İttihat ve Terakki Cemiyeti Uygulamalarının Atatürk İnkılaplarıyla Karşılaştırılması

Giriş

Türk siyasi tarihinde 1908–1918 yılları arasına damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşu, Fransız İhtilali’nin yüzüncü yıldönümü olan 1889’dur. Mekteb-i Tıbbiye öğrencilerinin Abdülhamid istibdadına karşı kurdukları gizli cemiyetin orijinini 1865 yılında kurucuları arasında Ziya ve Namık Kemal Beylerin de bulunduğu “İttifak-ı Hamiyet” adlı gizli örgüte kadar götürebiliriz. Bu örgütün hemen akabinde 1867 yılında Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa’nın Paris’te “Genç Türkiye Partisi” adı altında kurduğu örgüt, Namık Kemal, Ziya Bey ve Ali Suavi’nin katılımıyla “Yeni Osmanlılar Cemiyeti” adını aldı.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin amacı yeniden Meşrutiyeti ilan etmek ve Osmanlı birliğini sürdürebilmekti. Teşkilat ayni yıl yurt dışındaki Osmanlı aydınları tarafından Paris’te kurulan İttihat (Osmanlı Birliği) ve Terakki (Aydınlanma; çağdaş uygarlığın eğitim ve teknik araçları ile donanarak ilerlemek) Cemiyeti ile birleşerek İttihat ve Terakki Cemiyeti adını aldı. Ancak bir siyasi güç olarak İttihat ve Terakki 1906’da Selanik’te III. Ordudaki bazı subayların girişimi ile kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin 1907’de Paris’teki örgütle birleşmesi ile ortaya çıktı. Kısa bir dönem Terakki ve İttihat adıyla anılan teşkilat daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak anılmaya başladı.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin eğitim, tarih, dil, milliyetçilik, milli ekonominin oluşturulması konusunda çoğu parti programında kalan ve bir kısmı da bir miktar uygulama olanağı bulunmuş, lakin çoğu da parti programında kalmış amaçları, M. Kemal Atatürk tarafından çok daha geniş çaplı, tamamlayıcı olarak ve tabi ki büyük bir kısmı da Ulu Önder’in kişisel görüşlerinin ve entelektüel birikiminin eseri olarak uygulanmıştır. Örneğin Selanik’te, askerî bir kulüpte verilen bir konferanstan etkilenen Mustafa Kemal, yanında bulunan arkadaşlarına İkinci Meşrutiyet döneminde Meşrutiyet dönemi inkılâpları için şu değerlendirmede bulunur; “İnkılâbı, ikmal etmek lazımdır. Biz bunu yapabiliriz. Ben bunu yapacağım. Evet, inkılâp yapacağız. Bugüne kadar yapılan inkılâp kâfi sayılmaz. Fazlasını yapacağız. Devlet hizmetleri veren arkadaşları Mustafa Kemal’e; ‘Bütün bu işlerin içinde sen ne olacaksın?’ diye sorduklarında onlara şu cevabı vermiştir: Ben de bu sözleri o makamlara koyabilen olacağım”[1]

II. Meşrutiyet dönemi inkılâplarının yeterli gelmeyeceğinin farkında olan ve Cumhuriyet devrinde inandığını gerçekleştirecek olan Mustafa Kemal, yeni ve şümullü bir inkılâp ortaya koymanın gereğini vurgular. 1907’de daha genç bir subayken, vatanın gelecekteki sınırlarını çizmiş olan Mustafa Kemal, geleceğe dönük radikal tasarılarını ise şu şekilde belirtmiştir; “Kadın ve erkek arasındaki farkları silecek yeni bir sosyal düzen kurmalıyız. Batı medeniyetine girmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizle batılılara uymalıyız. Emin olunuz ki, bunların hepsi bir gün olacaktır.” Selanik’te Türkolog Malikof’a, ileride yapmayı tasarladığı fikir ve ideallerinden ise şu şekilde bahsetmiştir;“Sultanlık kaldırılmalıdır, devletin yapısı mütecanis bir temele dayandırılmalıdır. Din ile devlet birbirinden ayrılmalıdır. Doğu medeniyetinden ayrılıp batı medeniyetine yönelmek zorundayız. Erkekle kadın arasındaki farkı kaldırmalıyız. Böylece yeni bir toplum düzeni kurmalıyız. Batı uygarlığına girmemizi zorlaştıran yazıyı kaldırmalıyız. Latin alfabesini kabul etmeliyiz. Kıyafetimize kadar her noktada batıya yönelmeliyizGörüldüğü üzere daha 1907 yıllarında, Mustafa Kemal’in ortaya koyduğu görüşler çağına göre hayli ileriydi. O dönemde bu tür fikirler basın hayatında tartışılıyor olmasına karşın şekli olarak onun dile getirmesi, o dönemlerde kararlı bir inkılâp düşüncesine sahip olduğunu göstermektedir. O, memleketin kurtulması için ortaya koyduğu fikir ve ideallerin mutlak surette hayata geçirilmesi gerektiğine inanmaktadır. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından Falih Rıfkı, Mustafa Kemal’in yeni Türk devletini kurma düşüncesinin çok önceden beri var olduğunu belirtmektedir; “Mustafa Kemal acı ve sert tenkitçi olduğu kadar açık sözlü idi. Daha o zaman, 1907’de, arkadaşlarına şu fikrini söylemekten çekinmemiştir: Köhneleşen ve hayatiyetini kaybeden Osmanlı İmparatorluğu gövdesi üzerine devlet oturtulamaz. Ancak Türk çoğunluğu toprağı üzerine oturtulabilir. Büyük devletlere bir likidasyon yaptırmaktansa, ihtilal idaresi bunu kendi yapmalıdır.” 31 Mart Olayından sonra, 1909’da Selanik’te, Beyazkule karşısındaki askerî kulüpte verilen bir konferansın ardından, Nuri (Conker), Fethi (Okyar), Kazım (Özalp) ve güvendiği diğer arkadaşlarına inkılâbı tamamlamalarını ve bunu gerçekleştirmeye muktedir olduklarını ve kendisinin de bunu yapacağını ifade ettikten sonra, yapmayı tasarladığı inkılâpları yanında bulunanlara anlatır.[2]

