İttihat ve Terakki Cemiyeti Uygulamalarının Atatürk İnkılaplarıyla Karşılaştırılması

Giriş

Türk siyasi tarihinde 1908–1918 yılları arasına damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşu, Fransız İhtilali’nin yüzüncü yıldönümü olan 1889’dur. Mekteb-i Tıbbiye öğrencilerinin Abdülhamid istibdadına karşı kurdukları gizli cemiyetin orijinini 1865 yılında kurucuları arasında Ziya ve Namık Kemal Beylerin de bulunduğu “İttifak-ı Hamiyet” adlı gizli örgüte kadar götürebiliriz. Bu örgütün hemen akabinde 1867 yılında Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa’nın Paris’te “Genç Türkiye Partisi” adı altında kurduğu örgüt, Namık Kemal, Ziya Bey ve Ali Suavi’nin katılımıyla “Yeni Osmanlılar Cemiyeti” adını aldı.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin amacı yeniden Meşrutiyeti ilan etmek ve Osmanlı birliğini sürdürebilmekti. Teşkilat ayni yıl yurt dışındaki Osmanlı aydınları tarafından Paris’te kurulan İttihat (Osmanlı Birliği) ve Terakki (Aydınlanma; çağdaş uygarlığın eğitim ve teknik araçları ile donanarak ilerlemek) Cemiyeti ile birleşerek İttihat ve Terakki Cemiyeti adını aldı. Ancak bir siyasi güç olarak İttihat ve Terakki 1906’da Selanik’te III. Ordudaki bazı subayların girişimi ile kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin 1907’de Paris’teki örgütle birleşmesi ile ortaya çıktı. Kısa bir dönem Terakki ve İttihat adıyla anılan teşkilat daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak anılmaya başladı.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin eğitim, tarih, dil, milliyetçilik, milli ekonominin oluşturulması konusunda çoğu parti programında kalan ve bir kısmı da bir miktar uygulama olanağı bulunmuş, lakin çoğu da parti programında kalmış amaçları, M. Kemal Atatürk tarafından çok daha geniş çaplı, tamamlayıcı olarak ve tabi ki büyük bir kısmı da Ulu Önder’in kişisel görüşlerinin ve entelektüel birikiminin eseri olarak uygulanmıştır. Örneğin Selanik’te, askerî bir kulüpte verilen bir konferanstan etkilenen Mustafa Kemal, yanında bulunan arkadaşlarına İkinci Meşrutiyet döneminde Meşrutiyet dönemi inkılâpları için şu değerlendirmede bulunur; “İnkılâbı, ikmal etmek lazımdır. Biz bunu yapabiliriz. Ben bunu yapacağım. Evet, inkılâp yapacağız. Bugüne kadar yapılan inkılâp kâfi sayılmaz. Fazlasını yapacağız. Devlet hizmetleri veren arkadaşları Mustafa Kemal’e; ‘Bütün bu işlerin içinde sen ne olacaksın?’ diye sorduklarında onlara şu cevabı vermiştir: Ben de bu sözleri o makamlara koyabilen olacağım”[1]

II. Meşrutiyet dönemi inkılâplarının yeterli gelmeyeceğinin farkında olan ve Cumhuriyet devrinde inandığını gerçekleştirecek olan Mustafa Kemal, yeni ve şümullü bir inkılâp ortaya koymanın gereğini vurgular. 1907’de daha genç bir subayken, vatanın gelecekteki sınırlarını çizmiş olan Mustafa Kemal, geleceğe dönük radikal tasarılarını ise şu şekilde belirtmiştir; “Kadın ve erkek arasındaki farkları silecek yeni bir sosyal düzen kurmalıyız. Batı medeniyetine girmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizle batılılara uymalıyız. Emin olunuz ki, bunların hepsi bir gün olacaktır.” Selanik’te Türkolog Malikof’a, ileride yapmayı tasarladığı fikir ve ideallerinden ise şu şekilde bahsetmiştir;“Sultanlık kaldırılmalıdır, devletin yapısı mütecanis bir temele dayandırılmalıdır. Din ile devlet birbirinden ayrılmalıdır. Doğu medeniyetinden ayrılıp batı medeniyetine yönelmek zorundayız. Erkekle kadın arasındaki farkı kaldırmalıyız. Böylece yeni bir toplum düzeni kurmalıyız. Batı uygarlığına girmemizi zorlaştıran yazıyı kaldırmalıyız. Latin alfabesini kabul etmeliyiz. Kıyafetimize kadar her noktada batıya yönelmeliyizGörüldüğü üzere daha 1907 yıllarında, Mustafa Kemal’in ortaya koyduğu görüşler çağına göre hayli ileriydi. O dönemde bu tür fikirler basın hayatında tartışılıyor olmasına karşın şekli olarak onun dile getirmesi, o dönemlerde kararlı bir inkılâp düşüncesine sahip olduğunu göstermektedir. O, memleketin kurtulması için ortaya koyduğu fikir ve ideallerin mutlak surette hayata geçirilmesi gerektiğine inanmaktadır. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından Falih Rıfkı, Mustafa Kemal’in yeni Türk devletini kurma düşüncesinin çok önceden beri var olduğunu belirtmektedir; “Mustafa Kemal acı ve sert tenkitçi olduğu kadar açık sözlü idi. Daha o zaman, 1907’de, arkadaşlarına şu fikrini söylemekten çekinmemiştir: Köhneleşen ve hayatiyetini kaybeden Osmanlı İmparatorluğu gövdesi üzerine devlet oturtulamaz. Ancak Türk çoğunluğu toprağı üzerine oturtulabilir. Büyük devletlere bir likidasyon yaptırmaktansa, ihtilal idaresi bunu kendi yapmalıdır.” 31 Mart Olayından sonra, 1909’da Selanik’te, Beyazkule karşısındaki askerî kulüpte verilen bir konferansın ardından, Nuri (Conker), Fethi (Okyar), Kazım (Özalp) ve güvendiği diğer arkadaşlarına inkılâbı tamamlamalarını ve bunu gerçekleştirmeye muktedir olduklarını ve kendisinin de bunu yapacağını ifade ettikten sonra, yapmayı tasarladığı inkılâpları yanında bulunanlara anlatır.[2]

Mustafa Kemal, inkılâplarındaki teorik ve pratik tatbikin belirleyiciliğinde sürekli değişimin planlı ve programlı bir stratejisinin etkisini, 1918’de Karlsberg’de hasta yatağında yazdığı günlüğünde şu şekilde ifade etmiştir;Tutuculuk mu? Asla sürekli değişim zorunluluğunda olan evrende bir şeyi korumak nasıl olur? Konservatörler o adamlar ki nehrin suyunu ellerinde tutmak isterler. Onların parmaklarında bir parça çamurdan başka şey kalmaz. Tutucu değilim, çünkü eskimiş ve kırılmış bir âlemi muhafaza edemem… Mustafa Kemal ileride yapmayı planladığı ve bir sır olarak sakladığı devrimleri, Erzurum Kongresi esnasında (7/8 Ağustos 1919) Mazhar Müfit Kansu’ya aktarmıştır. Daha o dönemlerde, cumhuriyet, tesettür, fes, saltanat, Latin harflerine dair inkılâpları İstiklal Savaşı’nda tasarlamıştır. Mazhar Müfit’in; “Muvaffakiyet ve zafere ulaştığımız takdirde hükümet şekli ne olacak? Bu hususta sarih bir şey söylemediniz şeklindeki sualine Atatürk şu cevabı vermiştir:Azizim Mazhar Müfit Bey, bu mesele hakkında şimdiden bir şey söylemek istemem. Hatta mevzubahis etmemek doğru olur. Bu bahsi münakaşa etmenin zamanı gelmemiştir. Gelince görüşürüz. Karar verilen her şeyin tatbiki için vakit ve zamanı beklemek ve o zamanın geldiğini bilmek lâzımdır. Şimdi sadece düşman tazyiki altında bulunan padişahı ve muhasım kuvvetlerin işgal ve istilâsına uğramış olan vatanımızı kurtarmak için çalıştığımızı ifade etmekte fayda vardır. Bugünün ve içinde bulunduğumuz şartların icabı budur”. 7/8 Temmuz gecesi sabaha karşı Mustafa Kemal, Mazhar Müfit ve Süreyya Beylerle yaptığı görüşmede, konuşmaya başlamadan önce bir şart ileri sürer; ”Defterin bu yaprağı kimseye gösterilmeyecek; görüşme, sonuna kadar mahrem kalacak, bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım budur der ve devam eder; Zaferden sonra şekli hükümet cumhuriyet olacaktır. Buna size daha önce de bir sualiniz nedeniyle söylemiştim. Bu bir. İki; padişah ve hanedan için zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç; tesettür kalkacaktır. Dört; fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.” Bu anda kalemi elinden düşüren Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal’e bakarak:Darılma ama Paşam sizin de hayalperest tarafınız var der. Mustafa Kemal: “Bunu zaman belirler diye cevaplandırır. “Sen yaz” der; Beş; Latin harfleri kabul edilecek. Mazhar Müfit Kansu; ”Paşam kafi, kafi, cumhuriyet ilanını muvaffak olalım da üst tarafı yeter diyerek yanlarından ayrılır. Misak-ı Millî, Alî Fuat Cebesoy’a göre, Mustafa Kemal’in 1920’lerde İstiklal Savaşı’mızın esas maksadını özetleyen bir program olmakla birlikte, daha 1907’de vatanın içinde bulunduğu siyasî, iktisadî ve idarî buhranlardan kurtarmak için planladığı çok yönlü bir idealdir.[3]

Geldiğimiz noktada başlık başlık İttihat Terakki uygulamalarıyla Atatürk devrimlerinin düşünsel bağlantısını inceleyeceğiz.

 

A. Eğitim Konusunda İttihat Terakki Uygulamalarıyla Atatürk Devrimlerinin Karşılaştırılması

Atatürk’ün eğitim politikası XVIII. yüzyılda başlayan, Tanzimat devriyle hızlanan ve 1924’e kadar devam eden eğitimde modernleşme hareketlerinin çok önemli bir halkasını teşkil etmektedir. Bu bakımdan, Atatürk’ün eğitim alanında yaptıklarıyla, Osmanlı eğitim reformları arasında inkâr edilemeyecek derecede sıkı bir bağ vardır.

Osmanlı Devleti döneminde eğitim faaliyetleri medreseler eliyle yürütülmektedir. Özellikle yükselme döneminde Osmanlı Devleti medreselerinde çok önemli bilim adamları yetişmiş, hatta devlet dışarıdan kendi medreselerine ilim adamları transfer etmiştir. Ancak, devletin son dönemlerine doğru medreselerin artık dünyadaki gelişmelere cevap vermekte yetersiz kaldığı düşünülerek devlet eliyle medreselerin yanına, Batı modelinde eğitim veren mektepler açılmıştır. Bunlar arasında; Mühendishane-i Bahr-i Humayun, Mühendishane-i Berr-i Humayun, Mekteb-i Tıbbıye ve Mekteb-i Harbiye gösterilebilir. Bu mekteplere ek olarak, Tanzimat dönemiyle birlikte yine Batı tarzında iptidai, rüştiye, idadi, sultani ve Darülfünun isimleriyle sivil mektepler de hayata geçirilmiştir.

Osmanlı Devleti bünyesinde barınan bu kadar fazla yapıdaki eğitim kurumunu tek elde toplamak fikri, Ziya Gökalp’in telkinleriyle, ilk kez İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde gündeme gelmiştir.[4] Ziya Gökalp, o dönemdeki eğitimin durumunu şu şekilde ifade etmektedir: “Maarifimizin kozmopolit olduğunu anlamak için tetkiklere lüzum yoktur; İstanbul’daki kitapçı dükkânlarına ve öğretim müesseselerine tasnifkar bir gözle bakmak kâfidir. İstanbul’da üç türlü kitapçı vardır. Sahaflar, Beyoğlu Kitapçıları, Babıâli Caddesi’ndeki Kitapçılar, Sahaflardaki kitaplar Arap ve İran Maarifine aittir. Babıâli Caddesindeki Tanzimat Maarifi ise, bu evvelkilerin perişan tercümelerinden, acemice intihal ve taklitlerinden oluşmaktadır. Milli Maarifimizin ne kitapları, ne kitapçıları henüz meydana gelmemiştir… Sahafların kitapları medreselerde, Beyoğlu kitapları Ecnebi mekteplerde, Babıâli Caddesi’nin kitapları da Tanzimat Mekteplerinde okutulur.”[5]

Bunun yanında ileride eğitim alanında yapacak devrimlerin ve net olarak da Tevhid-i Tedrisat’ın düşünsel ipuçlarını da İttihat ve Terakki’nin parti programında bulmaktayız. İttihat ve Terakki’nin siyasi programının 16. ve 17. maddeleri eğitim ve öğretimin düzenlenmesi ile ilgilidir. İttihat ve Terakkililer Osmanlı eğitim sisteminin tek bir düzen içerisinde ve tüm okulların devlet kontrolü altında olmasını istemekteydiler. Nitekim programın 16. maddesi ile eğitim hakkının serbest olduğu ve Kanun-ı Esasi’de belirtildiği üzere her Osmanlı vatandaşının özel kanunlara uymak şartıyla okul açabileceği vurgulanıyordu. 17. madde de ise okulların tamamının devlet kontrolü altında olması, muhtelif Osmanlı unsurlarına karma okullar açtırılması, yerel dilin Türkçe olmadığı yerlerde okullarda zorunlu Türkçe derslerinin okutulması ve resmi okullarda ilköğretimin ücretsiz olması gibi ifadelere yer verilmişti. 17. maddenin devamında orta ve yükseköğretim programlarında eğitim dilinin Türkçe olması ve yerel dillerin eğitiminin de bulunması, yükseköğretim programlarında bay ve bayan öğretmenler yetiştirilmesi, bu öğretmenlerin atama ve tayin usullerine dair önemli kararlar alınması ve memleketin iktisadi açıdan ilerlemesi için ticaret, ziraat ve sanayi okulları açılması ifade edilmişti. Fakat İttihat ve Terakkililerin azınlık okullarına da devlet denetimi getirmek ve Türkçenin azınlık okullarında okutulmasını sağlamak istemeleri Rumların tepkisini çekmişti. Rum Patrikhanesi kendilerine verilen ayrıcalıkları sonuna kadar savunacağını duyurmuştu. İttihat ve Terakkililerin girişiminden önce azınlık okullarında eğitim programları azınlıkların kendileri tarafından hazırlanıyor ve bakanlığın teftişini kabul etmiyorlardı. İttihat ve Terakkililer ise azınlık okullarında okutulan kitapların burada okuyan öğrencilere Türkler ve Müslümanlara karşı düşmanlık aşıladığını ve bağımsızlık fikrini benimsetmeye çalıştığını ileri sürerek muhakkak denetim altına alınmasını gerekli görüyordu.[6]

B. Harf Devrimi

II. Meşrutiyet döneminin başlamasıyla Tazimattan beri devam eden alfabe ve harf tartışmalarının şiddetlendiği görülmektedir. Bu dönemde yapılan tartışmalar, denemeler ve alınan sonuçlar Mustafa Kemal Atatürk’ün Harf Devriminin ayak sesleridir adeta.

