek Okulu adıyla, İlahiyat Fakültesi haline getirilmesine izin verdi.

9- Sınır komşularıyla, Atatürk döneminde geliştirilen dostluk ilişkileri kalıcı düşmanlıklara dönüştürüldü. Sovyetler Birliği ve Yunanistan birinci tehdit unsuru düşmanlar haline geldi. Menderes hükümeti Irak’a askeri müdahale yapmaya kalkıştı. Türkiye ‘düşmanlarla’ çevrili bir ülke haline geldi.

10- Yaygın ve etkili bir kültürel yozlaşma yaşandı. Atatürk’ün bizzat katıldığı Türk dili ve tarihi konusundaki çalışmalar geliştirilmediği gibi yapılanlar, sistemli bir karşı çıkışla ortadan kaldırıldı. Özellikle Amerikan kaynaklı ‘kültür’ ürünleri bilinçli programlarla yaygınlaştırıldı. Toplumsal değerler ve ulusal kimlik kalıcı bozulmalara uğradı. Demokratik hemen hiçbir gelişmeye izin verilmedi. Partiler ve örgütler kapatıldı. Atatürk’ün özellikle emperyalizme karşı söylemleri bile ‘suç’ olarak değerlendirildi. Köy enstitüsü çıkışlılar başta olmak üzere hemen tüm ulusçu aydınlar baskı altına alındılar, cezai kovuşturmaya uğradılar. Türkiye, kendi aydınlarını yok eden bir ülke haline geldi.”

Değerli Yazar Metin Aydoğan’ın tespitleriyle 3 yazıdan oluşan yazı dizimizin 3. Bölümünün de sonuna gelmiş bulunmaktayız. Emperyalizme karşı ulusal direnişin başlayacağı günleri görmek dileğiyle…

 

CAHİT ALPTEKİN

KAYNAKÇA

Çetin Yetkin, (2002): Karşıdevrim 1945–1950, Otopsi Yayınları, İstanbul.

Haydar Tunçkanat, (2006): İkili Antlaşmaların İçyüzü, Kaynak Yayınları, İstanbul.

Metin Aydoğan, (2006): Küreselleşme ve Siyasi Partiler, Umay Yayınları, İstanbul.

Metin Aydoğan, (2008): Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005, Umay Yayınları, İstanbul

Metin Aydoğan, (2002): Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, Umay Yayınları, İstanbul.


[1] Burada, 1962 yılında ABD Savunma Bakanı Mc Namara’nın şu sözleri anlam kazanıyor: “Gelecek yıl Amerikan askeri okullarında yabacı uluslardan 18 bin kişi eğitim görecektir. Bu kişilerde her biri demokrasimizin nasıl çalıştığına tanık olacak, bizim hükümet geleneklerimizi ve felsefemizi öğreneceklerdir. Ülkelerine döndüklerinde de her biri bunun uygulayıcısı olacaktır.” Yani bu subaylar bizim iktidar alternatifimiz olacaktır denilmek isteniyor. 12 Eylül 1980 darbesini duyan ABD Başkanı Mc Charty’nin “Bizim çocuklar” demesi önemlidir.

GEÇMİŞTE YAPILMASINA ENGEL OLUNAN DEVRİMLER IŞIĞINDA GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ YAZI DİZİSİ 3. BÖLÜM: ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI” üzerine 6 yorum

  1. Türkiye ‘yumuşak işgal’ altında
    Türkiye’de İşgal faaliyetleri

    Bir ülke iki yöntemle ele geçirilir: Biri ‘yumuşak güç’, diğeri ‘kaba kuvvet’ yöntemi. Yakın zamanda gördüğümüz harpler, işgaller kaba kuvvet yönteminin örnekleridir. Türkiye’de ise uzun yıllardır yumuşak güç yöntemi uygulanıyor. Bu yöntemde, işgal edilecek ülkeye dost gibi yaklaşılır. Hatta yardım edileceği intibaı uyandırılır. Bunun için, o ülkede işgalci ülke işbirlikçi kadrolarını kurar. O ülkenin kaynaklarını ve kişilerini ele geçirerek hiç fark ettirmeden, ufak ufak adımlarla 50 senede işi bitirebilir. Bu usulün dünyada en başarılı uygulanmış ve uygulanmakta olduğu ülke hangisidir dersiniz? Türkiye mi acaba? Yumuşak güçle ele geçirme yöntemi, diğerinden daha etkilidir. Çünkü kaba kuvvetle işgal yolunu seçen ülkenin başı derde giriyor, askerleri ölüyor, büyük çapta mali kaynakları heba ediliyor. Ama yumuşak güç işgalcisinin ölen askeri, mali yıkımı olmaz. İşgal edilmekte olanın öz kaynakları, gittikçe gönüllü hale gelen, vatanseverlik yerine vatansatarlığı şiar edinen öz evlatları kullanılmaktadır. Batı ülkeleri, eski sömürgecilikte kaba kuvvet yöntemini, ama sonraki dönemde yumuşak güç yöntemini, bağımsızlığına kavuştuğunu sanan pek çok eski sömürgelerinde uyguladı. Bu uygulamalar her kıtada, değişik ölçülerde halen devam ediyor ama bilinçlenen, ince oyunları anlayıp karşı duranlar da çok.