Mustafa Kemal, inkılâplarındaki teorik ve pratik tatbikin belirleyiciliğinde sürekli değişimin planlı ve programlı bir stratejisinin etkisini, 1918’de Karlsberg’de hasta yatağında yazdığı günlüğünde şu şekilde ifade etmiştir;Tutuculuk mu? Asla sürekli değişim zorunluluğunda olan evrende bir şeyi korumak nasıl olur? Konservatörler o adamlar ki nehrin suyunu ellerinde tutmak isterler. Onların parmaklarında bir parça çamurdan başka şey kalmaz. Tutucu değilim, çünkü eskimiş ve kırılmış bir âlemi muhafaza edemem… Mustafa Kemal ileride yapmayı planladığı ve bir sır olarak sakladığı devrimleri, Erzurum Kongresi esnasında (7/8 Ağustos 1919) Mazhar Müfit Kansu’ya aktarmıştır. Daha o dönemlerde, cumhuriyet, tesettür, fes, saltanat, Latin harflerine dair inkılâpları İstiklal Savaşı’nda tasarlamıştır. Mazhar Müfit’in; “Muvaffakiyet ve zafere ulaştığımız takdirde hükümet şekli ne olacak? Bu hususta sarih bir şey söylemediniz şeklindeki sualine Atatürk şu cevabı vermiştir:Azizim Mazhar Müfit Bey, bu mesele hakkında şimdiden bir şey söylemek istemem. Hatta mevzubahis etmemek doğru olur. Bu bahsi münakaşa etmenin zamanı gelmemiştir. Gelince görüşürüz. Karar verilen her şeyin tatbiki için vakit ve zamanı beklemek ve o zamanın geldiğini bilmek lâzımdır. Şimdi sadece düşman tazyiki altında bulunan padişahı ve muhasım kuvvetlerin işgal ve istilâsına uğramış olan vatanımızı kurtarmak için çalıştığımızı ifade etmekte fayda vardır. Bugünün ve içinde bulunduğumuz şartların icabı budur”. 7/8 Temmuz gecesi sabaha karşı Mustafa Kemal, Mazhar Müfit ve Süreyya Beylerle yaptığı görüşmede, konuşmaya başlamadan önce bir şart ileri sürer; ”Defterin bu yaprağı kimseye gösterilmeyecek; görüşme, sonuna kadar mahrem kalacak, bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım budur der ve devam eder; Zaferden sonra şekli hükümet cumhuriyet olacaktır. Buna size daha önce de bir sualiniz nedeniyle söylemiştim. Bu bir. İki; padişah ve hanedan için zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç; tesettür kalkacaktır. Dört; fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.” Bu anda kalemi elinden düşüren Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal’e bakarak:Darılma ama Paşam sizin de hayalperest tarafınız var der. Mustafa Kemal: “Bunu zaman belirler diye cevaplandırır. “Sen yaz” der; Beş; Latin harfleri kabul edilecek. Mazhar Müfit Kansu; ”Paşam kafi, kafi, cumhuriyet ilanını muvaffak olalım da üst tarafı yeter diyerek yanlarından ayrılır. Misak-ı Millî, Alî Fuat Cebesoy’a göre, Mustafa Kemal’in 1920’lerde İstiklal Savaşı’mızın esas maksadını özetleyen bir program olmakla birlikte, daha 1907’de vatanın içinde bulunduğu siyasî, iktisadî ve idarî buhranlardan kurtarmak için planladığı çok yönlü bir idealdir.[3]

Geldiğimiz noktada başlık başlık İttihat Terakki uygulamalarıyla Atatürk devrimlerinin düşünsel bağlantısını inceleyeceğiz.

 

A. Eğitim Konusunda İttihat Terakki Uygulamalarıyla Atatürk Devrimlerinin Karşılaştırılması

Atatürk’ün eğitim politikası XVIII. yüzyılda başlayan, Tanzimat devriyle hızlanan ve 1924’e kadar devam eden eğitimde modernleşme hareketlerinin çok önemli bir halkasını teşkil etmektedir. Bu bakımdan, Atatürk’ün eğitim alanında yaptıklarıyla, Osmanlı eğitim reformları arasında inkâr edilemeyecek derecede sıkı bir bağ vardır.

Osmanlı Devleti döneminde eğitim faaliyetleri medreseler eliyle yürütülmektedir. Özellikle yükselme döneminde Osmanlı Devleti medreselerinde çok önemli bilim adamları yetişmiş, hatta devlet dışarıdan kendi medreselerine ilim adamları transfer etmiştir. Ancak, devletin son dönemlerine doğru medreselerin artık dünyadaki gelişmelere cevap vermekte yetersiz kaldığı düşünülerek devlet eliyle medreselerin yanına, Batı modelinde eğitim veren mektepler açılmıştır. Bunlar arasında; Mühendishane-i Bahr-i Humayun, Mühendishane-i Berr-i Humayun, Mekteb-i Tıbbıye ve Mekteb-i Harbiye gösterilebilir. Bu mekteplere ek olarak, Tanzimat dönemiyle birlikte yine Batı tarzında iptidai, rüştiye, idadi, sultani ve Darülfünun isimleriyle sivil mektepler de hayata geçirilmiştir.

Osmanlı Devleti bünyesinde barınan bu kadar fazla yapıdaki eğitim kurumunu tek elde toplamak fikri, Ziya Gökalp’in telkinleriyle, ilk kez İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde gündeme gelmiştir.[4] Ziya Gökalp, o dönemdeki eğitimin durumunu şu şekilde ifade etmektedir: “Maarifimizin kozmopolit olduğunu anlamak için tetkiklere lüzum yoktur; İstanbul’daki kitapçı dükkânlarına ve öğretim müesseselerine tasnifkar bir gözle bakmak kâfidir. İstanbul’da üç türlü kitapçı vardır. Sahaflar, Beyoğlu Kitapçıları, Babıâli Caddesi’ndeki Kitapçılar, Sahaflardaki kitaplar Arap ve İran Maarifine aittir. Babıâli Caddesindeki Tanzimat Maarifi ise, bu evvelkilerin perişan tercümelerinden, acemice intihal ve taklitlerinden oluşmaktadır. Milli Maarifimizin ne kitapları, ne kitapçıları henüz meydana gelmemiştir… Sahafların kitapları medreselerde, Beyoğlu kitapları Ecnebi mekteplerde, Babıâli Caddesi’nin kitapları da Tanzimat Mekteplerinde okutulur.”[5]