II. Meşrutiyet’in ilanından bir süre sonra, harf ve yazım kurallarını düzeltmek ve düzenlemek için, Maarif Bakanlığı tarafından komisyonlar oluşturulmuş, bunların yanı sıra Islah-ı Huruf Cemiyeti gibi özel dernekler de kurulmuştur.[7] Zamanla alfabe konusu, ülkedeki bütün aydınları ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Bu alandaki görüşler; Arap harflerinin iyileştirilmesi ya da Arap harfleri bırakılarak Latin harflerinin kabul edilmesi olarak iki gruba ayrılmaktadır. Huruf-ı Munfasıla denilen harflerin ayrıklığı sistemini, Dr. Milaslı Hakkı Bey, Cihangirli M. Şinasi, İsmail Hakkı, Edebiyatçı Ali Nusret, Ahmet Hikmet ve Celal Esad yazdıkları kitap ve makalelerle desteklemişlerdir.[8] Enver Paşa, 1913 yılında Harbiye Bakanı olunca, özellikle Ordu’da uyguladığı yazı reformu, Paşa’nın tehditlerine rağmen yürütülememiştir. Ayrık harflerle yazılan bu yazıya “Ordu Elifbası”, “Hatt-ı Cedit”, “Enver Paşa Yazısı” gibi adlar da verilmiştir. Harbiye Bakanlığı tarafından, bazı resmi genelgeler bu yazı ile yazılıp orduya gönderilmiş ve askerliğe ait birtakım küçük kitaplar basılıp yayınlanmıştır.[9] Ordu’da bir süre uygulanan bu yazı sisteminden, savaş yıllarında eski alışkanlığı bozduğu ve bu yüzden işleri geciktirdiği şikâyetleri üzerine vazgeçilmiştir. Huruf-ı Munfasıla girişimlerinin başarısız olmasının nedenleri; bu konudaki önerilerin mantıklı bir temele dayanmaması, farklı bir nitelik taşımaması ve öğrenimde kolaylığı sağlayamamasıdır.

Bu dönemde, harflerin ayrık yazılması ya da iyileştirilmesi çabalarının yan sıra Arap harflerinin bırakılarak, yerine Latin harflerinin kabul edilmesi görüşü de ortaya atılmıştır. Bu konuda; Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet, Celal Nuri İleri, Kılıçzade Hakkı gibi yazarlar, Latin harfleri ve buna dayanan yeni bir alfabe sistemi konusunda hayli cesur yayınlar yapmışlardır.

O dönemde bunları yazmak, büyük bir medeni cesarettir. Bir yandan; Arap harflerinin sanki Allah tarafından gönderilmiş olduğu, onunla okuma yazmanın bir din gereği bulunduğu gibi boş bir inanç, öte yandan; Latin harfleri kabul edilirse, eski bilim ve kültürümüzün mahvolacağı, eski ile olan bağlarımızın büsbütün kopacağı fikri yaygındır.[10] Bu sıralarda, Musullu Dr. Davut Bey, Mebusan Meclisi’ne bir tasarı sunmuş ve Latin harflerinin kabulünü önermiştir. 1910 yılında Tiranlı Arnavutlar, Latin harflerini kullanmak için sadrazamlığa başvurup izin isterler. Başvuru Şeyhülislamlığa gönderilerek fikri sorulur. Verilen cevapta; Kuran’ın Arap yazısından başka bir yazı ile yazılamayacağı ve okullarda okutulamayacağı bildirilir. Hüseyin Cahit, aynı yıl Tanin gazetesinde yazdığı “Arnavut Hurûfatı” başlıklı yazıda özetle; “Kullanmakta olduğumuz harflerin Türklük ve Müslümanlıkla ilgisi olmadığını, Türklerin kendi yazılarını bırakıp bunları sonradan kabul ettiğini, şimdiki Arap harflerinin Peygamber zamanında bile kullanılmadığını, Arnavutların Latin yazısını kullanmalarına izin verilmesini, ona engel olmak bir yana, mümkünse bizimde bu yazıyı kullanmamızın yerinde bir hareket olacağını yazmıştır.”[11] Yine devlet baskısı olmakla birlikte, 1910-1912 yıllarında Latin yazısı iyice savunulabilir duruma gelmiş, II. Meşrutiyet döneminin ilk beş yılında (1908-1913), bu konudaki tartışmalar ve fikirler daha da genişlemiştir. Bunda; “Maarifin terakkisi”, “Halkın cehaletten kurtarılması” konularının bir devlet politikası olarak kabul edilmesinin rolü büyüktür. Kılıçzade Hakkı ve arkadaşlarının çıkardığı Hürriyet-i Fikriye dergisinde, “Latin Harfleri” başlığı altında bütünüyle Latin harflerinin kabulünü destekleyip öneren bir seri makale yayınlanmıştır. Bu makalelerdeki bazı örnekler şöyledir: ” madem ki, esaslı bir inkılâp yapılacaktır, gayri mükemmel ve uydurma harflerle Araplıktan çıkmış bir elifba yerine, her cihetçe mükemmel ve hususiyle el yazısında daima sadeliğini ve ittisalini muhafaza edebilen Latin harflerinin kabulü hem kestirme bir yol olur, hem de bunu takip edecek makalelerimde sırası geldikçe söyleyeceğim çeşitli faideleri temin eder “ ” Şeyhülislâm yahut Fetva Emini hazretlerinden şu sualime bir cevap almayı pek arzu ederdim. Fransızlar, İslamiyet’in esaslarını pek makul bularak milletçe ihtida etmek istiyorlar. Acaba onları Müslüman edebilmek için o pek zarif dillerinin Arap harfleriyle yazılması şart-ı esasi mi ittihaz edilecek? “Evet” cevabını beklemediğim halde alırsam kemal-i cesaretle, “Siz bu zihniyetle dünyayı Müslüman edemezsiniz” mukabelesinde bulunurum. Hayır, “beis yok” cevabını alırsam, biz Türklerin de Latin harflerini kullanmamıza müsaade bahşeder bir fetva veriniz, ricasını serd edeceğim. Hayır, Fransızlar ne kadar az Arap iseler, biz de o kadar az Arabız.” Yine Celal Nuri (İleri) gelecekte Atatürk’ün Harf Devrimine adeta ipucu verircesine, 1912 tarihli Tarih-i İstikbal isimli eserinde şöyle demektedir: “Altaylara kadar gideceğimize, son derece züğürt olan Türk dile ve edebiyatını biraz tasfiye ve yükseltsek büyük bir Türkçülük etmiş oluruz. Mesela şu Sami ve dilimizin ruhuna uymayan harfleri terk edelim. Evrensel olan Latin harflerini alalım. Arap harfleri, Arap ve İbrani gibi Sami diller içindir. Bu lisanlar riyazi elsine olup, düsturlar, vezinler dâhilinde cereyan eder. Her kelime, tarife tabidir. Hâlbuki Türkçemiz Arapçanın içine girdiği halde Turani mahiyetini kaybetmemiştir. Sami dillerden ziyade Avrupa dillerine benzer. Bize Latin harfleri gibi ayrık yazılan harfler lazımdır. Harfler yeniden yapılamaz, Mevcutlar alınır. Onun için, ilerlemek istiyorsak, bir dakika kayıp etmeden Latin harflerini almalıyız. …Harf değiştirmekle bizde yeni bir devr-i zihni başlayacaktır. Dilde, edebiyatta, alfabede, halkta bir devrim yapalım…” [12]

Bu dönemde hız kazanan Türk milliyetçiliği düşüncesinin bir sonucu olarak dönemin aydınları arasında, kültürün en önemli ifade ve anlaşma aracı olan dilin ve yazının millileştirilmesi eğilimine açıkça rastlanmaktadır. Dönemin önemli düşünürlerinden olan Ziya Gökalp özellikle dil konusunda, Arapça’ ya karşı Türkçeyi savunanların başında yer almış ve ” farzımuhal olarak birtakım müstebitçe kanunlarla İstanbul ahalisi bu acayip yazı diliyle konuşmaya başlamış olsaydı bile bu yazı dili gerçekten milli dil olmazdı.” Diyerek bütün Türkiye’ye bu dilin zorla kabul ettirilemeyeceğini savunmuştur. Arap harflerinin iyileştirilmesi ve Latin harflerinin kabulü gibi iki grupta yoğunlaşan görüşlerden birincisi, sonunda pek bir başarı sağlayamamıştır. Çünkü bu konudaki fikir ve öneriler, alfabe ve eğitim sorunun büyüklüğü yanında kısır ve zayıf kalmıştır. Harflerin iyileştirilmesi çabalarının sonuç vermediğini ve vermeyeceğini, aydınların çoğu anlamıştır. Latin harflerinin kabulü yönündeki görüş ise aydınlar arasında daha çok benimsenmiş, gazete ve dergilerde yıllarca savunulmuş, Cumhuriyet döneminde gelişecek olan alfabe konusuna önemli ölçüde zemin hazırlanmıştır. Milli Mücadele döneminde, 7-8 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal, Mazhar Müfit (Kansu)’i hatıra defteri ile birlikte yanına çağırarak ileride, Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ülkede yapılacak olan yenilikleri yazdırırken, Latin harflerinin kabul edileceğine dair notu da yazdırmıştır.[13]

 

C. Toprak Reformu ve Köylünün Durumunun İyileştirilmesi

İttihat ve Terakki Cemiyetinin parti programına yapıldığında ileride Atatürk döneminde temelleri atılacak toprak reformunun işretleri ve yine Atatürk döneminde köylünün durumunun iyileştirilmesi hususunda cesaretli bir hamle olan aşar vergisinin kaldırılmasın ilk teşebbüsleri görülmektedir.

İttihat ve Terakki’nin siyasi programında bulunmakla beraber vaatten öteye geçemeyen ve ekonominin ayağa kalkması için oldukça önemli olan 14. maddesi, topraksız köylülere toprak verilmesinin ve düşük faiz ile kredi temin edebilmelerinin sağlanacağını ifade ediyordu. 15. maddede ise çiftçinin ödemekte zorlandığı aşar vergisinin tahmis usulüyle çözüleceğini ve yavaş yavaş kadastro uygulamasına geçileceğini vaat ediyordu. Sanayinin neredeyse hiç olmadığı ve ekonomisinin büyük ölçüde tarıma dayalı olan bir ülkede herhalde ilk etapta toprak reformu yapılması gerekirdi. İttihat ve Terakkililer de bunu bildikleri için böyle bir maddeyi siyasi programlarına koymuşlardı. Fakat ilk zamanlarda iktidarı ele geçirmek ve kendilerini sağlama almak telaşına düştükleri için ayanların da baskısıyla ne topraksız köylüyü ne de ödemekte zorlandığı aşar vergisinin hafifletilmesini akıllarına getiremediler. İttihat ve Terakki’nin 1908‘den sonraki siyasi programlarında da topraksız köylüler ile ilgili herhangi bir ifadeye rastlamak mümkün değil. Akşin bu konuda taşrada etkin olan ayanların İttihat ve Terakki’yi hizaya getirdiği şeklinde yorumluyor. İttihat ve Terakki’nin taşrada desteğini almak için köylülerle uğraşmak yerine köylüleri kontrolü altında tutan ayanlarla uyumlu çalışmak daha kolayına gelmiş olabilir. Zira daha önce ifade ettiğimiz gibi İttihat ve Terakki, Ayan Meclisi’nin üyelerinin halk tarafından seçilmesini öngören bir talebi siyasi programına koymuş olmasına rağmen bu konuda da herhangi bir çalışma yapmamıştır.[14]

 D. Demiryolları’nın Millileştirilmesi

Osmanlı İmparatorluğu, demiryolu konusunda, ekonomik durumun kendisine verdiği zafiyetten dolayı çok büyük müşkülatla karşılaşmıştır. Tamamıyla bir iç mesele olması lâzım gelen demiryolu siyaseti devletlerarası bir mesele hâlini almıştır. Şüphesiz bu hâl esas itibariyle hayati ehemmiyete haiz olan hatlarını kendisi yapamamış olmasından ileri gelmiştir. Ayrıca Anadolu hattının Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Erzurum istikametine uzatılamamış olması doğu cephesinin yıkılmasında çok büyük etkisi olmuştur. İngiltere’nin Osmanlı Demiryolu imtiyazının elinden alınarak Almanlara devredilmesi, İngilizleri telaşlandırmış “garantili kâr” kapsamındaki demiryolu projesi, siyasi, ekonomik ve askeri amaçlı olduğundan İngilizler üzerinde şok etkisi yapmıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin I. Dünya Savaşı sırasında, Atatürk döneminde daha geniş ve etkili bir şekilde uygulamasını bulacak şekilde, demiryollarını millileştirme hedefinin ilk icraatlarını gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Bu konuda verilebilecek en iyi örnek İngiliz John Robert Pilling davasıdır.