    Canlılar ve Toplumlar

    Hayat ve tıp bilimlerinde incelenen canlıların yapısı ve işleyiş tarzları ile toplumun yapısı ve işleyişi birbirine benzer. Canlının yapısını hücreler, toplumun yapısını kişiler oluşturur. Vücuttaki milyonlarca hücrenin ahengi ile canlı sağlıklı yaşar; her türlü hastalığa karşı korunma işlergeleri (mekanizmaları) de düzgün çalışır. Toplumda da böyledir. Kişiler arasındaki ahenkle; devlet, ülke, toplum kendisini her türlü düşmana karşı savunabilir. ‘Savunma’dan ise sadece askeri güç anlaşılmamalıdır. Devletin varlığına güç veren, o toplumun binlerce yıldır sahip olduğu kültür ve gelenektir. Kültür olmadığı zaman ne olur? Mesela bir canlıda hücrelerin ahengi bozulduğu zaman, hücreler tek başına hareket ettikleri zaman kanser oluşur. Toplum da aynen öyle. Toplumdaki kültürle birlikte devlet bir işe yarar. Kültür yoksa, görünüşte bir devletin var olması yeterli değildir. Devlet de bozulur o zaman. Olursa da başkasının devleti olur zaten. Sen ‘devlet var’ sanırsın. Ama o senin devletin değildir. Öyle bir ‘devlet’ (daha doğrusu öyle hükümetlere oturtulmuş kişiler), devleti, ülkeyi, ulusu yıkıma götürecek sinsi ve mel’un faaliyetlere engel olma görevini ifa etmek şöyle dursun, onlara (çoğu kez üstü kapalı) destek olur.

    Hastalıklı bitkiyi haşereler basar

    Mesela canlı organizmanın, vücudun bağışıklık dizgesi (sistemi) vardır. Vücuda zararlı bir madde, bir virüs, bir mikrop girdiği zaman bağışıklık dizgesinin özel hücreleri onun etrafını sarar, onu etkisiz hale getirirler. Sağlıklı bir vücutta durum böyledir. En kötü hastalıklar, en çözümsüz hastalıklar ise vücuttaki bağışıklık dizgesinin bozulmasıyla meydana gelir. O zaman tedavi de çok zordur. Toplumun bağışıklık dizgesini oluşturan inançlar, mill’ eğitim, gelenekler, aile yapısı, vatan sevgisi, dil, tarih bilinci gibi unsurları toplumun ‘kültürü’ başlığı altında toplayabiliriz. Bu unsurlar kalmazsa halk millet olmaktan çıkar. Kuru kalabalığa dönüşür. Kendi kendini imha edecek, her ferdin gündelik şahsi çıkarlar uğruna bir tarafa çekeceği bir kalabalık olur. Doğada nasıl hastalıklı bir bitkiye tüm haşarat hücum ediyor, bitkinin işini bitiriyorlarsa, hastalıklı, hele bağışıklık dizgesini yitirmiş uluslar da dış düşmanlar tarafından (ve dahili işbirlikçilerinin katkılarıyla) yok edilirler.

    Doğada virüs

    Mikrobik hastalıkların tedavisi nispeten kolaydır. Ama en kötüsü virüsler. Çünkü virüs vücudun kendi mekanizmasını kullanır. Virüsün de bir DNA’sı (veya RNA’sı), oradaki bir şifresi vardır. Ama o şifreyi kullanarak yeni virüsler üretmesi için gereken öz işlergesi mevcut değildir. Her hücrenin ‘işlerge’ dediğimiz bir teşkilatı var. O teşkilat normal olarak hücrenin çekirdeğindeki, DNA şifresine göre çalışır. Kumanda ondadır. Virüs bir hücreye girdiği zaman o hücrenin bütün kaynaklarını, bütün mekanizmasını yeni virüsler üretmek için kullanır. Ve hücrenin içinde bir sürü virüs meydana gelir. Sonunda hücrenin zarı patlar, hücre ölür. Dağılan virüsler başka hücrelere sirayet ederler.