Bunun yanında ileride eğitim alanında yapacak devrimlerin ve net olarak da Tevhid-i Tedrisat’ın düşünsel ipuçlarını da İttihat ve Terakki’nin parti programında bulmaktayız. İttihat ve Terakki’nin siyasi programının 16. ve 17. maddeleri eğitim ve öğretimin düzenlenmesi ile ilgilidir. İttihat ve Terakkililer Osmanlı eğitim sisteminin tek bir düzen içerisinde ve tüm okulların devlet kontrolü altında olmasını istemekteydiler. Nitekim programın 16. maddesi ile eğitim hakkının serbest olduğu ve Kanun-ı Esasi’de belirtildiği üzere her Osmanlı vatandaşının özel kanunlara uymak şartıyla okul açabileceği vurgulanıyordu. 17. madde de ise okulların tamamının devlet kontrolü altında olması, muhtelif Osmanlı unsurlarına karma okullar açtırılması, yerel dilin Türkçe olmadığı yerlerde okullarda zorunlu Türkçe derslerinin okutulması ve resmi okullarda ilköğretimin ücretsiz olması gibi ifadelere yer verilmişti. 17. maddenin devamında orta ve yükseköğretim programlarında eğitim dilinin Türkçe olması ve yerel dillerin eğitiminin de bulunması, yükseköğretim programlarında bay ve bayan öğretmenler yetiştirilmesi, bu öğretmenlerin atama ve tayin usullerine dair önemli kararlar alınması ve memleketin iktisadi açıdan ilerlemesi için ticaret, ziraat ve sanayi okulları açılması ifade edilmişti. Fakat İttihat ve Terakkililerin azınlık okullarına da devlet denetimi getirmek ve Türkçenin azınlık okullarında okutulmasını sağlamak istemeleri Rumların tepkisini çekmişti. Rum Patrikhanesi kendilerine verilen ayrıcalıkları sonuna kadar savunacağını duyurmuştu. İttihat ve Terakkililerin girişiminden önce azınlık okullarında eğitim programları azınlıkların kendileri tarafından hazırlanıyor ve bakanlığın teftişini kabul etmiyorlardı. İttihat ve Terakkililer ise azınlık okullarında okutulan kitapların burada okuyan öğrencilere Türkler ve Müslümanlara karşı düşmanlık aşıladığını ve bağımsızlık fikrini benimsetmeye çalıştığını ileri sürerek muhakkak denetim altına alınmasını gerekli görüyordu.[6]

B. Harf Devrimi

II. Meşrutiyet döneminin başlamasıyla Tazimattan beri devam eden alfabe ve harf tartışmalarının şiddetlendiği görülmektedir. Bu dönemde yapılan tartışmalar, denemeler ve alınan sonuçlar Mustafa Kemal Atatürk’ün Harf Devriminin ayak sesleridir adeta.

II. Meşrutiyet’in ilanından bir süre sonra, harf ve yazım kurallarını düzeltmek ve düzenlemek için, Maarif Bakanlığı tarafından komisyonlar oluşturulmuş, bunların yanı sıra Islah-ı Huruf Cemiyeti gibi özel dernekler de kurulmuştur.[7] Zamanla alfabe konusu, ülkedeki bütün aydınları ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Bu alandaki görüşler; Arap harflerinin iyileştirilmesi ya da Arap harfleri bırakılarak Latin harflerinin kabul edilmesi olarak iki gruba ayrılmaktadır. Huruf-ı Munfasıla denilen harflerin ayrıklığı sistemini, Dr. Milaslı Hakkı Bey, Cihangirli M. Şinasi, İsmail Hakkı, Edebiyatçı Ali Nusret, Ahmet Hikmet ve Celal Esad yazdıkları kitap ve makalelerle desteklemişlerdir.[8] Enver Paşa, 1913 yılında Harbiye Bakanı olunca, özellikle Ordu’da uyguladığı yazı reformu, Paşa’nın tehditlerine rağmen yürütülememiştir. Ayrık harflerle yazılan bu yazıya “Ordu Elifbası”, “Hatt-ı Cedit”, “Enver Paşa Yazısı” gibi adlar da verilmiştir. Harbiye Bakanlığı tarafından, bazı resmi genelgeler bu yazı ile yazılıp orduya gönderilmiş ve askerliğe ait birtakım küçük kitaplar basılıp yayınlanmıştır.[9] Ordu’da bir süre uygulanan bu yazı sisteminden, savaş yıllarında eski alışkanlığı bozduğu ve bu yüzden işleri geciktirdiği şikâyetleri üzerine vazgeçilmiştir. Huruf-ı Munfasıla girişimlerinin başarısız olmasının nedenleri; bu konudaki önerilerin mantıklı bir temele dayanmaması, farklı bir nitelik taşımaması ve öğrenimde kolaylığı sağlayamamasıdır.

Bu dönemde, harflerin ayrık yazılması ya da iyileştirilmesi çabalarının yan sıra Arap harflerinin bırakılarak, yerine Latin harflerinin kabul edilmesi görüşü de ortaya atılmıştır. Bu konuda; Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet, Celal Nuri İleri, Kılıçzade Hakkı gibi yazarlar, Latin harfleri ve buna dayanan yeni bir alfabe sistemi konusunda hayli cesur yayınlar yapmışlardır.

O dönemde bunları yazmak, büyük bir medeni cesarettir. Bir yandan; Arap harflerinin sanki Allah tarafından gönderilmiş olduğu, onunla okuma yazmanın bir din gereği bulunduğu gibi boş bir inanç, öte yandan; Latin harfleri kabul edilirse, eski bilim ve kültürümüzün mahvolacağı, eski ile olan bağlarımızın büsbütün kopacağı fikri yaygındır.[10] Bu sıralarda, Musullu Dr. Davut Bey, Mebusan Meclisi’ne bir tasarı sunmuş ve Latin harflerinin kabulünü önermiştir. 1910 yılında Tiranlı Arnavutlar, Latin harflerini kullanmak için sadrazamlığa başvurup izin isterler. Başvuru Şeyhülislamlığa gönderilerek fikri sorulur. Verilen cevapta; Kuran’ın Arap yazısından başka bir yazı ile yazılamayacağı ve okullarda okutulamayacağı bildirilir. Hüseyin Cahit, aynı yıl Tanin gazetesinde yazdığı “Arnavut Hurûfatı” başlıklı yazıda özetle; “Kullanmakta olduğumuz harflerin Türklük ve Müslümanlıkla ilgisi olmadığını, Türklerin kendi yazılarını bırakıp bunları sonradan kabul ettiğini, şimdiki Arap harflerinin Peygamber zamanında bile kullanılmadığını, Arnavutların Latin yazısını kullanmalarına izin verilmesini, ona engel olmak bir yana, mümkünse bizimde bu yazıyı kullanmamızın yerinde bir hareket olacağını yazmıştır.”[11] Yine devlet baskısı olmakla birlikte, 1910-1912 yıllarında Latin yazısı iyice savunulabilir duruma gelmiş, II. Meşrutiyet döneminin ilk beş yılında (1908-1913), bu konudaki tartışmalar ve fikirler daha da genişlemiştir. Bunda; “Maarifin terakkisi”, “Halkın cehaletten kurtarılması” konularının bir devlet politikası olarak kabul edilmesinin rolü büyüktür. Kılıçzade Hakkı ve arkadaşlarının çıkardığı Hürriyet-i Fikriye dergisinde, “Latin Harfleri” başlığı altında bütünüyle Latin harflerinin kabulünü destekleyip öneren bir seri makale yayınlanmıştır. Bu makalelerdeki bazı örnekler şöyledir: ” madem ki, esaslı bir inkılâp yapılacaktır, gayri mükemmel ve uydurma harflerle Araplıktan çıkmış bir elifba yerine, her cihetçe mükemmel ve hususiyle el yazısında daima sadeliğini ve ittisalini muhafaza edebilen Latin harflerinin kabulü hem kestirme bir yol olur, hem de bunu takip edecek makalelerimde sırası geldikçe söyleyeceğim çeşitli faideleri temin eder “ ” Şeyhülislâm yahut Fetva Emini hazretlerinden şu sualime bir cevap almayı pek arzu ederdim. Fransızlar, İslamiyet’in esaslarını pek makul bularak milletçe ihtida etmek istiyorlar. Acaba onları Müslüman edebilmek için o pek zarif dillerinin Arap harfleriyle yazılması şart-ı esasi mi ittihaz edilecek? “Evet” cevabını beklemediğim halde alırsam kemal-i cesaretle, “Siz bu zihniyetle dünyayı Müslüman edemezsiniz” mukabelesinde bulunurum. Hayır, “beis yok” cevabını alırsam, biz Türklerin de Latin harflerini kullanmamıza müsaade bahşeder bir fetva veriniz, ricasını serd edeceğim. Hayır, Fransızlar ne kadar az Arap iseler, biz de o kadar az Arabız.” Yine Celal Nuri (İleri) gelecekte Atatürk’ün Harf Devrimine adeta ipucu verircesine, 1912 tarihli Tarih-i İstikbal isimli eserinde şöyle demektedir: “Altaylara kadar gideceğimize, son derece züğürt olan Türk dile ve edebiyatını biraz tasfiye ve yükseltsek büyük bir Türkçülük etmiş oluruz. Mesela şu Sami ve dilimizin ruhuna uymayan harfleri terk edelim. Evrensel olan Latin harflerini alalım. Arap harfleri, Arap ve İbrani gibi Sami diller içindir. Bu lisanlar riyazi elsine olup, düsturlar, vezinler dâhilinde cereyan eder. Her kelime, tarife tabidir. Hâlbuki Türkçemiz Arapçanın içine girdiği halde Turani mahiyetini kaybetmemiştir. Sami dillerden ziyade Avrupa dillerine benzer. Bize Latin harfleri gibi ayrık yazılan harfler lazımdır. Harfler yeniden yapılamaz, Mevcutlar alınır. Onun için, ilerlemek istiyorsak, bir dakika kayıp etmeden Latin harflerini almalıyız. …Harf değiştirmekle bizde yeni bir devr-i zihni başlayacaktır. Dilde, edebiyatta, alfabede, halkta bir devrim yapalım…” [12]