Olayın ayrıntısına baktığımızda şunları görürüz. İttihat ve Terakki Partisi gördükleri lüzum üzerine, İngiliz firmasının Suriye-Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin demiryolu ve imtiyaz haklarının karşılığı 155.000 Sterlini ödeyerek ve imtiyaz haklarını da satın alarak İngilizlerin Suriye-Osmanlı Demiryolu Projesi’nden ilişkisini tamamen kesmiştir. Ancak ilişiği kesilen İngiliz şirketinin müdürü John Robert Pilling şirketin hak ve imtiyazlarını tekrar elde edebilmek için Osmanlı Hükümeti’nden haklarının iadesini talep etmiştir. Ancak, John Robert Pillling iade isteği yerine getirilmediğinden, Osmanlı Hükümeti’ni maddi olarak tazminat ödemeye mahkûm etmek için hukukî yollara başvurmuştur. Türk mahkemesinin verdiği kararı da delil olarak gösteren Pilling, kendisinden önceki şirket müdürünün, şirketin hisse ve imtiyaz haklarını Türk hükümetine satma ile ilgili herhangi bir yetkisinin olmadığını, buna rağmen Türk hükümeti, şirketin imtiyazdan doğan meblağı ödeyip şirketin bütün hisselerini ve imtiyaz haklarını devralıp İngiliz demiryolu imtiyaz sözleşmesini fesheder. Ancak John Robert Pilling, bu durumu içine sindiremez, şirketin hisselerini ve imtiyaz haklarını satan eski şirket müdürünün ne şirketin hakkını satmaya ne de para almaya yetkisi olmadığını savunur. Hatta şirketin eski müdürünün böyle bir yetkisinin olmadığını bilen Türk hükümetinin kasıtlı olarak İngiliz demiryolu şirketi sözleşme imtiyazını ellerinden aldığını ve bunun hukuk dışı olduğunu savunarak Türk yetkilileri suçlamaktadır. Ayrıca John Robert Pilling, isteklerinin yerine getirilmediği takdirde Türk mahkemelerinin verdiği kararı da gerekçe göstererek tekrar Türk hükümetinden 5 milyon İngiliz Sterlini tazminat talep eder.[15]

E. Yabancı Şirketlerin Millileştirilmesi Milli Ekonomi

İttihat ve Terakki yönetiminin siyasal milliyetçiliğine koşut ekonomik milliyetçik fikri de gelişti. Bu ekonomide milliyetçi görüşlerle Atatürk döneminde takip edilen ekonomik program ve bu doğrultuda yapılan hamleler paralellik göstermektedir. Osmanlı’da Türkler daha çok ziraat ile uğraşırken, Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar ise ticareti ellerinde tutuyorlardı. Vergi ödeyerek askerlik görevi de yapmayan bu azınlıklar ticaret sayesinde gittikçe zenginleşmiş, Türkler ise öz vatanlarında fakir kalmışlardı. Bilhassa İstanbul, İzmir gibi şehirler ve Rumeli vilayetinde zengin kesim hem azınlıklar olmuş ve bu durum İttihatçıları milli bir iktisat politikası uygulanması düşüncesine sevk etmiştir. İttihat ve terakki Cemiyetinin ekonomik hamlelerinde dönemin ekonomi düşünürlerinden Parvu Efendi’nin Türkiye’deki yazılarından ziyade Friedrich List’in görüşleri etkili oldu. Bu düşünceye göre Türk iktisadi yaşamı içinde Türk girişimcilerin etkin olması gerekir. Bu çerçevede İttihat Terakki’nin temel politikası, yeni bir ulusal burjuvazini kurulması idi. Bunun için, çeşitli kentlerdeki yiyecek temini, çeşitli askeri satın alma gibi konularda bir takım yerli ailelere ayrıcalıklar verildi. Bu devlet eliyle burjuvazi yaratılması idi. Tabi bu kişiler de genellikle İttihat Terakki’ye yakın kişilerdi.

İttihat ve Terakkililer iktidarı ele geçirdikten sonra “Milli İktisat” politikası çerçevesinde, ekonomiyi iyileştirmek ve yabancı şirketleri denetim altına almak için çalışmalar başlattı. Bütçeyi tekrar düzenlemek, tarımı geliştirmek ve Türkleri ticarete ve sanayiye teşvik etmek amacıyla bir takım düzenlemeler yapmak (Atatürk döneminin Teşvik-i Sanayi Kanununu hatırlatırcasına) niyetinde olan İttihat Terakkililer, bu çalışmalar neticesinde 1908–1918 arasında Türklere 236 şirket kurdurmuşlar ve Ziraat Bankası aracılığı ile girişimcileri kredi vermek suretiyle desteklemişlerdir. Ekonomiye vurulmuş en büyük pranga olan kapitülasyonların zincirini 9 Eylül 1914’te kırmışlar ve tek taraflı olarak kaldırmışlardır. İttihat Terakkililer ayrıca sanayiyi teşvik için Aralık 1913’de Teşvik-i Sanayi Kanun-ı Muvakkati yürürlüğe koymuşlar ve bu kanunla fabrika kurmak ve çalıştırmak için gerekli olan teçhizat, ithalat edilirken gümrük verginden muaf tutulmuştu. Ayrıca yerli malı tüketimi konusunda da çalışmalar yapılıyordu. 1914 yılı başlarında Teşvik-i Sanayi-i Talimatnamesi, Ocak 1917’de ise Teşvik-i Sanayi-i Kanun-ı Muvakkatinin Suret-i Tatbiki Hakkında Nizamname çıkarılmıştı. Yabancı şirketleri millileştirmek adına Mart 1916’da bu şirketleri denetim altına alan ve statülerini değiştiren kanun yayınlandı. Bu kanunla salt yabancı çalıştıran bu şirketlerde Müslüman-Türk çalıştırılması sağlandı ve Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin bunlar üzerindeki yetkileri kaldırıldı. Hükümet yeni gümrük tarifesi yapmak ve para basmak hakkına sahip oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti bu iktisadi hamlelerden sonra milli bankacılık politikasını da hayata geçirdi. 1917’de 4 milyon sermaye ile Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası kuruldu.[16]

Özellikle Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, yabancı şirketlere Osmanlı yasalarına bağlılık, Türk personel kullanımı, Türkçe kayıt tutma ve Türkçe tabela kullanma zorunluluğu da getirildi. Çeşitli sanayi okullarının açılması hızlandırıldı. Ziraat aletlerini kullanımı yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Bu dönemin en önemli olaylarından birisi de kooperatiflerin ve yerli finans sektörünün desteklenmesi olmuştur. Özellikle Batı Anadolu’da üzüm, incir, zeytin üreticileri birlikleri kurulmuştur.

İttihat Terakki yönetimi sanayi yatırımları konusunda da benzeri girişimlerde bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan, sanayiinin desteklenmesi yasası, (Teşvik-i Sanayi Kanunu; bu kanun Cumhuriyet döneminde de yinelenecektir) Türk sanayicisine gümrük ve vergi muafiyetleri, parasız fabrika arsası vermek, kredi sorunlarını çözmek gibi ayrıcalıklar getirdi. Tüm bu oluşumlar içinde İttihat Terakki yönetimi Dünya Savaşı’na girince ilk olarak kapitülasyonları kaldırdığını duyurdu. İlginçtir, buna ilk tepki gösteren devlet de Almanya olmuştur.

Böylesine düşüncelere sahip olan İttihat Terakki yönetiminin bunları tam olarak gerçekleştirmeye gücü yoktu. Öncelikle 1909’dan Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı zamana değin yönetim fiili olarak savaşın içinde idi. Trablusgarp Savaşı, Balkan savaşları ardından Birinci Dünya Savaşı Osmanlının yakasını bırakmadı. Doğaldır ki savaşlar sırasında ekonomik öncelikler savunma amacına yönelik olur.

Bir başka faktör, Osmanlı’da bir girişimci kitle/müteşebbis sınıf yoktu. Bir takım ayrıcalıkları elde eden kişiler ise bunlardan sadece spekülatif olarak yararlanabiliyordu. Dolayısıyla, “İttihat Terakki’nin milli burjuvazi yaratma isteği bir milli spakülatör sınıfını ancak yaratabilmiştir”. Bu çerçevede savaşlar sırasında kara borsa, yokluk eksik olmamıştır. Bu da İttihat Terakkinin milli ekonomi yaratma çabalarının önünde bir engeldir. İttihat Terakkinin milli ekonomi yaratmadaki en büyük engellerden birisi de Osmanlı Devleti’nin yüz altmış milyon lirayı bulan dış borcu idi. Bu para Avrupa emperyalizmi için vazgeçilebilecek bir para değildi.

Tam anlamıyla yarı sömürge olmuş bir toplumda milli ekonomiyi oluşturmanın yöntemi de bir evrimsel dönüşümle olamazdı. Bunun yöntemi ancak devrim ile olabilirdi. Ne var ki bu politikalar çok önemli idi. Çünkü İttihat Terakki’nin milli ekonomi politikası, Türk devrimi için hem düşüncede hem de uygulamada ciddi örnekler oluşturdu.

 

  

F. Dil ve Tarih Alanında Çalışmalar

19. yüzyıla kadarki modernleşme sürecinde Osmanlı Devleti’nde, kendisini en üstün görme düşüncesi henüz yıkılmadığı için Batıdan alınan yenilikler arasında kültürel öğelere pek önem verilmezken, Tanzimat dönemiyle birlikte bu düşünce yapısı esneklik kazanmaya başlamış, bunun bir sonucu olarak da, Batı kültürü yavaş yavaş transfer edilmeye başlanmıştır. Ancak bu çalışmalar taklitçilikten öteye gidemediği için Osmanlı toplum yapısında kayda değer bir gelişme söz konusu olmamıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise özellikle, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde diğer akımların yetersiz olduğuna inanılarak Türk kültürü ön plana çıkarılmıştır.[17]

Türkiye’de dilde yenileşme ve sadeleşme hareketleri, Tanzimat’la birlikte hareketlilik kazanırken Meşrutiyet döneminde bu hareketlilik daha da hızlanmıştır. Bunun nedeni olarak, meşrutiyet döneminde ulusçuluk akımının önceki dönemlere göre bir hayli artış kaydetmesi gösterilebilir. Özellikle Balkan Savaşları Türk Milliyetçiliğinin Osmanlı anlayışı içerisinde daha sağlam bir temele dayanan ideal gibi görünmesini sağlamıştır.

Meşrutiyet döneminde, dil değişimi konusunda artık devlet de katılmış ve dönemin eğitim bakanı Şükrü Bey döneminde, dil değişimi konusunda Islahat-ı İlmiyye Encümesi kurulmuştur. Ayrıca Enver Paşa’nın da dilde sadelik konusunda bir takım çalışmaları bulunmaktadır. Dönemde, Ziya Gökalp ve diğer entelektüeller de bu dil çalışmalarına katılmışlardır. Bu dönemde, Türkçeyi savunanlar sayıca az olmakla beraber, geniş bir faaliyet yürütmüşlerdir. Bunlar arasında, Şinasi ve Ahmet Vefik Paşa Türk dilinin zenginliği üzerinde dururken, Ziya Gökalp’de her sözcüğün bir Türkçe karşılığı olduğunu dile getirmiştir. Ancak bütün bu çalışmalar, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla yarım kalmıştır.[18]

Bu çerçevede, Cumhuriyet öncesi dönemdeki tarih çalışmalarına bakıldığında, dil alanında olduğu gibi, milli anlayış yönünde ilerleyen bir süreç göze çarpmaktadır.

Tarih çalışmalarında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Tanzimat dönemine kadar gelen süreçte genellikle ümmet tarihi anlayışı söz konusu olmuştur. Devlet, İslam kültürünü bünyesinde barındıran bir imparatorlukta barınan etnik unsurları, tek bir çatı altında yani İslam kültürü çatısı altında toplayabilmek adına tarihten faydalanmayı düşünmüş ve bunun bir sonucu olarak da İslam Tarihi, Devletin resmi tarihi olarak kabul görmüştür. Ancak, bu tarih anlayışı içerinde Türklerin İslam’dan önceki tarihsel gelişimine genellikle yer verilmemiştir.

Tanzimat dönemine gelindiğinde ise, Batılılaşma ve bunun bir sonucu olarak Devletin yıkılmasını önleyebilmek için bazı tedbirlerin alınmasına paralel bir Devlet tarihi anlayışı, gelişme kaydetmiştir. Bu dönemde, İslam tarihinin yanında Osmanlı tarihi de öğretilmeye başlanmış ve bu derslerde Türk tarihinin başlangıcı olarak Osmanlının kuruluş tarihi milat kabul edilmiştir. Dolayısıyla, İslam öncesi Türkler konusu yine ihmal edilmiştir.

Bu iki dönemde İslam öncesi Türk tarihinin ihmal edilmiş olmasının sebepleri arasında, henüz o dönemde milliyetçilik akımının ileri derecede yayılmış olmaması ve İmparatorluk mantığıyla hareket edilmiş olması gösterilebilir.