    Misyoner virüsler

    Toplumlarda da canlı yaratıklardakine benzer olaylar var. Nasıl ki bir fert, fiziki bir silahla katledilebiliyorsa, toplum da pek çok asker’ silah kullanılarak harplerle imha edilebilir. Ama ‘yumuşak güç ile toplum (daha doğrusu ‘teşkilatlı toplum’ diyebileceğimiz ulus) manen hastalandırılarak daha uzun bir sürede, ama gürültüsüz patırtısız yok edilebilir. Bir ulusu hastalandırmak için ‘yumuşak güç’ kullanan (çoğu kez göze batmaz) düşmanın virüsvari silahları var. Nedir bu virüsvari silahlar? Çeşitli. Bunlar arasında devlet teşkilatına sızdırılan yabancı danışmanları, o ülkenin en ücra köşelerine kadar halka musallat olan misyonerleri sayabiliriz. Bunlar girer o toplumda kendilerine benzeyen yeni virüsler üretirler. O ülkede ilk kandırılanlar en etkili yerli misyonerleri oluştururlar. Çünkü bir yabancı misyoner gelse şüphelenirsin, tedbirli durursun. Ama kendinden olan biri gelirse daha kolay etki altına alınırsın. Misyonerlerin ilk gayesi öylelerini çoğaltmaktır. Misyoner teşkilatları çoğu zaman kendi kendine de gelmez; sömürgeci ülkenin gizli teşkilatıyla birlikte hareket ederler;.hatta onun kolu olabilirler.

    Danışman virüsler

    Ya yabancı danışmanlar? Bunlar başlangıçta bir ülkeye, ‘yardım ediyoruz’ bahanesiyle, devletin çeşitli kurumlarına sokulur. Bu ‘danışmanlar’ o devlet mekanizmasının her tarafına hulul ederler. O bakanlık, bu bakanlık, bu daire… Sonradan, o devlet, hatta o millet, ‘yabancı danışman’ fikrine alışmaktan öte, her şeyi onlardan bekler olur. Zaten bir yandan da, o ulusun kendine güveni aşındırılmakta (örn. basın-yayın ve sahte eğitim düzeni yolları ile), nihayet yabancı sömürgeci karşısında ‘aşağılık duygusu’na kaptırılmaktadır. Artık her kurum, her daire, üstüne bol bol para vererek patron ülkeden danışmanlar dilenmektedir. Ülkenin yetenekli, mesleğinde yabancıdan da üstün öz evlatları kendi ülkeleri için çalıştırılmaz, en bahtı açık olanı, dengi yabancının onda biri maaşla tahkir edilir, yetki mercilerinden uzak tutulur olmuştur (hele vatansever ise). Öz milleti için çalışması gereken düzen, artık, başlangıçta ülkeye virüsvari girmiş olan sömürgecinin hedefleri doğrultusunda çalışmaktadır. Bir süre sonra, zaten içeride çoğaltılmış olan yerli ‘virüsler’ işi çok daha etkili ve daha yaygın bir şekilde yaparlar. Hastalık gitgide müzminleşir, ülkenin ve ulusun tarihten silinmesine ramak kalır.

    Topsuz tüfeksiz kurtuluş savaşı

    Yumuşak gücün saldırılarına, sonunda işgaline uğrayan ülkelerin yapacağı, aynı cinsten silahlarla mukabele etmek, savunma tedbirleri almak, ‘yumuşak kurtuluş savaşı’ vermektir. En temel mücadele yabancılaşmış eğitimleri yeniden mill’ eğitimlere dönüştürmekle olacaktır. Özel okullara dünya kadar para veren veliler çocuklarını yanlarına alarak okul idarelerine (ellerinde çiçeklerle) toplu halde çıksınlar ve desinler ki: ‘Ey idare: Çocuklarımız hiçbir şey öğrenemiyor. Muhakeme edemez, sorgulayamaz, düşünemez oluyor, Tarzanlaşıyor, maalesef bazıları, manevi, milli değerleri kalmadığı için esrarkeş bile oluyor. Kendi dilini, tarihini, atasını, tasavvufunu-inancını bilmediği gibi, ezberden öte matematik (riyaziye) ve bilimden de anlayamıyor. Bu vahim durumun en önemli bir etkeni yabancı dille eğitim safsatası. Lütfen onu kaldırın; Atatürk’ünki dahil tarih boyu Türk devletlerinde ve bugün de tüm aklı başında ülkelerde olduğu gibi, yabancı dille eğitim ve de hazırlık sınıfı denen, zaman ve kaynak israfı saçmalığını kaldırın; onun yerine dünyanın değişen durumuna göre önemi değişen yabancı dilleri gerekene, gerektiği miktar ve biçimde, ayrıca yabancı dil derslerinde öğretin (doğru usulü bu). Eğitim düzelmezse, zaten çocuklarımızı kendi elimizle perişan edecek, öyle yabancı veya yabancılaşmış okullara bir de bir yığın para verecek kadar ahmak değiliz.’ Tek bir okulda, bahsettiğim gibi bir hareketin başladığını duyan herkes sokaklara çıksın, bayram etsin, çünkü o gün Türkiye’nin kurtuluşu başlamış demektir. Bu olsun, sonrası gelir. Çünkü ‘yumuşak kurtuluş savaşı’ böyle olacaktır; topla tüfekle değil

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s