Bu dönemde hız kazanan Türk milliyetçiliği düşüncesinin bir sonucu olarak dönemin aydınları arasında, kültürün en önemli ifade ve anlaşma aracı olan dilin ve yazının millileştirilmesi eğilimine açıkça rastlanmaktadır. Dönemin önemli düşünürlerinden olan Ziya Gökalp özellikle dil konusunda, Arapça’ ya karşı Türkçeyi savunanların başında yer almış ve ” farzımuhal olarak birtakım müstebitçe kanunlarla İstanbul ahalisi bu acayip yazı diliyle konuşmaya başlamış olsaydı bile bu yazı dili gerçekten milli dil olmazdı.” Diyerek bütün Türkiye’ye bu dilin zorla kabul ettirilemeyeceğini savunmuştur. Arap harflerinin iyileştirilmesi ve Latin harflerinin kabulü gibi iki grupta yoğunlaşan görüşlerden birincisi, sonunda pek bir başarı sağlayamamıştır. Çünkü bu konudaki fikir ve öneriler, alfabe ve eğitim sorunun büyüklüğü yanında kısır ve zayıf kalmıştır. Harflerin iyileştirilmesi çabalarının sonuç vermediğini ve vermeyeceğini, aydınların çoğu anlamıştır. Latin harflerinin kabulü yönündeki görüş ise aydınlar arasında daha çok benimsenmiş, gazete ve dergilerde yıllarca savunulmuş, Cumhuriyet döneminde gelişecek olan alfabe konusuna önemli ölçüde zemin hazırlanmıştır. Milli Mücadele döneminde, 7-8 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal, Mazhar Müfit (Kansu)’i hatıra defteri ile birlikte yanına çağırarak ileride, Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ülkede yapılacak olan yenilikleri yazdırırken, Latin harflerinin kabul edileceğine dair notu da yazdırmıştır.[13]

 

C. Toprak Reformu ve Köylünün Durumunun İyileştirilmesi

İttihat ve Terakki Cemiyetinin parti programına yapıldığında ileride Atatürk döneminde temelleri atılacak toprak reformunun işretleri ve yine Atatürk döneminde köylünün durumunun iyileştirilmesi hususunda cesaretli bir hamle olan aşar vergisinin kaldırılmasın ilk teşebbüsleri görülmektedir.

İttihat ve Terakki’nin siyasi programında bulunmakla beraber vaatten öteye geçemeyen ve ekonominin ayağa kalkması için oldukça önemli olan 14. maddesi, topraksız köylülere toprak verilmesinin ve düşük faiz ile kredi temin edebilmelerinin sağlanacağını ifade ediyordu. 15. maddede ise çiftçinin ödemekte zorlandığı aşar vergisinin tahmis usulüyle çözüleceğini ve yavaş yavaş kadastro uygulamasına geçileceğini vaat ediyordu. Sanayinin neredeyse hiç olmadığı ve ekonomisinin büyük ölçüde tarıma dayalı olan bir ülkede herhalde ilk etapta toprak reformu yapılması gerekirdi. İttihat ve Terakkililer de bunu bildikleri için böyle bir maddeyi siyasi programlarına koymuşlardı. Fakat ilk zamanlarda iktidarı ele geçirmek ve kendilerini sağlama almak telaşına düştükleri için ayanların da baskısıyla ne topraksız köylüyü ne de ödemekte zorlandığı aşar vergisinin hafifletilmesini akıllarına getiremediler. İttihat ve Terakki’nin 1908‘den sonraki siyasi programlarında da topraksız köylüler ile ilgili herhangi bir ifadeye rastlamak mümkün değil. Akşin bu konuda taşrada etkin olan ayanların İttihat ve Terakki’yi hizaya getirdiği şeklinde yorumluyor. İttihat ve Terakki’nin taşrada desteğini almak için köylülerle uğraşmak yerine köylüleri kontrolü altında tutan ayanlarla uyumlu çalışmak daha kolayına gelmiş olabilir. Zira daha önce ifade ettiğimiz gibi İttihat ve Terakki, Ayan Meclisi’nin üyelerinin halk tarafından seçilmesini öngören bir talebi siyasi programına koymuş olmasına rağmen bu konuda da herhangi bir çalışma yapmamıştır.[14]

 D. Demiryolları’nın Millileştirilmesi

Osmanlı İmparatorluğu, demiryolu konusunda, ekonomik durumun kendisine verdiği zafiyetten dolayı çok büyük müşkülatla karşılaşmıştır. Tamamıyla bir iç mesele olması lâzım gelen demiryolu siyaseti devletlerarası bir mesele hâlini almıştır. Şüphesiz bu hâl esas itibariyle hayati ehemmiyete haiz olan hatlarını kendisi yapamamış olmasından ileri gelmiştir. Ayrıca Anadolu hattının Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Erzurum istikametine uzatılamamış olması doğu cephesinin yıkılmasında çok büyük etkisi olmuştur. İngiltere’nin Osmanlı Demiryolu imtiyazının elinden alınarak Almanlara devredilmesi, İngilizleri telaşlandırmış “garantili kâr” kapsamındaki demiryolu projesi, siyasi, ekonomik ve askeri amaçlı olduğundan İngilizler üzerinde şok etkisi yapmıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin I. Dünya Savaşı sırasında, Atatürk döneminde daha geniş ve etkili bir şekilde uygulamasını bulacak şekilde, demiryollarını millileştirme hedefinin ilk icraatlarını gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Bu konuda verilebilecek en iyi örnek İngiliz John Robert Pilling davasıdır.