Yirminci yüzyılın son dönemine gelindiğinde ise, dünya çapında bir milliyetçilik dalgasının yayılmaya başlamasına paralel olarak, devletin çeşitli bölgelerinde etnik grupların bağımsız devletler kurması sonucunda, Türk aydınlarının bir kısmı artık milli bir tarih anlayışı üzerinde durulması gerektiği konusunda harekete geçmişlerdir. Bu aydınlar, Türklerin, İslam ve Osmanlı Devleti tarihlerinde oynadıkları rollerin belirtilmesinin yanında İslam’dan önceki süreçte yapmış oldukları faaliyetlerin de yazılması ve araştırılması gerektiği üzerinde durmuşlardır.

Bu konuda ilk fikir öne sürenlerden birisi Ali Süavi olmuş, daha sonra onu Harbiye ve Askeri Okullar Bakanı Süleyman Bey takip etmiştir. Süleyman Bey, 1877’de yazmış olduğu “Tarih-i Âlem” adlı eserinde, Türklerin İslam’dan önceki tarihine dikkat çekerek, Türk tarihini Hun İmparatorluğu’na kadar götürmüştür. İkinci meşrutiyetten sonra kurulan Tarihi Osmanî Encümeni’nin meydana getirdiği eserlerde ise, Beylikler dönemine geniş yer ayrılırken, önceki Türk tarihi konusunda oldukça esnek davranılmıştır. 32

Ayrıca, bu dönemde, Osmanlı Devleti dönemi tarih araştırmalarında incelenen konuların dışında, bilimsellik konusunda çok ileri bir gelişme kaydedilememiştir. Mesela, olaylar arasında yeterince neden-sonuç ilişkisi genellikle kurulamamış, olumsuz gelişmelere az yer verilmiş, yararlanılan kaynaklar konusunda açık bir kaynakça belirtilmemiştir. Ancak burada diğer dünya ülkelerine de bakılması gerekmektedir. Zira o dönemlerde tarih ilmi konusunda bu günkü anlamda ileri derecede bir bilimsellik söz konusu değildir.

Batının, tarih ilmi konusunda bilimsel yöntemlere başvurduğu dönemlerde bu durumdan Osmanlı Devleti aydınları da etkilenmiştir Mesela; Cevdet Paşa Tarih-i Devlet-i Aliye adlı eserinde olayları vesikalara dayandırmaya gayret sarf etmiştir. Aynı şekilde Hayrullah Efendi ise; Tarih-i Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye adlı yapıtında ilk defa neden-sonuç ilişkisi içerisinde bir eser meydana getirmiştir.[19] Ancak, bu istisnalar dışında meydana gelen eserlerde tarih metodu tatbik edilememiştir.[20]

Çağdaş anlamda ulusal bir tarih bilinci yaratma düşüncesi, Birinci Dünya Savaşı sonunda anlaşılmaya başlanmıştır. Paris Barış Konferansı’ndan sonra Batılı devletler tarafından, Türk topraklarının paylaşımı söz konusu olmuştur. Bu amaçla hareket eden Batı, paylaşımın haklı olduğunu dünya kamuoyuna kanıtlayabilmek amacı ile Türklerin Asyalı bir sürü olduklarını ve tarihlerinde hiçbir uygarlık varlığı gösteremediklerini öne sürmüşlerdir. Bu durum, o dönem içerisinde Hıristiyanlar, hatta bazı Müslüman topluluklar tarafından da kabul görmüştür.[21] [22]

G. Milliyetçilik

Yukarıda da andığımız gibi, 19. yüzyıla kadarki modernleşme sürecinde Osmanlı Devleti’nde, kendisini en üstün görme düşüncesi henüz yıkılmadığı için Batıdan alınan yenilikler arasında kültürel öğelere pek önem verilmezken, Tanzimat dönemiyle birlikte bu düşünce yapısı esneklik kazanmaya başlamış, bunun bir sonucu olarak da, Batı kültürü yavaş yavaş transfer edilmeye başlanmıştır. Ancak bu çalışmalar taklitçilikten öteye gidemediği için Osmanlı toplum yapısında kayda değer bir gelişme söz konusu olmamıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise özellikle, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde diğer akımların yetersiz olduğuna inanılarak Türk kültürü ön plana çıkarılmıştır. Bu genel çerçeve içerisinde, Cumhuriyet öncesinde kaydedilen kültürel süreçte, gerçekleştirilen eğitim, dil, tarih, edebiyat ve sanat alanlarındaki gelişmelere bakıldığında, Cumhuriyet dönemine önemli bir birikim sağlandığı görülmektedir.[23]

Başlangıçta İttihat ve Terakki Cemiyetinin meşrutiyetten beklentisi, hiç olmazsa Osmanlı Devletinde elde kalan topraklarını iyi yöneterek birlik ve bütünlüğü sağlamak, egemen unsur olan Türkleri kuvvetlendirerek, Türk egemenliğinin hakkını vermek şeklindeydi. Ancak bunu yaparken açıkça Türk milliyetçiliğini savunarak farklı etnik grupları imparatorluktan uzaklaştırmakta da bir fayda görmüyordu. Aksine Osmanlı Devletinin kurucu unsurunun zaten Türkler olduğu düşüncesi ile ‘Osmanlıcılık’ tezini savunarak. Osmanlı topraklarında yaşayan bütün etnik unsurları eşit hak, eşit kültür, din ve inanç özgürlüğü, parlamento ve devlet hizmetlerinde eşit temsil hakkı çerçevesinde bir arada tutmaya çalışıyordu. İttihat ve Terakki’nin önemli düşünürlerinden Ömer Seyfettin, Cemiyetin bu politikası ile ilgili düşüncesini açıklarken şu ifadelere yer vermiştir. Bugünkü Türklük savunucularının amaçları Osmanlı bayrağı altında şuursuz bir hayat geçiren Türklere milli bir vicdan kazandırmak, böylece İslam evrenselliğine kuvvetli bir unsur dâhil ederek onunla beraber Osmanlı saltanatının dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmektir. Milli dilin ve milli tarihin unutulmaması başka bir deyişle dil ve geleneklerimizi kaybetmemiz bir çöküntü sebebi olmuştur. Bu unutkanlığın sebebi olarak milletimizin ismi olan ‘Türk’ adı ortadan kalkmış, yerini diplomatik bir unvan olan ‘Osmanlı Devleti’ adını almıştır. Osmanlı Devletinde Merkezi kuvvet evvela Türklüktür. Sonra ona bağlı Araplığın, Rumluğun, Ermeniliğin birliğidir. Onlardan ayrı ve bağımsız bir Osmanlı Devleti anlaşılamaz. Ama genel çerçeveye bakıldığı zaman Osmanlı Devleti bir Türk ve İslam Saltanatıdır. Onun için manevi birliği teşkil edemeyen Türklük ve aciz bir İslamlık Osmanlı İmparatorluğunun muhtaç olduğu merkezi kuvveti oluşturamaz. Osmanlıyı parçalanmaktan ancak Türklerin milli bir gayeye sahip olmaları kurtarır. Ömer Seyfettin’in ifadelerinden de anlaşılacağı üzere cemiyet, bu dönemde hem ‘İslamcılık’ hem de ‘Osmanlıcılık’ akımının da mirasçısıdır. Cemiyetin öncelikli hedefinin zor günler geçiren Osmanlı Devletini içinde bulunduğu durumdan kurtarmak olduğu, 1908 yılında basılan Teşkilat ‐i Dâhiliye Nizamnamesinin birinci maddesinden de anlaşılır. Nizamnamede Cemiyetin amacının vatani içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak, milleti de içinde bulunduğu zülüm ve esaretten çıkarıp insanlığa yaraşır bir biçimde yaşatmak olduğu belirtilir. Sonra bu amaca ulaşmanın yolu olarak 1876 (1293) da ilan edilmiş olan ‘Kanun‐ı esasının’ yeniden uygulamaya konulmasının temin edileceği, din, cins, mezhep ve ırk farkı gözetmeksizin bütün Osmanlıların açık menfaatlerinin sağlanması olduğu ifade edilir. Benzer ifadeler İttihat Terakki Cemiyetinin nizamnamesinde de yer almaktadır.[24] İttihat ve Terakki’de Osmanlıcılık fikrinden uzaklaşıp Türkçülük fikrine yöneliş İkinci Meşrutiyet (1908) sonrasında daha belirgin bir hal aldı. Bu tarihten sonra Balkanlarda, Arap topraklarında ve hatta Anadolu’da Ermenilerin ardı arkası kesilmeyen örgütlenme ve isyanları üzerine en azından tamamen Türk ve Müslümanların hâkim olduğu Anadolu topraklarında merkeziyetçi Osmanlı Devletini bir arada tutabilme mücadelesinin içine girdiler. Bu politika değişikliğini Cemiyetin basın kanadındaki önemli temsilcisi Hüseyin Cahit (Yalçın) tarafından şu şekilde açıklamıştı: “İttihat ve Terakki Osmanlıcılıktan vazgeçmiştir. Türkçülük dışında izleyebileceği başka bir yol da bulunmamaktadır. Eğer Türkler İmparatorluğu idare etmeye devam edeceklerse Türkçülük tek tercih seçeneğidir. Etnik ayrılıkçı akımlar sebebi ile İttihat ve Terakki Âdemimerkeziyete şiddetle karşıdır. Çünkü bu Midilli, Sakız ve diğer adaları Rumların kucağına atmak anlamına gelir.” Cemiyette, Türkçülük politikasının ön plana çıktığı dönemde İttihat ve Terakki, nüfusun çoğunluğunun Hıristiyan olan Balkanlar ile Müslümanların yaşadığı Arnavutluk ve Ortadoğu topraklarında Osmanlı bütünlüğünü korumak için gerektiğinde zor kullanmaktan da kaçınmadı. Açıkça Türklüğü ve İmparatorluğu korumak için böyle yapmak zorundayım diyemeyen İttihat ve Terakki, her çeşit karşı koymayı zorla susturmak yolunu seçti. Cemiyetler kanunu ile etnik veya dini gruplara dayanan ve onların adını taşıyan siyasi derneklerin kurulmasını yasakladı. Bunları Balkanlardaki Rum, Bulgar ve diğer azınlık derneklerinin kapatılması izledi. Şekavet ve Mefsedetin (bozgunculuk) Men’ine” dair” kanunla Balkan komitacıların silahsızlaştırılmasına çalışıldı. Ancak bu politika da isyanların çıkmasını ve ayrılıkçı hareketlerin devam etmesini engelleyemedi. Aksine Balkanlarda ve Trablusgarp‐Bingazi’de isyanların ve savaşın çıkmasına katkı sağladı. Osmanlı Devleti çıkan savaşların sonunda hem Kuzey Afrika’daki hem de Edirne’ye kadar Balkanlardaki topraklarını kaybetti. Bu kayıplara ve kayıplarla beraber bütün psikolojileri bozulmuş olarak Anadolu’ya doğru göç eden insanların durumuna çözüm bulmak hiç kolay olmadı. Daha önceki toprak kayıpları İmparatorluğun uzak noktalarında olduğu için Balkanların kaybedilmesi kadar üzücü olmamıştı. Toprak kayıplarının asırlarca İmparatorluğun kalbi sayılan Balkanlarda yaşanması ve buralarda yaşayan Türk ve Müslüman halkın katliama varan baskı ve zulümlerin uygulanarak göçe zorlanması, Osmanlı Devletinde bölgelere göre nüfus tablosun olduğu gibi düşünce yapısının da değişmesine sebep oldu. İttihat ve Terakki bir taraftan insani olarak, göçle gelenlerle Anadolu’da yaşayan gayrimüslimler arasında herhangi bir çatışmanın yaşanmamasına çalıştı. Diğer taraftan da gelişmelerin şokunu atlatabilmek için düşünce olarak İslam inanışının birleştirici özelliğinde uzaklaşmadan Türkçülük ekseninde bütünleşmeyi ön plana çıkardı. Bu yolla bir taraftan Anadolu’da yaşayan Türklerin etrafında oluşturulacak Türk milliyetçiliği ile devletin kurtarılmasına çalışılacak, diğer taraftan da İmparatorluğun içinde ve dışındaki Türkler arasında vatanseverlik duygularının yükselmesine katkı sağlanacaktı. Böylece kısa süre önce kaybedilen toprakların kurtarılabilmesi için Asya’da yaşayan soydaşlardan faydalanmanın zemini de hazırlanmış olacaktı. Ayrıca Anadolu içindeki bazı grupların ayrılıkçı ve merkezden uzaklaşma eğilimlerine karşı Cemiyetin Kasım 1910’da Selanik’teki ikici toplantıda alınan“Türkler arasında vatanseverliği yerleştirmek ve tüm Türk olmayan toplulukların mikro milliyetçiliğe yönelişini durdurmak için İmparatorluktaki tüm okullarda Türkçe eğitim yapılması kararı” doğrultusunda Türkleştirme politikası için zemin oluşturulacaktı. Ama öncelikli hedef şüphesiz Balkanlardaki kayıplar da unutturulmak ve uygun zamanda oraları yeniden Türk vatanı yapabilmekti. İttihat ve Terakki Cemiyetinin etkin üyelerinden Halil Bey’in 19 Mayıs 1914’te yeni Osmanlı Meclisi Mebusan Başkanının seçimi sırasında yaptığı etkili konuşma bunun açık ifadesidir. Menteşe, o konuşmasında Balkanların kaybından duyulan üzüntüyü ve gelecekle ilgili beklentilerini şu cümlelerle ifade etmişti: “Bu yüce kürsüden millete sesleniyorum. Hürriyetin ve anayasanın beşiği Selanik’i, yeşil Manastır’ı, Kosova’yı, İşkodra’yı, o güzel Rumeli’nin tamamını unutmamanızı tavsiye ederim. Öğretmenlerimizde, gazetecilerimizden, şairlerimizden ve tüm aydınlarımızdan şimdiki ve gelecek nesillere, dersleriniz, yazılarınız ve moral gücünüzle, sınırların ötesinde hürriyete kavuşması gereken kardeşleriniz ve kurtarılacak bir vatan parçası olduğunu hatırlamanızı istiyorum”. Cemiyet, Türkleştirme politikasını ise Gökalp’ın ortaya koyduğu yöntemle sağlamaya çalıştı. Gökalp’ın yaklaşımı şu şekilde özetlemek mümkündür.