Olayın ayrıntısına baktığımızda şunları görürüz. İttihat ve Terakki Partisi gördükleri lüzum üzerine, İngiliz firmasının Suriye-Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin demiryolu ve imtiyaz haklarının karşılığı 155.000 Sterlini ödeyerek ve imtiyaz haklarını da satın alarak İngilizlerin Suriye-Osmanlı Demiryolu Projesi’nden ilişkisini tamamen kesmiştir. Ancak ilişiği kesilen İngiliz şirketinin müdürü John Robert Pilling şirketin hak ve imtiyazlarını tekrar elde edebilmek için Osmanlı Hükümeti’nden haklarının iadesini talep etmiştir. Ancak, John Robert Pillling iade isteği yerine getirilmediğinden, Osmanlı Hükümeti’ni maddi olarak tazminat ödemeye mahkûm etmek için hukukî yollara başvurmuştur. Türk mahkemesinin verdiği kararı da delil olarak gösteren Pilling, kendisinden önceki şirket müdürünün, şirketin hisse ve imtiyaz haklarını Türk hükümetine satma ile ilgili herhangi bir yetkisinin olmadığını, buna rağmen Türk hükümeti, şirketin imtiyazdan doğan meblağı ödeyip şirketin bütün hisselerini ve imtiyaz haklarını devralıp İngiliz demiryolu imtiyaz sözleşmesini fesheder. Ancak John Robert Pilling, bu durumu içine sindiremez, şirketin hisselerini ve imtiyaz haklarını satan eski şirket müdürünün ne şirketin hakkını satmaya ne de para almaya yetkisi olmadığını savunur. Hatta şirketin eski müdürünün böyle bir yetkisinin olmadığını bilen Türk hükümetinin kasıtlı olarak İngiliz demiryolu şirketi sözleşme imtiyazını ellerinden aldığını ve bunun hukuk dışı olduğunu savunarak Türk yetkilileri suçlamaktadır. Ayrıca John Robert Pilling, isteklerinin yerine getirilmediği takdirde Türk mahkemelerinin verdiği kararı da gerekçe göstererek tekrar Türk hükümetinden 5 milyon İngiliz Sterlini tazminat talep eder.[15]

E. Yabancı Şirketlerin Millileştirilmesi Milli Ekonomi

İttihat ve Terakki yönetiminin siyasal milliyetçiliğine koşut ekonomik milliyetçik fikri de gelişti. Bu ekonomide milliyetçi görüşlerle Atatürk döneminde takip edilen ekonomik program ve bu doğrultuda yapılan hamleler paralellik göstermektedir. Osmanlı’da Türkler daha çok ziraat ile uğraşırken, Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar ise ticareti ellerinde tutuyorlardı. Vergi ödeyerek askerlik görevi de yapmayan bu azınlıklar ticaret sayesinde gittikçe zenginleşmiş, Türkler ise öz vatanlarında fakir kalmışlardı. Bilhassa İstanbul, İzmir gibi şehirler ve Rumeli vilayetinde zengin kesim hem azınlıklar olmuş ve bu durum İttihatçıları milli bir iktisat politikası uygulanması düşüncesine sevk etmiştir. İttihat ve terakki Cemiyetinin ekonomik hamlelerinde dönemin ekonomi düşünürlerinden Parvu Efendi’nin Türkiye’deki yazılarından ziyade Friedrich List’in görüşleri etkili oldu. Bu düşünceye göre Türk iktisadi yaşamı içinde Türk girişimcilerin etkin olması gerekir. Bu çerçevede İttihat Terakki’nin temel politikası, yeni bir ulusal burjuvazini kurulması idi. Bunun için, çeşitli kentlerdeki yiyecek temini, çeşitli askeri satın alma gibi konularda bir takım yerli ailelere ayrıcalıklar verildi. Bu devlet eliyle burjuvazi yaratılması idi. Tabi bu kişiler de genellikle İttihat Terakki’ye yakın kişilerdi.

İttihat ve Terakkililer iktidarı ele geçirdikten sonra “Milli İktisat” politikası çerçevesinde, ekonomiyi iyileştirmek ve yabancı şirketleri denetim altına almak için çalışmalar başlattı. Bütçeyi tekrar düzenlemek, tarımı geliştirmek ve Türkleri ticarete ve sanayiye teşvik etmek amacıyla bir takım düzenlemeler yapmak (Atatürk döneminin Teşvik-i Sanayi Kanununu hatırlatırcasına) niyetinde olan İttihat Terakkililer, bu çalışmalar neticesinde 1908–1918 arasında Türklere 236 şirket kurdurmuşlar ve Ziraat Bankası aracılığı ile girişimcileri kredi vermek suretiyle desteklemişlerdir. Ekonomiye vurulmuş en büyük pranga olan kapitülasyonların zincirini 9 Eylül 1914’te kırmışlar ve tek taraflı olarak kaldırmışlardır. İttihat Terakkililer ayrıca sanayiyi teşvik için Aralık 1913’de Teşvik-i Sanayi Kanun-ı Muvakkati yürürlüğe koymuşlar ve bu kanunla fabrika kurmak ve çalıştırmak için gerekli olan teçhizat, ithalat edilirken gümrük verginden muaf tutulmuştu. Ayrıca yerli malı tüketimi konusunda da çalışmalar yapılıyordu. 1914 yılı başlarında Teşvik-i Sanayi-i Talimatnamesi, Ocak 1917’de ise Teşvik-i Sanayi-i Kanun-ı Muvakkatinin Suret-i Tatbiki Hakkında Nizamname çıkarılmıştı. Yabancı şirketleri millileştirmek adına Mart 1916’da bu şirketleri denetim altına alan ve statülerini değiştiren kanun yayınlandı. Bu kanunla salt yabancı çalıştıran bu şirketlerde Müslüman-Türk çalıştırılması sağlandı ve Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin bunlar üzerindeki yetkileri kaldırıldı. Hükümet yeni gümrük tarifesi yapmak ve para basmak hakkına sahip oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti bu iktisadi hamlelerden sonra milli bankacılık politikasını da hayata geçirdi. 1917’de 4 milyon sermaye ile Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası kuruldu.[16]

Özellikle Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, yabancı şirketlere Osmanlı yasalarına bağlılık, Türk personel kullanımı, Türkçe kayıt tutma ve Türkçe tabela kullanma zorunluluğu da getirildi. Çeşitli sanayi okullarının açılması hızlandırıldı. Ziraat aletlerini kullanımı yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Bu dönemin en önemli olaylarından birisi de kooperatiflerin ve yerli finans sektörünün desteklenmesi olmuştur. Özellikle Batı Anadolu’da üzüm, incir, zeytin üreticileri birlikleri kurulmuştur.