  1. İhtilalci ve İnkılâpçı
  2. Demokrat ve Meşrutiyetçi
  3. Hilafetçi ve Panislamist
  4. Türkçü ve Pantürkist
  5. Halkçı ve milliyetçi
  6. Medeniyette Batıcı, kültürde milliyetçi.

Bu politika uygulanırken uzun yıllar devletin temel taşlarından biri olmuş olan Arnavutlar arasında da milliyetçi duyguların ön plana çıkması ve devletten kopması İttihat ve Terakkiyi bir miktar daha radikal ‘Türkçü’ politikaya doğru itti. Türk milletinin Müslüman ve Asya kökenli bir millet olduğu aha açık bir ifade ile ortaya konulmaya başlandı. Osmanlı Devletinin yeniden güçlü bir devlet olabilmesi için bütün Müslümanlarla Hilafet makamından istifade ederek dost olmak ve gerektiğinde bir ‘İttihadı İslam’ yapmaya çalıştı. Bununla birlikte Osmanlı Devletinin gerçek hâkiminin Türk milleti olduğu hiçbir zaman unutulmadı. İdeal olarak dünya üzerindeki Türkleri de ırkdaşlık mefkûresi ile birleştirebilmenin arzusunu da dile getirmekten kaçınmadı. Milli bilinci uyandırmak için öncelikle Balkanlarda olmak üzere çeşitli vilayetlerde Cemiyetin düşünceleri doğrultusunda eğitim kurumları kuruldu. Yeni nesillerin Türkçülük milli bilinci ile yetiştirilmesine çalışıldı. İttihat ve Terakkinin önde gelen teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp’ın öncülüğündeki bu eğitim kurumlarına katılabilmek için aşağıdaki şartlar aranıyordu:

  1. Türk olmak
  2. Türkçülük mefkûresi (fikir–gaye) ile yetişmek
  3. Ferdi ve milli bir ahlaka sahip olmak
  4. Hayatını muayyen bir fikre hasretmek
  5. Fikirde bir iş bölümü yapmak,
  6. Yetiştirdiği gençlere iş bulmak
  7. Gençleri Devlet adamı, öğretmen ve misyoner ve gazeteci ve yazar olarak yetiştirmek
  8. Ahlaken ve fikren yetiştirilmiş olan gençler için yeni eğitim merkezler kurmak ve her akşam bu merkezlere devamını sağlamak
  9. Gençler arasında teşkilatçı olanları İttihat ve Terakki Cemiyetinin başına getirmek
  10. Gençleri Avrupalı propagandacıların tesirlerinden korumak
  11. Teknik bilgilere yatkın olanları Avrupa’ya göndermek
  12. Bilim insanı olacaklara Türkiye’de milli tetebbular (derinliğine araştırma– inceleme) yaptırarak akademik alanda ilerletmek.

Bunun yanı sıra Cemiyetin 1908 programının öngördüğü gibi özel okullarda Osmanlıcılığa ve Türkçülüğe aykırı tüm tema ve unsurları ayıklatarak Maarif Vekâleti’nin nezaretinde Türkçeleştirici temalara ağırlık verdirecekti. Gayrimüslim ilkokullarında da Türkçe öğrenimi zorunlu olacaktı. Dini kurumlar haricindeki devlete ait liseler ve üniversitesinde öğretim dili Türkçe olacak fakat orta öğretim kurumlarında mahalli diller de öğretilebilecekti. Ancak bu girişim Gayrimüslimlerde olduğu gibi Müslüman azınlıklarda da ters etki yaptı. İmparatorluğun en sadık tebaalarından ve milliyetçi akımlara kapalı toplumlarından biri olarak bilinen Müslüman Arnavutların okullarında Türkçenin zorunlu dil yapılması, onların 1911 yılında İmparatorluktan kopmalarına katkı sağladı.

Cemiyetin yayın organı Tanin gazetesinin başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın Balkanların yitirilmiş olması ile ilgili olarak Petersburg’da yayınlanan “Rus Şayiası” adlı gazetede, kaleme aldığı bir yazısında, Arnavutluk ve Makedonya’nın Osmanlı vatanından ayrılmış olmasının Türk siyasilerinin işini iyiden iyiye kolaylaştırdığını belirti. Ayrıca İmparatorluktan ayrılmak emelinde olan Balkan unsurlarının yenilikçi taraftarı siyasilerin önünde en büyük engel teşkil ettiğini, devletin bir an önce yapması gereken ıslahatları geciktirdiğini belirtti.73 Bu aşamadan sonra en azından yine devletin aslı unsuru olarak kabul edilen ve belirgin olarak ayrılıkçı eğilim göstermeyen Müslüman Araplarla birlikteliğin yeniden değerlendirilebileceğini ve Anadolu ve Arap toprakları üzerinde yeni bir Türk vatanının oluşturulması gereğini ileri sürdü. Hüseyin Cahit (Yalçın) bu görüşlerinde yalnız değildi. Nitekim Balkan savaşlarının hemen arifesinde bazı eski ittihatçı mebuslar tarafından “Türkçülük” ideolojisi çerçevesinde kurulmuş olan Milli Meşrutiyet Fırkası’nın yayın organı “İfham”da yer alan bir yazıda da, Osmanlı Devleti’nin dâhili siyasetinin Türklük esasına dayanması gerektiği dile getirilmiş; İzmir’den Beyazıt’a, Karadeniz’den Arap bölgelerine kadar bütün Türkili’nin bu milli siyasete tabi olması düşüncesini ileri sürülmüş ve Suriye, El Cezire ve Ceziret‐ül Arap geniş bir âdem‐i merkeziyet ile idare olunması, Şam, Bağdat, Mekke ve San’a vilayetleri Arap milli hayatının birer merkezi olmalı düşüncesi ileri sürülmüştü. Benzer görüşler İttihat ve Terakki’nin eski Fizan Mebusu Cami Bey tarafından da benimsenmiştir. Bu fikir başta Osmanlı ve Alman ordularında‘Mareşal’ rütbesi ile görev yapan Colmar von der Goltz Paşa olmak üzere Almanlar da yüzyılın başından bu fikri destekliyordu. Ancak bu politik yaklaşıma Araplardan ciddi tepki geldi. Trablusgarp – Bingazi Savaşının Cemiyetin üzerinde bıraktığı olumsuz sonuçlardan da faydalanan Araplar 3 Ocak 1913’te Beyrut Eyalet Meclisi, Arapçanın yeniden resmi dil olarak tanınması, askerlik mükellefiyetlerinin mahalli olarak yerine getirilmesini ve Âdem‐i merkeziyetçiliğin benimsenmesi yönünde aldığı karar İttihat ve Terakki tarafından hemen reddedildi. Ancak Arapların ayrılmasını istemeyen İttihatçılar, Cemal Paşa’nın kişisel gayretleri ile onları birlik içinde tutmaya çalıştı. Cemal Paşa’nın Arapların da kaybedilmemesi için saf ettiği gayretler hatıralarında şu ifadelerle dile getirilmektedir: “Efendiler bizim fırkamızın Araplar hakkında tatbik etmek istediği program o kadar geniştir ki bunu tasavvur bile edemezsiniz. Biz Arap ve Türk iki kavimi aynı halife etrafında bir arada yaşamalarını sağlamaya çalışıyoruz… Size söylemek isterim ki İstanbul’da ve Türklerle meskûn İslam memleketlerinde bugün gördüğünüz Türklük cereyanı Araplık cereyanına katiyen muhalif değildir. Pekâlâ, bilirsiniz ki şu ana kadar Osmanlı memleketlerinde Bulgarlık, Rumluk, Ermenilik cereyanları vardı. Şimdi buna Araplık cereyanı da ilave olundu. Türk kendisini unutmuş hatta milliyetini telaffuz etmekten utanır olmuştu. Milli fikrin düşmesi nihayet kati inkırazla neticelenebilirdi. Bundan ürken Türk gençliği takdire şayan bir intibah ile ayaklandı… Şimdi sizi temin ederim ki Türklük cereyanı Araplık cereyanının katiyen düşmanı değildir. Onun biraderi, hatta ayrılmaz refikidir. Türk genci Arap’ın terakkisini, bütün milli hukukuna sahip olmasını bütün canı ile ister. Ben Türk ve Arap gençliğine şunu soyluyorum ki iki millet birbirinden ayrıldıkları anda her ikisi de zevale mahkûmdur.” Bu yaklaşım tarzı Araplar için bazı hakların kazanılmasını sağladı. Arap bölgelerindeki okullarda tarih ve coğrafya gibi derslerin dışındaki derslerin Arapça yapılması benimsendi. Bunu mahkemelerde Arapçanın kullanılması ve askerliğin mahalli olarak yapılmasının kabulü izledi. Bu sayede en azından Araplar şimdilik ikna edilmiş görünüyordu. Ancak bu gelişmeden ne İttihatçılar ne de Araplar memnun kalmamışlardı. Türkleştirme konusunda dikkat çekici uygulamalardan biri da İstanbul’da yapıldı. İstanbul, Türklük aleyhine propagandaların en yoğun yapıldığı yerdi. Türklük aleyhine propagandaların yoğunlaştığı yer ise Levantenlerin üssü olarak bilinen Beyoğlu’ndaki kulüplerdi. İttihat ve Terakki mensupları da bunun farkındaydı. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması Beyoğlu’ndaki kulüpleri Türkleştirmek için bir fırsat olarak görüldü. Başta Talat Paşa olmak üzere İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri, üst kademedeki Türk memurlarının ve Türk gençlerinin Serki Doryana ve Küçük Kulüp’e gitmeleri sağladılar. Orada bir Türk ekseriyeti meydana getirmeleri için teşvik ettiler. Talat Paşa’nın da müdavimi olduğu Beyoğlu’nun en gözde mekânlarından biri olan “Küçük Kulüp” bir süre sonra Türk aza ekseriyetine sahip oldu ve hem eskiyi aratmayacak bir tarzda iyi idare edildi hem de buralarda yapılan Türklük aleyhine propagandalar bitirilmiş oldu. İttihat ve Terakki eğitimin yanı sıra kültürel alanda da milliyetçi politikalar geliştirdi. Örneğin milli musiki, milli filmcilik, milli coğrafya, milli kütüphane gibi önemli kurumların başına‘milli’ kelimesi getirildi. Hatta bazı spor kulüplerinin tüzüklerinde bile milliyetçiliğe yer verildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti İktisadi alanda da Türkleri daha güçlü bir şekilde ön plana çıkarmaya çalışıyordu. Cemiyetin 1908 Kongresinin kararları arasında kalkınma işi ‘terakki’ adı altında ele alınmıştı. Terakkiyet‐i memleketin sağlanması için teşvik ve ödüllerle şahsi girişimleri canlandırmak sanayi, ticaret ve tarımı geliştirmek, şirketleşmeyi sağlamak, ticaret ve sanayi mektepleri açmak, işçi ve işveren arasında hukuki ilişkileri düzenlemek, çiftçiyi topraklandırmak, aşar oranını azaltmak gibi farklı yaklaşımlara yer verilmişti. Öncelikle İmparatorluk içindeki Türk ve Müslüman olanlar için uygulanmak istenen bu kararları kısa sure içerisinde hayata geçirilmesi kolay değildi. Çünkü Türkler İktisadi bakımdan Müslüman olmayan unsurların oldukça gerisinde kalmıştı. Cemiyet bu açığı kapatmak için Gayrimüslimleri bu duruma getirmiş olan dini teşkilatların çalışmalarını takip etti. Ortodoks kilisesi Rumlar, Gregoryen kilisesi Ermeniler, Hahamlık Yahudiler için başta dini ve iktisadi olmak üzere her alanda bir örgütlenme, bir gelişme merkezi görevini yürütüyordu. İttihat ve Terakki, aynı yöntemi Türkler içinde hayata geçirmek istedi. Bu uygulama ile hem Türkleri yüzyılların getirdiği geleneksel çiftçilikle uğraşıp ticaretten uzak kalmaya bağlı geri kalmışlıktan kurtarmayı hem de Meşrutiyetin getirdiği eşitlik ilkesi sayesinde Gayrimüslimlere açılan yönetim görevlerinde ve okullarda diğer unsurlarla yarışabilir konuma getirmek istendi. İttihat ve Terakki bu düşüncelerini Devletin iç içe geçtiği 1913 Babaili baskınından sonra daha etkili bir şekilde uygulama imkânı buldu. Bu tarihte Balkan Savaşı sonuçlarının getirdiği olumsuzluklardan sonra asıl düşmanın iktisadi kimliğini daha net görmeye başladı ve Türklüğün iktisadi alanda geri kalmışlığını gidermeyi “mukaddes gaye” olarak benimsedi. 1913 (1329) tarihinde kabul edilen “İttihat ve Terakki Cemiyetinin Siyasi Programının” ikinci maddesinde iktisadi gaye şu şekilde yer aldı. ‘İttihat ve Terakki Fırkası, milli iktisat siyasetime engel koyan, istiklalini engelleyen ve yabancılara taallûk eden imtiyazlar ve mali ayrıcalıklar gibi bütün kapitülasyonların kaldırılması mukaddes gaye addeder. Aslında bu amaç doğrultusundaki çalışmalar açıkça ifade edilmemekle beraber Bosna‐Hersek’in Avusturyalılar tarafından ilhak edilmesinden hemen sonra ortaya çıkmaya başlamıştı. O dönemde Avusturya’ya karşı herhangi bir karşı önlem alamayan İttihatçılar, Avusturya mallarına ve bu malları satan dükkânlara karşı bir boykot tertipleyerek Avusturya mallarının nezdinde Batı mallarının aracısı olan gayrimüslim tüccarlara zarar vererek daha küçük çapta ticaret yapan Türk tüccarlara yarar sağlamışlardı. Cemiyetin temsilcisi olarak uzun yıllar Maliye Nazırlığı yapan Cavit Bey, Osmanlı toplumunun ancak sermaye aracılığı ile düzlüğe çıkabileceğini savunuyordu. Sermaye ülkeye uygarlığı getirirdi. Toprak sermaye ile işlenir, fabrika sermaye ile kurulur, sermaye sayesinde ticarethaneler açılırdı.87 Osmanlı Devletinde ise sermayenin çok büyük bir kısmi gayrimüslimlerin elindeydi. Onların da çoğu kapitülasyonlar sayesinde vergilerden muaf tutulmalarını sağlayan yabancı devletlerin himayesinde oldukları için Osmanlı Devletini kendi devletleri olarak görmüyordu. Aksine kapitülasyonlar kadar kutsal tuttukları geleneksel ayrıcalıkları uğrunda İttihatçıların iktisadi düşüncelerine karşı direniş gösterdiler. Bu yüzden İttihat ve Terakki yeni bir “Türk Burjuvazisi” oluşturmaya yönelik çalışmalara hız verdi. Çünkü Türkler, kendi içlerinden Avrupa sermayesinden de istifade ederek bir “sermayedar burjuva sınıfı” çıkaramayacak olursa yalnız asker, memur ve köylüden güç alan Osmanlı–Türk topluluğu çağdaş bir devlete dönüşemezdi. Osmanlı Devletini ancak Türk burjuvazisinin doğuşu kurtarabilirdi. Bu da ancak Osmanlı topraklarında yaşayan Müslüman‐ Türk unsurunun girişimci olması, ticaret, bankacılık, sanayi ve benzeri işlerle uğraşması ile mümkündü. Peki, bu nasıl yapılacaktı. Türklerin siyaset alanında birçok kahramanı vardı. Ama Milli iktisatçıları yoktu. Onun için bir an önce milli iktisatçılar yetiştirilmeliydi. İşte bu noktada Meşrutiyetten sonra siyası yakınlaşma sağlanan, Alman Frederick List, Amerikalı John Rae gibi iktisatçıların görüşlerine dayanarak iktisadi açıdan önemli gelişme kaydeden ve milliyetçi kalkınmayı başarı ile uygulayan Almanya ile daha fazla yakınlaşma fikri öne çıktı. Meşrutiyetten sonraki dönemde Alman devlet modeli İttihatçıların da gıpta ile baktıkları bir modeldi. Alman örneği izlenirse Türkler de milli bir devleti oluşturabilirlerdi. Almanya ile daha önce bazı sanayi ürünleri, teknik bilgi, Türk subaylarının eğitimi, askeri mühimmat taşıma araçları ve benzeri alanlarda işbirliği yapılıyordu. O zaman iktisadi alanda da daha fazla işbirliğine gidilebilirdi. Yeni Mecmua’da “Türkçülük” konusunu ele alan Ziya Gökalp da Alman İttihatçılığından ilham alınmasının öneriyor ve Türklerin ancak Almanların izledikleri yoldan giderek siyasal birliğe varabileceklerini soyluyordu. Birinci Dünya savaşının başlamasına kısa bir süre kala ise milli ekonomiye en büyük engeli teşkil eden kapitülasyonların 1 Ekim 1914’ten itibaren kaldırılacağı açıklandı. 30 Nisan 1914’ten itibaren “Sanayi Dergisi” yayınlanmaya başladı. Dergi, ülkede sanayi fikrinin, sanayi hevesinin doğmasına çaba sarf etmeyi ve Türk’te sanayi bilgi ve gücünün attırılmasına çalışacak, Türkün sanayi sahasında atacağı milli adımları teşvik edecekti. Ardında gümrük tarifeleri %4 oranında arttırıldı. Bu durum hükümetin milli sanayi korumak için daha etkin bir gümrük politikası uygulamasına imkân sağladı. 1915’te elde edilen Çanakkale Zaferi etkisini ekonomik alanda da gösterdi. Siyasi iktidar kısa sürede milli duyguların yükselişime tepki vererek diğer alanlarda olduğu gibi millileştirmeye giderek ‘Ticaret ve Ziraat Nezareti’nin adını ‘Milli İktisat Nezareti’ olarak değiştirdi. Fabrikalarda çalışacak elemanların mümkün olduğu kadar Türk kökenli olmalarına dikkat edildi. 23 Mart 1916’dan itibaren şirket yazışmalarının Türkçe yapılması karara bağlandı. Kısa süre içinde yabancı şirketler Türkçe öğrenimi için kurslar açmaya başladılar. Oysa burada amaç yabancıları Türkçe öğrenmeye zorlamak değil, aksine Türkçe zorunlu kılınarak işyerlerinde Müslüman – Türk unsurlarının çalışmasının sağlamaktı. Bu uygulamaya paralel olarak 11 Mart 1917’de kurulan Osmanlı Devletinin ilk milli bankasında Osmanlı Devletinde ilk kez Türkçe pay senedi düzenlendi. Ayrıca bankanın her türlü işlem ve yazışmalarında Türkçe kullanılması mecburiyeti getirildi.[25]