İttihat Terakki yönetimi sanayi yatırımları konusunda da benzeri girişimlerde bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan, sanayiinin desteklenmesi yasası, (Teşvik-i Sanayi Kanunu; bu kanun Cumhuriyet döneminde de yinelenecektir) Türk sanayicisine gümrük ve vergi muafiyetleri, parasız fabrika arsası vermek, kredi sorunlarını çözmek gibi ayrıcalıklar getirdi. Tüm bu oluşumlar içinde İttihat Terakki yönetimi Dünya Savaşı’na girince ilk olarak kapitülasyonları kaldırdığını duyurdu. İlginçtir, buna ilk tepki gösteren devlet de Almanya olmuştur.

Böylesine düşüncelere sahip olan İttihat Terakki yönetiminin bunları tam olarak gerçekleştirmeye gücü yoktu. Öncelikle 1909’dan Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı zamana değin yönetim fiili olarak savaşın içinde idi. Trablusgarp Savaşı, Balkan savaşları ardından Birinci Dünya Savaşı Osmanlının yakasını bırakmadı. Doğaldır ki savaşlar sırasında ekonomik öncelikler savunma amacına yönelik olur.

Bir başka faktör, Osmanlı’da bir girişimci kitle/müteşebbis sınıf yoktu. Bir takım ayrıcalıkları elde eden kişiler ise bunlardan sadece spekülatif olarak yararlanabiliyordu. Dolayısıyla, “İttihat Terakki’nin milli burjuvazi yaratma isteği bir milli spakülatör sınıfını ancak yaratabilmiştir”. Bu çerçevede savaşlar sırasında kara borsa, yokluk eksik olmamıştır. Bu da İttihat Terakkinin milli ekonomi yaratma çabalarının önünde bir engeldir. İttihat Terakkinin milli ekonomi yaratmadaki en büyük engellerden birisi de Osmanlı Devleti’nin yüz altmış milyon lirayı bulan dış borcu idi. Bu para Avrupa emperyalizmi için vazgeçilebilecek bir para değildi.

Tam anlamıyla yarı sömürge olmuş bir toplumda milli ekonomiyi oluşturmanın yöntemi de bir evrimsel dönüşümle olamazdı. Bunun yöntemi ancak devrim ile olabilirdi. Ne var ki bu politikalar çok önemli idi. Çünkü İttihat Terakki’nin milli ekonomi politikası, Türk devrimi için hem düşüncede hem de uygulamada ciddi örnekler oluşturdu.

 

  

F. Dil ve Tarih Alanında Çalışmalar

19. yüzyıla kadarki modernleşme sürecinde Osmanlı Devleti’nde, kendisini en üstün görme düşüncesi henüz yıkılmadığı için Batıdan alınan yenilikler arasında kültürel öğelere pek önem verilmezken, Tanzimat dönemiyle birlikte bu düşünce yapısı esneklik kazanmaya başlamış, bunun bir sonucu olarak da, Batı kültürü yavaş yavaş transfer edilmeye başlanmıştır. Ancak bu çalışmalar taklitçilikten öteye gidemediği için Osmanlı toplum yapısında kayda değer bir gelişme söz konusu olmamıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise özellikle, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde diğer akımların yetersiz olduğuna inanılarak Türk kültürü ön plana çıkarılmıştır.[17]

Türkiye’de dilde yenileşme ve sadeleşme hareketleri, Tanzimat’la birlikte hareketlilik kazanırken Meşrutiyet döneminde bu hareketlilik daha da hızlanmıştır. Bunun nedeni olarak, meşrutiyet döneminde ulusçuluk akımının önceki dönemlere göre bir hayli artış kaydetmesi gösterilebilir. Özellikle Balkan Savaşları Türk Milliyetçiliğinin Osmanlı anlayışı içerisinde daha sağlam bir temele dayanan ideal gibi görünmesini sağlamıştır.

Meşrutiyet döneminde, dil değişimi konusunda artık devlet de katılmış ve dönemin eğitim bakanı Şükrü Bey döneminde, dil değişimi konusunda Islahat-ı İlmiyye Encümesi kurulmuştur. Ayrıca Enver Paşa’nın da dilde sadelik konusunda bir takım çalışmaları bulunmaktadır. Dönemde, Ziya Gökalp ve diğer entelektüeller de bu dil çalışmalarına katılmışlardır. Bu dönemde, Türkçeyi savunanlar sayıca az olmakla beraber, geniş bir faaliyet yürütmüşlerdir. Bunlar arasında, Şinasi ve Ahmet Vefik Paşa Türk dilinin zenginliği üzerinde dururken, Ziya Gökalp’de her sözcüğün bir Türkçe karşılığı olduğunu dile getirmiştir. Ancak bütün bu çalışmalar, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla yarım kalmıştır.[18]

Bu çerçevede, Cumhuriyet öncesi dönemdeki tarih çalışmalarına bakıldığında, dil alanında olduğu gibi, milli anlayış yönünde ilerleyen bir süreç göze çarpmaktadır.

Tarih çalışmalarında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Tanzimat dönemine kadar gelen süreçte genellikle ümmet tarihi anlayışı söz konusu olmuştur. Devlet, İslam kültürünü bünyesinde barındıran bir imparatorlukta barınan etnik unsurları, tek bir çatı altında yani İslam kültürü çatısı altında toplayabilmek adına tarihten faydalanmayı düşünmüş ve bunun bir sonucu olarak da İslam Tarihi, Devletin resmi tarihi olarak kabul görmüştür. Ancak, bu tarih anlayışı içerinde Türklerin İslam’dan önceki tarihsel gelişimine genellikle yer verilmemiştir.

Tanzimat dönemine gelindiğinde ise, Batılılaşma ve bunun bir sonucu olarak Devletin yıkılmasını önleyebilmek için bazı tedbirlerin alınmasına paralel bir Devlet tarihi anlayışı, gelişme kaydetmiştir. Bu dönemde, İslam tarihinin yanında Osmanlı tarihi de öğretilmeye başlanmış ve bu derslerde Türk tarihinin başlangıcı olarak Osmanlının kuruluş tarihi milat kabul edilmiştir. Dolayısıyla, İslam öncesi Türkler konusu yine ihmal edilmiştir.