Bilindiği gibi, Mustafa Kemal Osmanlı devletinin çökmeğe başladığı bir devirde ve bu çöküntünün en şiddetli olarak hissedildiği bir yerde, Balkan şehirlerinden biri olan Selanik’te 1881 yılında doğmuştur. Selanik, devrin en kozmopolit şehirlerinden biri olup Türk, Yunan, Bulgar, Sırp, Arnavut, Yahudi, Ermeni gibi çeşitli milletlerin, ırkların, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik gibi dinlerin ve mezheplerin, ecnebilere ait konsoloslukların, ticarethanelerin, ticarî kumpanyaların bulunduğu, mücadele ettiği ve her türlü menfaatin çatıştığı bir yer idi. Mustafa Kemal daha çocuk iken bu çöküşün acısını, Türk halkının içinde bulunduğu vaziyeti hissetmiş ve görmüştür. Subay olduktan sonra ise, özellikle Balkan ve I. Dünya Harpleri esnasında Makedonya’da, Arabistan’da, Anadolu’da imparatorluğun yıkılışına şahit olmuştur. İşte bu hadiseler içinde bizzat bulunan Mustafa Kemal’de milliyetçilik fikri, Türklük şuuru bu devirde doğmuş ve gelişmiştir. Bu şuurun Mustafa Kemal’de ortaya çıkmasında milliyetçiliğin XIX. ve XX. Yüzyılda hâkim ideoloji haline gelmesinin de büyük rolü olmuştur. Zira çağ milletler ve milliyetçilik çağı idi. Mustafa Kemal, kendisinde evvelâ reaksiyon, sonra düşünce ve nihayet 1919’dan itibaren şuur ve hareket olarak ortaya çıkan Türkçülüğü veya milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğunun belirsiz sınırları yani coğrafyası, kozmopolit toplumu dâhilinde değil, fakat Misak-ı Millî sınırları ve sadece bu sınırlar içinde kalan Türk toplumunda uygulama safhasına geçirmek istemiştir. Nitekim 1919 yılında Mustafa Kemal’in bütün gayretleri, kendisinde yeni şekliyle var olan Türklük şuuru ve düşüncesine maddi ve manevî zeminler arama istikametinde olmuştur. Bunun sonucu, Mustafa Kemal her şeyden önce Türklük şuuruna, coğrafyayı zemin yani temel yaptı. O, coğrafyayı, mukaddes vatan ve maddi kaynağın esası kabul ediyordu. Artık, millî enerjinin nerede harcanacağı, milletin nerede yaşayacağı belli edilmiştir. Böylece imparatorluktan vatana, millî coğrafyaya geçiliyordu.[26]

Türklüğün (milliyetçiliğin) ikinci temelini ise beşeri temel teşkil edecekti ki bu da Türk milletinden başkası değildi. Üçüncü temeli oluşturan milli kültür idi. Nihayet milliyetçilik şuurunun dördüncü ve manevi zemini olarak İslamiyet kabul edilmiştir. İşte Mustafa Kemal’de mevcut olan Türklük şuurunun temel ve vazgeçilmez unsurları coğrafya (vatan),Türk milleti, milli kültür ve dindir. Atatürk, bu dört unsuru bütün olarak kabul etmeyen veya ihmal eden, Panturkizm, Panislamizm ve Panottoman’ızm gibi fikirlere rağbet etmemiştir. Bunları, milli enerjiyi milli vatan için harcamayan, gözleri veya merkezi Türkiye ve Türk milleti dışında olan ideolojiler olarak telakki etmiş; Anadolu ve Türk milleti için zararlı görmüştür. Bu itibarla, Atatürk’ün Türklük şuur ve düşüncesinde hayalciliğe, uluslararasılığa yani vatanı, milleti, milli kültürü ve dini reddeden ideolojilere yer yoktur. Atatürk’teki Türklük şuuru daha ziyade, kültürden kaynaklanmıştır. Bu haliyle, Türk tarihinde olumlu ve özel bir milliyetçilik anlayışının başlatılmış olduğunu söyleyebiliriz. 0, Osmanlı sentezinden doğan ve Osmanlının damgasını taşıyan mimariden, şiire kadar bütün kültür unsurlarını Türklüğün eseri olarak kabul eden geniş bir Türklük şuuruna sahiptir. Bu haliyle Atatürk’teki şuura Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Mehmet Akif’in sentezidir diyebiliriz. Böylece Tanzimat’tan beri arayış içinde olan, aradığını bir türlü bulamayan Türk aydını nihayet, Atatürk’le yeni bir senteze ulaşmıştır. Bu sentezin adı milliyetçiliktir. Bu sentezin içinde Gökalp’in milli kültüre dayanan Türklüğü, Yahya Kemal’in coğrafyaya dayanan tarih şuuru, Akif’in Türklüğü-milleti dışlamayan din şuuru yer almıştır. İlk belirtileri Tanzimat devrine kadar uzanan bu milliyetçilik anlayışı her zaman savunmaya dönük olmuştur. Bunun hedefi milli varlığı, milli coğrafyayı savunmak, korumak ve yaşatmaktı şovenizmle hiç bir alakası yok idi. Dolayısıyla müspet bir milliyetçilik anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Bu tur modern ve müspet milliyetçilikten doğan milli şuur, 1919 tarihinde Türk milletini ve coğrafyasını müdafaa ve muhafaza etmek için aksiyona (harekete) dönüşerek milli mücadele ile yeni bir devlete ve millete ulaşmıştır.[27]

 

Sonuç

Geldiğimiz noktada, İttihat ve Terakki Cemiyetinin birçok uygulamalarının Atatürk Devrimlerinin habercisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Atatürk Devrimleri birçok noktada İttihatçıların fikir ve uygulamalarının çok daha önüne geçmiştir.

İttihat ve Terakkililer Osmanlı eğitim sisteminin tek bir düzen içerisinde ve tüm okulların devlet kontrolü altında olmasını istemişlerdir. Bu noktada onların ulaşamadıkları hedefe, hem de daha geniş kapsamlı olarak Atatürk Devrimi ulaşmıştır. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat ile Türkiye’de faaliyet gösteren tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı çatısı altına ve belli kurallar dâhilinde alınmıştır. Bunun yanında, daha da öteye gidilerek, karma eğitim getirilmiş ve 2 Mart 1926 tarihli Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun’la İlköğretimin zorunluluğu ilk kez doğrudan doğruya devlet tarafından ciddi bir şekilde ele alınmıştır. Devletin izni olmadan okul açılamayacağı belirtilerek; ilk ve orta öğretimin temel kuralları belirlendi.  Çağdaşlığa uygun olmayan dersler programlardan çıkarıldı Bütün bu gelişmelerle Türk eğitim sistemi devlet güvencesi altına alınmış, demokratik, laik ve çağdaş bir kimliğe kavuşmuştur.  Eğitimde eşitlik sağlanarak, milliyetçilik ve halkçılık ilkeleri egemen duruma getirilmiştir.

Atatürk Devrimi alfabe konusunda da İttihat ve Terakki dönemindeki tartışmaları kesin bir çözümle sonlandırmıştır. Yukarıda da anlattığımız gibi, II. Meşrutiyet’in ilanından bir süre sonra, harf ve yazım kurallarını düzeltmek ve düzenlemek için, Maarif Bakanlığı tarafından komisyonlar oluşturulmuş, bunların yanı sıra Islah-ı Huruf Cemiyeti gibi özel dernekler de kurulmuştur.  Zamanla alfabe konusu, ülkedeki bütün aydınları ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Bu alandaki görüşler; Arap harflerinin iyileştirilmesi ya da Arap harfleri bırakılarak Latin harflerinin kabul edilmesi olarak iki gruba ayrılmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk bu noktada ikinci ve devrimci olan seçeneği seçmiş, 1 Kasım 1928’de gerçekleştirilen harf devrimiyle bir kültür devrimi için gerekli olan adım atılmıştır. Devrim öncesinde erkeklerde %7, kadınlarda ise binde 2 olan okuma yazma oranları “Millet Mektepleri”nin de katkısıyla kısa zamanda yükseltilmiştir. Atatürk, harf devrimiyle İttihat ve Terakki’nin cesaret ve ortam bulamadığı adımı atmıştır.

Toprak Reformu ve Aşar vergisinin kaldırılması konusunda Atatürk Devrimi, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Siyasi Programında kalan hedefleri yine geniş çaplı olarak uygulamıştır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, İttihat ve Terakki’nin siyasi programında bulunmakla beraber vaatten öteye geçemeyen ve ekonominin ayağa kalkması için oldukça önemli olan 14. maddesi, topraksız köylülere toprak verilmesinin ve düşük faiz ile kredi temin edebilmelerinin sağlanacağını ifade ediyordu. 15. maddede ise çiftçinin ödemekte zorlandığı aşar vergisinin tahmis usulüyle çözüleceğini ve yavaş yavaş kadastro uygulamasına geçileceğini vaat ediyordu. Atatürk Döneminde, İnönü devrinde geniş çaplı uygulamasına girişilecek, Toprak Reformu uygulamaya konulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1928’de TBMM’nin 3. dönem 2. toplantı yılını açarken: “Doğu illerimizin bir kısmında oluşturulan genel müfettişlik faydalı olmuştur. Cumhuriyetini kanunlarının emniyetle sığınılacak yegâne yer olduğunun anlaşılması bu yörede huzur ve gelişme için esaslı bir başlangıçtır. Yeni faaliyet devrimizde, gerek bu yörede, gerek memleketin diğer kısımlarında toprağı olmayan çiftçilere toprak sağlamak meselesiyle önem vererek meşgul olacaksınız. Hükümetin şimdiye kadar bu yolda devam eden gayretini, tedbirlerimizle, daha çok arttırma konusunda başarılarınızı temenni ederim” diyordu.[28] Bu sözlerinden de anlaşılacağı üzere Toprak Reformu, Atatürk’ün sürekli olarak gerçekleştirilmesini istediği devrimlerdendi. Ulu Önder, 1 Kasım 1929’da TBMM’nin 3. dönem 3. toplantı yılını açarken; “Çiftçiye arazi vermek de hükümetin ara vermeden takip etmesi gereken bir iştir. Çalışan Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak sağlamak memleketin üretimini zenginleştirebilecek başlıca çarelerdendir”; 1 Kasım 1936’da 5. dönem 2. toplantı yılını açarken ise: “Toprak Kanunu’nun bir neticeye varmasını Meclis’in himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa sahip olması, behemehâl lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastandır” diyordu.[29] Açıkça görüldüğü üzere Mustafa Kemal Atatürk, 1928’den vefatına kadar TBMM’yi Toprak Reformu konusunda uyarmış ve yasa için hazırlıklarda bulunmuştu. Türkiye’de Toprak Reformunu yapılmasında takip edilecek yöntemi madde madde özetleyen Mösyö Olindo Gorni’nin raporu Atatürk’ün isteğiyle hazırlanmıştı. Ayrıca rapor doğrultusunda ilk Köy Enstitüsünün Atatürk’ün sağlığında, 1937’de İzmir Kızılçullu’da açıldığını da belirtelim. Atatürk’ün sözlerinden de anlaşılacağı gibi, Toprak Reformundan güdülen amaç, topraksız köylüyü toprak sahibi yapmaktı. Bu uygulama ile büyük toprak ağalarının toplumsal ve siyasal etkinlikleri ortadan kaldırılmak, bulundukları bölgede iktidar olan bu kişilerin merkez üzerindeki baskısı ve gelişme önünde oluşturdukları engeller yok edilmek isteniyordu. Bu arada devlet, topraksız köylüye toprak dağıtımına da başlamıştı. 1925 Bütçe Yasası’yla yetki alan Cumhuriyet Hükümeti, daha önce çıkarılmış 716 sayılı yasaya dayanarak, göçmenlere ve topraksız köylüye torak dağıtımı çalışmalarına girişmiş, 1934 yılına dek 6.787.234 dönüm tarla, 157.422 dönüm bağ, 169.659 dönüm bahçe dağıtılmıştır. 1938’e dek köylüye 2.999.835 dönüm daha toprak dağıtılmıştı.

Yine genç Türkiye Cumhuriyetinin 1920’li yıllardaki en önemli gelir kaynağı olan ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin de kaldırmayı düşünüp uygulamasına geçemediği Aşar Vergisi de Atatürk döneminde kaldırılmıştır. Cumhuriyet için aşarı kaldırmak zor bir karardı. Çünkü savaşlar yüzünden ülke harabeye dönmüş, halk yoksul düşmüştü. Ülkenin iman ve halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi için paraya gereksinim vardı. Ne var ki, hangi sebeple olursa olsun, köylüler bu kronik dertle baş başa bırakılamazdı. Bu nedenledir ki, İzmir İktisat Kongresi’nde alınan karara uyarak bu vergi 17 Şubat 19252’te kaldırıldı. Bu reform nedeniyle devlet gelirlerinde meydana gelebilecek azalma, arazi vergisi ile tüketim vergisinde yapılan düzenlemelerle giderilmeye çalışıldı.

Yine yukarıda bahsettiğimiz gibi, İttihat ve Terakki Cemiyetinin I. Dünya Savaşı sırasında, Atatürk döneminde daha geniş ve etkili bir şekilde uygulamasını bulacak şekilde, demiryollarını millileştirme hedefinin ilk icraatlarını gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Ancak yukarıda da andığımız Pilling davasında gördüğümüz gibi, bu konuda ilk teşebbüsler sürüncemeye dönüşen hukuki sonuçlara yol açmıştır. Demiryollarının Millileştirilmesi siyaseti M. Kemal Atatürk devrinde hedefine ulaşacaktır. 1923 – 1938 döneminde demiryolları ülkenin en önemli sorunu olmuş ve büyük bir ciddiyetle ele alınmıştır. “Bir karış fazla şimendifer” parolasıyla “milli vahdet, milli mevcudiyet, milli istiklal meselesi” olarak örülmüştür. Üretim merkezlerini tüketim merkezlerine bağlayarak iktisadi bir denge kurmak, bunun yanında demiryollarının geçtiği bölgelerde iktisadi hayatta olduğu kadar sosyal hayat üzerinde de bir gelişmenin sağlanması amaçlanmıştır. “Milli emniyet”, “sosyal ve iktisadi bir vasıta” gibi düşünülen demiryolları, Türkiye’nin “iktisadi gelişmesi, iktisadi seviyesi ve zirai tutumu noktasından lâzım olduğu kadar, vatanın geri kalmış bölgelerine ilim, irfan ve medeniyet nuru akıtmak; huzur, milli varlık ve milli emniyet açısından da bir zorunluluk” olarak görülüyordu. Demiryolu yapımlarının ülkenin doğusuna yönelmesi hem bölgenin imarı hem de bu bölgedeki asayişsizliğin ortadan kaldırılması şeklinde açıklanıyordu. Bu düşünceleri gerçekleştirmek amacıyla takip edilen milli ve bağımsız demiryolu politikası başlıca iki yönde gelişti. Bunlardan birincisi, milli bütünlüğün ve milli iktisadın ihtiyaçlarını karşılayacak ağ biçimindeki yapıyı oluşturmak için yeni demiryolları inşa etmekti. İkincisi ise, yabancı şirketlerin ellerindeki demiryollarını satın alarak demiryollarına milli bir nitelik kazandırmaktı.[30] 15 yıllık sürede yabancı şirketlerden satın alınan 3387 kilometre demiryolu için 42.515.486 TL ödenmiştir. Yine aynı dönemde 341.599.424 TL harcanarak 2815 kilometre demiryolu inşa edilmiştir. Böylece 1923’de 4112 kilometre olan demiryolu uzunluğu 1938’de 6927 kilometreye ulaşmıştır.

İttihat ve Terakki yönetiminin siyasal milliyetçiliğine koşut ekonomik milliyetçik fikri de geliştiğini yukarıda görmüştük. Bu ekonomide milliyetçi görüşlerle Atatürk döneminde takip edilen ekonomik program ve bu doğrultuda yapılan hamleler paralellik göstermektedir. Atatürk Döneminde yapılan millileştirme hamlelerinin en bilinen örneklerini şöyle sıralayabiliriz: Anadolu, Mersin-Tarsus-Adana demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketleri’nin satın alınması 31.01.1928 tarih ve 1375 sayılı kanun. Devlet, demiryolları için 143 milyon, bir süre ödenmemiş faiz ve temettü için 61 milyon lira olmak üzere 204 milyon İsviçre frangı ödemeyi kabul etmiştir. Mudanya-Bursa Demiryolu T.A.Ş’nin satın alınması: 30.05.1931 tarih ve 1815 sayılı kanun. Zarar eden bu hat, 50 bin Türk lirası karşılığı devlet tarafından satın alınmıştır. İstanbul Türk Anonim Su Şirketi’nin satın alınması: 20.05.1933 tarih ve 2198 sayılı kanun. 1933’den başlayarak imtiyaz süresinin sonuna kadar yılda 1.300.183 Fransız frangı ödeme şartıyla, İstanbul Belediyesi’ne devredilmiştir. İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınması: 12.06.1933 tarih ve 2309 sayılı kanun. İzmir rıhtımı ve rıhtımda işletilen tramvay 7.827.690 Fransız frangı bedelle devletleştirilmiştir. İzmir Kasaba ve temdidi (İzmir-Afyon ve Manisa-Bandırma) hattının satın alınması: 31.05.1934 tarih ve 2487 sayılı kanun ile satın alma bedeli 162.468.000 Fransız frangıdır. İstanbul Rıhtım, Dok ve Antrepo T.A.Ş’nin satın alınması: 23.12.1934 tarih ve 2659 sayılı kanun. Şirkete üç yılda ödenecek 1.400.000 Fransız frangı ile 40 yılda % 7.5 faizle ödenecek 31.580.138 Fransız frangı verilecektir. Aydın Demiryolu Şirketi’nin satın alınması: 30.05.1935 tarih ve 2745 sayılı kanun. Satın alma bedeli 1.825.840 İngiliz sterlini. İstanbul Telefon T.A.Ş’nin satın alınması: 13.06.1936 tarih ve 3026 sayılı kanun. Şirkete ödenecek bedel 800 bin İngiliz sterlinidir. Ereğli Şirketi’nin satın alınması: 31.03.1937 tarih ve 3146 sayılı kanun. Ereğli Limanı, Zonguldak –Çatalağzı Demiryolu Ve Kömür Madeni İşletmeleri 3.5 milyon lira bedelle kamulaştırılmıştır. Şark Demiryolları T.A.Ş’nin satın alınması: 26 04 1937 tarih ve 3156 sayılı kanun ile şirket 20.760.000 İsviçre frangına satın alınmıştır. İzmir Telefon T.A.Ş’nin satın alınması: 23.04.1938 tarih ve 3375 sayılı kanunla 1.200.000 TL’ye alınmıştır. Üsküdar ve Kadıköy T.A.Ş’nin satın alınması: 11.04.1938 tarih ve 3359 sayılı kanun ile şirket, haklarından 400 bin lira bedel karşılığında vazgeçmiştir. İstanbul Türk Anonim Elektrik Şirketi’nin satın alınması. 22 04.1938 tarih ve 3480 sayılı kanun gereği şirket 1.873.000 İngiliz sterlinine satın alındı. İstanbul Türk Anonim Tünel Şirketi’nin satın alınması: 12.06. 1939 tarih ve 3643 sayılı kanuna istinaden 175 bin TL’ye satın alındı. Ankara Elektrik, Ankara Havagazı ve Adana Elektrik T.A.Ş’nin alınması: 05.07.1939 tarih ve 3688 sayılı kanun gereği 6.616.131 TL’ye alındı. Bursa ve Müttehit Elektrik T.A.Ş’nin satın alınması: 05.07.1939 tarih ve 3689 sayılı kanun mucibince 295.110 İngiliz sterlinine satın alındı. İstanbul Tramvay Şirketi’nin satın alınması:12.06.1939 tarih ve 3642 sayılı kanunla 169 bin İngiliz sterlinine satın alındı.[31]