Bu iki dönemde İslam öncesi Türk tarihinin ihmal edilmiş olmasının sebepleri arasında, henüz o dönemde milliyetçilik akımının ileri derecede yayılmış olmaması ve İmparatorluk mantığıyla hareket edilmiş olması gösterilebilir.

Yirminci yüzyılın son dönemine gelindiğinde ise, dünya çapında bir milliyetçilik dalgasının yayılmaya başlamasına paralel olarak, devletin çeşitli bölgelerinde etnik grupların bağımsız devletler kurması sonucunda, Türk aydınlarının bir kısmı artık milli bir tarih anlayışı üzerinde durulması gerektiği konusunda harekete geçmişlerdir. Bu aydınlar, Türklerin, İslam ve Osmanlı Devleti tarihlerinde oynadıkları rollerin belirtilmesinin yanında İslam’dan önceki süreçte yapmış oldukları faaliyetlerin de yazılması ve araştırılması gerektiği üzerinde durmuşlardır.

Bu konuda ilk fikir öne sürenlerden birisi Ali Süavi olmuş, daha sonra onu Harbiye ve Askeri Okullar Bakanı Süleyman Bey takip etmiştir. Süleyman Bey, 1877’de yazmış olduğu “Tarih-i Âlem” adlı eserinde, Türklerin İslam’dan önceki tarihine dikkat çekerek, Türk tarihini Hun İmparatorluğu’na kadar götürmüştür. İkinci meşrutiyetten sonra kurulan Tarihi Osmanî Encümeni’nin meydana getirdiği eserlerde ise, Beylikler dönemine geniş yer ayrılırken, önceki Türk tarihi konusunda oldukça esnek davranılmıştır. 32

Ayrıca, bu dönemde, Osmanlı Devleti dönemi tarih araştırmalarında incelenen konuların dışında, bilimsellik konusunda çok ileri bir gelişme kaydedilememiştir. Mesela, olaylar arasında yeterince neden-sonuç ilişkisi genellikle kurulamamış, olumsuz gelişmelere az yer verilmiş, yararlanılan kaynaklar konusunda açık bir kaynakça belirtilmemiştir. Ancak burada diğer dünya ülkelerine de bakılması gerekmektedir. Zira o dönemlerde tarih ilmi konusunda bu günkü anlamda ileri derecede bir bilimsellik söz konusu değildir.

Batının, tarih ilmi konusunda bilimsel yöntemlere başvurduğu dönemlerde bu durumdan Osmanlı Devleti aydınları da etkilenmiştir Mesela; Cevdet Paşa Tarih-i Devlet-i Aliye adlı eserinde olayları vesikalara dayandırmaya gayret sarf etmiştir. Aynı şekilde Hayrullah Efendi ise; Tarih-i Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye adlı yapıtında ilk defa neden-sonuç ilişkisi içerisinde bir eser meydana getirmiştir.[19] Ancak, bu istisnalar dışında meydana gelen eserlerde tarih metodu tatbik edilememiştir.[20]

Çağdaş anlamda ulusal bir tarih bilinci yaratma düşüncesi, Birinci Dünya Savaşı sonunda anlaşılmaya başlanmıştır. Paris Barış Konferansı’ndan sonra Batılı devletler tarafından, Türk topraklarının paylaşımı söz konusu olmuştur. Bu amaçla hareket eden Batı, paylaşımın haklı olduğunu dünya kamuoyuna kanıtlayabilmek amacı ile Türklerin Asyalı bir sürü olduklarını ve tarihlerinde hiçbir uygarlık varlığı gösteremediklerini öne sürmüşlerdir. Bu durum, o dönem içerisinde Hıristiyanlar, hatta bazı Müslüman topluluklar tarafından da kabul görmüştür.[21] [22]

G. Milliyetçilik

Yukarıda da andığımız gibi, 19. yüzyıla kadarki modernleşme sürecinde Osmanlı Devleti’nde, kendisini en üstün görme düşüncesi henüz yıkılmadığı için Batıdan alınan yenilikler arasında kültürel öğelere pek önem verilmezken, Tanzimat dönemiyle birlikte bu düşünce yapısı esneklik kazanmaya başlamış, bunun bir sonucu olarak da, Batı kültürü yavaş yavaş transfer edilmeye başlanmıştır. Ancak bu çalışmalar taklitçilikten öteye gidemediği için Osmanlı toplum yapısında kayda değer bir gelişme söz konusu olmamıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise özellikle, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde diğer akımların yetersiz olduğuna inanılarak Türk kültürü ön plana çıkarılmıştır. Bu genel çerçeve içerisinde, Cumhuriyet öncesinde kaydedilen kültürel süreçte, gerçekleştirilen eğitim, dil, tarih, edebiyat ve sanat alanlarındaki gelişmelere bakıldığında, Cumhuriyet dönemine önemli bir birikim sağlandığı görülmektedir.[23]