İttihat ve Terakki’nin Türkiye’nin kaderine hâkim olduğu dönemde dil ve tarih alanında başlatılan ve yukarıda bahsettiğimiz çalışmalar, Atatürk döneminde genişleyerek ve daha etkili bir şekilde devam etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyetinin ve özellikle bu cemiyetin önde gelen siması Ziya Gökalp’in fikir ve uygulamalarıyla Atatürk döneminde yapılanlar arasında bir paralellik vardır. Atatürk, 15 Nisan 1931’de Türklerin dünya tarihine olan katkılarını ortaya çıkarmak, Ulusal kültürün temellerini atmak, Türk tarihini asılsız ve zararlı tarih tezlerinden kurtarmak, Türk tarihini hanedancı ve ümmetçi tarih anlayışından arındırarak bilimsel tarih çalışmalarını başlatmak gibi amaçlarla Türk Tarihini Tetkik Cemiyetini kurdurmuş ve bu Cemiyetin ilk önemli çalışması Türk Tarihinin Ana Hatları isimli eser olmuştur. Yine Atatürk 12 Temmuz 1932’de Türkçe’yi yabancı kelimelerden kurtarmak, Türkçe’nin zenginliğini ortaya koymak ve Türk dilinin dünya üzerindeki saygınlığını artırmak gibi amaçlarla Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurdurmuştur. Atatürk’ün 1927 sonrası dönemde vaktinin büyük bir çoğunluğunu dil ve tarih araştırmalarına ayırdığı da bilinir.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin özellikle Balkan Savaşlarından sonra Türkçülük politikasını ön plana çıkardığı görülür. 20. yüzyıla gelindiğinde özellikle, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde diğer akımların yetersiz olduğuna inanılarak Türk kültürü ön plana çıkarılmıştır. Bu genel çerçeve içerisinde, Cumhuriyet öncesinde kaydedilen kültürel süreçte, gerçekleştirilen eğitim, dil, tarih, edebiyat ve sanat alanlarındaki gelişmelere bakıldığında, Cumhuriyet dönemine önemli bir birikim sağlandığı görülmektedir. Atatürk, İttihatçıların zamanla kendilerini kaptırdıkları ve mantıktan çok kalbe hitap eden Pantürkizm idealine kendini kaptırmamıştır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Mustafa Kemal Osmanlı devletinin çökmeğe başladığı bir devirde ve bu çöküntünün en şiddetli olarak hissedildiği bir yerde, Balkan şehirlerinden biri olan Selanik’te 1881 yılında doğmuştur. Selanik, devrin en kozmopolit şehirlerinden biri olup Türk, Yunan, Bulgar, Sırp, Arnavut, Yahudi, Ermeni gibi çeşitli milletlerin, ırkların, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik gibi dinlerin ve mezheplerin, ecnebilere ait konsoloslukların, ticarethanelerin, ticarî kumpanyaların bulunduğu, mücadele ettiği ve her türlü menfaatin çatıştığı bir yer idi. Mustafa Kemal daha çocuk iken bu çöküşün acısını, Türk halkının içinde bulunduğu vaziyeti hissetmiş ve görmüştür. Subay olduktan sonra ise, özellikle Balkan ve I. Dünya Harpleri esnasında Makedonya’da, Arabistan’da, Anadolu’da imparatorluğun yıkılışına şahit olmuştur. İşte bu hadiseler içinde bizzat bulunan Mustafa Kemal’de milliyetçilik fikri, Türklük şuuru bu devirde doğmuş ve gelişmiştir. Bu şuurun Mustafa Kemal’de ortaya çıkmasında milliyetçiliğin XIX. ve XX. Yüzyılda hâkim ideoloji haline gelmesinin de büyük rolü olmuştur. Zira çağ milletler ve milliyetçilik çağı idi. Mustafa Kemal, kendisinde evvelâ reaksiyon, sonra düşünce ve nihayet 1919’dan itibaren şuur ve hareket olarak ortaya çıkan Türkçülüğü veya milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğunun belirsiz sınırları yani coğrafyası, kozmopolit toplumu dâhilinde değil, fakat Misak-ı Millî sınırları ve sadece bu sınırlar içinde kalan Türk toplumunda uygulama safhasına geçirmek istemiştir. Mustafa Kemal’de mevcut olan Türklük şuurunun temel ve vazgeçilmez unsurları coğrafya (vatan),Türk milleti, milli kültür ve dindir. Atatürk, bu dört unsuru bütün olarak kabul etmeyen veya ihmal eden, Panturkizm, Panislamizm ve Panottomanizm gibi fikirlere rağbet etmemiştir. Bunları, milli enerjiyi milli vatan için harcamayan, gözleri veya merkezi Türkiye ve Türk milleti dışında olan ideolojiler olarak telakki etmiş; Anadolu ve Türk milleti için zararlı görmüştür. Bu itibarla, Atatürk’ün Türklük şuur ve düşüncesinde hayalciliğe, uluslararasılığa yani vatanı, milleti, milli kültürü ve dini reddeden ideolojilere yer yoktur. Atatürk’teki Türklük şuuru daha ziyade, kültürden kaynaklanmıştır. Bu haliyle, Türk tarihinde olumlu ve özel bir milliyetçilik anlayışının başlatılmış olduğunu söyleyebiliriz. 0, Osmanlı sentezinden doğan ve Osmanlının damgasını taşıyan mimariden, şiire kadar bütün kültür unsurlarını Türklüğün eseri olarak kabul eden geniş bir Türklük şuuruna sahiptir. Bu haliyle Atatürk’teki şuura Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Mehmet Akif’in sentezidir diyebiliriz. Böylece Tanzimat’tan beri arayış içinde olan, aradığını bir türlü bulamayan Türk aydını nihayet, Atatürk’le yeni bir senteze ulaşmıştır. Bu sentezin adı milliyetçiliktir.

 

Kaynakça

 

Aslan, Taner, “Mustafa Kemal’de İnkılâp Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi”, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, S 53, Ankara Nisan 2009, s. 1-22.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri C.ITBM Meclisinde ve CHP Kurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1945.

Durdu, Mehmet Burak, “İttihat ve Terakki Partisi’nin Demiryollarını Millileştirme Politikası ve 1917 Tarihli John Robert Pilling’in Şikâyeti ve Mahkeme Tutanakları”, G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5, S 1,  Kırşehir 2004, s.71-89

Gök, Hacı Veli, Atatürk ve İnönü Dönemi Kültür Politikaları, Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir 2011.

Gökbayır, Satılmış, “Gizli Bir Cemiyetten İktidara: Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 Seçimleri Siyasi Programı”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi C. 3, S. 1, Çankırı 2012 s. 61-96.

Kodaman, Bayram, Cumhuriyetin Tarihi-Fikri Temelleri ve Atatürk, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005.

Köken, Nevzat, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi, Doktora Tezi, Isparta 2002.

Sarı, Muhammed – Gedik, Hatice, “Türkiye’de Harf Devrimi Öncesinde Basına Yansıyan Görüşler”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 9/7 Ankara Summer 2014, p. 485-505.

Savaş, Mevhibe, İkinci Meşrutiyet Döneminde İttihat Terakki ve Basın, Ankara 1998.

Semiz, Yaşar, “İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 2014, s. 217-244.

Tongul, Neriman, “Türk Harf İnkılabı”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 33-34, Ankara, Mayıs-Kasını 2004, s. 103-130.

Ülkütaşır, M. Şakir, Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil kurumu Yayınları, Ankara 1981.

Yıldırım, İsmail, “Atatürk Dönemi Demiryolu Politikasına Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 35, Ankara 2001.

http://www.hergunturk.com/ataturk-doneminde-1928-1939-millilestirilen-yabanci-sirketler-makale,6.html (24.03.2016)

DİPNOTLAR:

[1] Taner Aslan, “Mustafa Kemal’de İnkılâp Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi”, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, S 53, Ankara Nisan 2009, s. 15-16.

[2] Taner Aslan, A.g.m., s. 16-17.

[3] Taner Aslan, A.g.m., s. 18-20.

[4] Hacı Veli Gök, Atatürk ve İnönü Dönemi Kültür Politikaları, Kırşehir 2011, Ahi Evran Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi,  s. 10.

[5] Bayram Kodaman, Cumhuriyetin Tarihi-Fikri Temelleri ve Atatürk, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005, s. 117-118.

[6] Satılmış Gökbayır, “Gizli Bir Cemiyetten İktidara: Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 Seçimleri Siyasi Programı”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi C. 3, S. 1, Çankırı 2012, s. 87-88.

[7] M. Şakir Ülkütaşır, Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil kurumu Yayınları, Ankara 1981, s. 22.

[8] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 24-25.

[9] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 26.

[10] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 28.

[11] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 31-32.

[12] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 28-29. (Celal Nuri’nin meseleyi daha geniş ele alan bir başka yazısı için bkz.: A.g.e., s. 29-31.)

[13] Neriman Tongul, “Türk Harf İnkılabı”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi

S 33-34, Mayıs-Kasını 2004, s. 107-109.

[14] Satılmış Gökbayır, A.g.m.,  s. 87.

[15] Mehmet Burak Durdu, “İttihat ve Terakki Partisi’nin Demiryollarını Millileştirme Politikası ve 1917 Tarihli John Robert Pilling’in Şikayeeti ve Mahkeme Tutanakları”, G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, C 5, S 1,  Kırşehir 2004, s. 72-73, 76.

[16] Satılmış Gökbayır, A.g.m.,  s. 89-90.

[17] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 9-10.

[18] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 12.

[19] Bayram Kodaman, A.g.e., s.123.

[20] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 13-15.

[21] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 48.

[22] II.Meşruriyet döneminde “Türkçülük” akımının gelişmesiyle birlikte “Millî tarih anlayışının” doğması okullardaki tarih dersleri müfredatına da yansımıştır. Tarih yazanlar çoğalmış ve Türk tarihi ilgili konular zaman ve mekan olarak genişlemiştir. 113 Bu yüzden II. Meşrutiyet dönemi tarih yazımı açısından olduğu gibi tarih eğitimi için de yeniden doğuş sayılır. Tarih dersleri “millî ve vatan” terbiye aracı olarak görülmüştür. Bunun yanında tarihî olaylar ve sebepler ilişkisi blhassa, Osmanlı devletinin duraklama ve gerileme sebeplerine ayrıca önem verilmiştir. Ayrıca 1913 tarihli kânun ile okullardaki tarih dersleri yeniden düzenlenmiştir. 1915’de neşredilen müfredatta Osmanlı tarihi bahislerine XVIII.asırda Avrupa, Fransız inkılâbı, yeni Avrupa devletlerinin teşekkülü, Amerika bahisleri ilâve edilmiştir. Bu devirde okul kitaplarında eski kitaplardan daha fazla olarak Türk tarih ve kültürüne yer ayrılmış olmasına rağmen, Tarih ders kitapları hâlâ Batılı kaynaklara daha çok da Fransızcıdan devşirilip toplanarak hazırlanmış eserlere dayanıyordu. Özellikle Seignobos’un tercümelerinden yararlanmışlardı. Bu kitaplara bir anlamda “Batı-Merkezli” tarih anlayışının çerçevesi hâkimdi. Yusuf Akçura bu konuda şöyle demektedir: ”Onlar bize bütün kavimlerin Arya ırkından aşağı ve Allah tarafından Aryalıların menfaatleri için çalışmaya ve mahkum bir hizmetçi olmak üzere halk edildiklerini telkine çalışıyorlar; bizde Tanzimat’tan beri, onların bu propagandalarına, kendi kitaplarımızla hizmet ettik durduk Artık, kitaplarımız, bilhassa tarih kitaplarımız,böyle yanlış ve bize zararlı bir nokta-i nazarın nâşirliğini etmeyecektir. Batılı devletler çok önceleri tarihlerini “muayyen bir gayeyi temine” hizmet edecek şekilde yazmaya başlamasına rağmen, Avrupa’nın bu usulünü tamamen benimsemeyen bir millet vardı. O da Türklerdi.” 1908’den sonra ders kitaplarının yapısında ve niteliklerinde de değişiklikler fark edilmektedir. Ders programlarında hayatî ve sosyal muhtevalı konular yer almaktadır. Tarih kitaplarına bir tarafdan harita ve resimler ilave edilmiş, diğer tarafdan da devlet adamlarıyla ilgili bilgiler konmuştur. XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında tarih ders kitaplarının ortak özelliği,Osmanlı modernleşmesinde Tanzimat reformlarının öneminin vurgulanmasıdır. Abdülhamid dönemi ders kitapları kadar,1908’den sonra basılan ders kitapları da Osmanlı hanedanının Orta Asya ve Türk kökeninin vurgulanmasıyla, Kayı aşiretinin XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadoluya göçünü belirten bir girizgâhla başlamaktadır.1909’da Ahmed Refik Osmanlıların Türk kökenini“Osmanlıların başlangıcı”,”Türklerin hayat tarzı”, ”Cengiz Han”, ”Ertuğrul’un Anadolu’ya varışı ”ve” Osmanlı vilayetinin bağımsızlığı” gibi temaları alt başlıklarla vermiştir. Netice olarak İkinci Meşrutiyetten sonra, “ Milli tarih anlayışı” uyanmasına rağmen Avrupalı bilginlerin eserlerine dayanılarak, çoğu zaman da bu eserler ciddi bir kritik süzgecinden geçirilmeden yapılan aktarmalar yüzünden Türk tarihi hakkında gerçeğe uymayan bir çok bilgiler, mânâsız iddialar ve hattâ iftiralar memleketimizde de yerleşmeye başladı. Acele olarak Fransızca’dan çevrilmiş “umumî tarih” kitapları millî bir görüş açısından yazılmadığı için eleştirilere yol açmıştır.120 Bu asılsız bilgilerin ders kitapları vasıtasıyla okul çağındaki çocukların zihnine işlenmesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir hadisedir. (Nevzat Köken, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi, Doktora Tezi, Isparta 2002, s. 28-29.)

[23] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 9-10.

[24] Yaşar Semiz, “İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 2014, s. 223-224.

[25] Yaşar Semiz, A.g.m., s. 229-239.

[26] Bayram Kodaman, Cumhuriyetin Tarihi-Fikri Temelleri ve Atatürk, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005, s. 85-86.

[27] Bayram Kodaman, A.g.e., s. 86-87.

[28] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri C.ITBM Meclisinde ve CHP Kurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1945, s. 342.

[29] A.g.e., s. 347-348. (1 Kasım 1937’de TBMM’yi açış konuşmasında: “Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünemez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlandırmak lazımdır” demekteydi.)

[30] Yrd. Doç. Dr. İsmail Yıldırım, “Atatürk Dönemi Demiryolu Politikasına Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 35, s. 39.

[31] http://www.hergunturk.com/ataturk-doneminde-1928-1939-millilestirilen-yabanci-sirketler-makale,6.html (24.03.2016)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s