Başlangıçta İttihat ve Terakki Cemiyetinin meşrutiyetten beklentisi, hiç olmazsa Osmanlı Devletinde elde kalan topraklarını iyi yöneterek birlik ve bütünlüğü sağlamak, egemen unsur olan Türkleri kuvvetlendirerek, Türk egemenliğinin hakkını vermek şeklindeydi. Ancak bunu yaparken açıkça Türk milliyetçiliğini savunarak farklı etnik grupları imparatorluktan uzaklaştırmakta da bir fayda görmüyordu. Aksine Osmanlı Devletinin kurucu unsurunun zaten Türkler olduğu düşüncesi ile ‘Osmanlıcılık’ tezini savunarak. Osmanlı topraklarında yaşayan bütün etnik unsurları eşit hak, eşit kültür, din ve inanç özgürlüğü, parlamento ve devlet hizmetlerinde eşit temsil hakkı çerçevesinde bir arada tutmaya çalışıyordu. İttihat ve Terakki’nin önemli düşünürlerinden Ömer Seyfettin, Cemiyetin bu politikası ile ilgili düşüncesini açıklarken şu ifadelere yer vermiştir. Bugünkü Türklük savunucularının amaçları Osmanlı bayrağı altında şuursuz bir hayat geçiren Türklere milli bir vicdan kazandırmak, böylece İslam evrenselliğine kuvvetli bir unsur dâhil ederek onunla beraber Osmanlı saltanatının dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmektir. Milli dilin ve milli tarihin unutulmaması başka bir deyişle dil ve geleneklerimizi kaybetmemiz bir çöküntü sebebi olmuştur. Bu unutkanlığın sebebi olarak milletimizin ismi olan ‘Türk’ adı ortadan kalkmış, yerini diplomatik bir unvan olan ‘Osmanlı Devleti’ adını almıştır. Osmanlı Devletinde Merkezi kuvvet evvela Türklüktür. Sonra ona bağlı Araplığın, Rumluğun, Ermeniliğin birliğidir. Onlardan ayrı ve bağımsız bir Osmanlı Devleti anlaşılamaz. Ama genel çerçeveye bakıldığı zaman Osmanlı Devleti bir Türk ve İslam Saltanatıdır. Onun için manevi birliği teşkil edemeyen Türklük ve aciz bir İslamlık Osmanlı İmparatorluğunun muhtaç olduğu merkezi kuvveti oluşturamaz. Osmanlıyı parçalanmaktan ancak Türklerin milli bir gayeye sahip olmaları kurtarır. Ömer Seyfettin’in ifadelerinden de anlaşılacağı üzere cemiyet, bu dönemde hem ‘İslamcılık’ hem de ‘Osmanlıcılık’ akımının da mirasçısıdır. Cemiyetin öncelikli hedefinin zor günler geçiren Osmanlı Devletini içinde bulunduğu durumdan kurtarmak olduğu, 1908 yılında basılan Teşkilat ‐i Dâhiliye Nizamnamesinin birinci maddesinden de anlaşılır. Nizamnamede Cemiyetin amacının vatani içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak, milleti de içinde bulunduğu zülüm ve esaretten çıkarıp insanlığa yaraşır bir biçimde yaşatmak olduğu belirtilir. Sonra bu amaca ulaşmanın yolu olarak 1876 (1293) da ilan edilmiş olan ‘Kanun‐ı esasının’ yeniden uygulamaya konulmasının temin edileceği, din, cins, mezhep ve ırk farkı gözetmeksizin bütün Osmanlıların açık menfaatlerinin sağlanması olduğu ifade edilir. Benzer ifadeler İttihat Terakki Cemiyetinin nizamnamesinde de yer almaktadır.[24] İttihat ve Terakki’de Osmanlıcılık fikrinden uzaklaşıp Türkçülük fikrine yöneliş İkinci Meşrutiyet (1908) sonrasında daha belirgin bir hal aldı. Bu tarihten sonra Balkanlarda, Arap topraklarında ve hatta Anadolu’da Ermenilerin ardı arkası kesilmeyen örgütlenme ve isyanları üzerine en azından tamamen Türk ve Müslümanların hâkim olduğu Anadolu topraklarında merkeziyetçi Osmanlı Devletini bir arada tutabilme mücadelesinin içine girdiler. Bu politika değişikliğini Cemiyetin basın kanadındaki önemli temsilcisi Hüseyin Cahit (Yalçın) tarafından şu şekilde açıklamıştı: “İttihat ve Terakki Osmanlıcılıktan vazgeçmiştir. Türkçülük dışında izleyebileceği başka bir yol da bulunmamaktadır. Eğer Türkler İmparatorluğu idare etmeye devam edeceklerse Türkçülük tek tercih seçeneğidir. Etnik ayrılıkçı akımlar sebebi ile İttihat ve Terakki Âdemimerkeziyete şiddetle karşıdır. Çünkü bu Midilli, Sakız ve diğer adaları Rumların kucağına atmak anlamına gelir.” Cemiyette, Türkçülük politikasının ön plana çıktığı dönemde İttihat ve Terakki, nüfusun çoğunluğunun Hıristiyan olan Balkanlar ile Müslümanların yaşadığı Arnavutluk ve Ortadoğu topraklarında Osmanlı bütünlüğünü korumak için gerektiğinde zor kullanmaktan da kaçınmadı. Açıkça Türklüğü ve İmparatorluğu korumak için böyle yapmak zorundayım diyemeyen İttihat ve Terakki, her çeşit karşı koymayı zorla susturmak yolunu seçti. Cemiyetler kanunu ile etnik veya dini gruplara dayanan ve onların adını taşıyan siyasi derneklerin kurulmasını yasakladı. Bunları Balkanlardaki Rum, Bulgar ve diğer azınlık derneklerinin kapatılması izledi. Şekavet ve Mefsedetin (bozgunculuk) Men’ine” dair” kanunla Balkan komitacıların silahsızlaştırılmasına çalışıldı. Ancak bu politika da isyanların çıkmasını ve ayrılıkçı hareketlerin devam etmesini engelleyemedi. Aksine Balkanlarda ve Trablusgarp‐Bingazi’de isyanların ve savaşın çıkmasına katkı sağladı. Osmanlı Devleti çıkan savaşların sonunda hem Kuzey Afrika’daki hem de Edirne’ye kadar Balkanlardaki topraklarını kaybetti. Bu kayıplara ve kayıplarla beraber bütün psikolojileri bozulmuş olarak Anadolu’ya doğru göç eden insanların durumuna çözüm bulmak hiç kolay olmadı. Daha önceki toprak kayıpları İmparatorluğun uzak noktalarında olduğu için Balkanların kaybedilmesi kadar üzücü olmamıştı. Toprak kayıplarının asırlarca İmparatorluğun kalbi sayılan Balkanlarda yaşanması ve buralarda yaşayan Türk ve Müslüman halkın katliama varan baskı ve zulümlerin uygulanarak göçe zorlanması, Osmanlı Devletinde bölgelere göre nüfus tablosun olduğu gibi düşünce yapısının da değişmesine sebep oldu. İttihat ve Terakki bir taraftan insani olarak, göçle gelenlerle Anadolu’da yaşayan gayrimüslimler arasında herhangi bir çatışmanın yaşanmamasına çalıştı. Diğer taraftan da gelişmelerin şokunu atlatabilmek için düşünce olarak İslam inanışının birleştirici özelliğinde uzaklaşmadan Türkçülük ekseninde bütünleşmeyi ön plana çıkardı. Bu yolla bir taraftan Anadolu’da yaşayan Türklerin etrafında oluşturulacak Türk milliyetçiliği ile devletin kurtarılmasına çalışılacak, diğer taraftan da İmparatorluğun içinde ve dışındaki Türkler arasında vatanseverlik duygularının yükselmesine katkı sağlanacaktı. Böylece kısa süre önce kaybedilen toprakların kurtarılabilmesi için Asya’da yaşayan soydaşlardan faydalanmanın zemini de hazırlanmış olacaktı. Ayrıca Anadolu içindeki bazı grupların ayrılıkçı ve merkezden uzaklaşma eğilimlerine karşı Cemiyetin Kasım 1910’da Selanik’teki ikici toplantıda alınan“Türkler arasında vatanseverliği yerleştirmek ve tüm Türk olmayan toplulukların mikro milliyetçiliğe yönelişini durdurmak için İmparatorluktaki tüm okullarda Türkçe eğitim yapılması kararı” doğrultusunda Türkleştirme politikası için zemin oluşturulacaktı. Ama öncelikli hedef şüphesiz Balkanlardaki kayıplar da unutturulmak ve uygun zamanda oraları yeniden Türk vatanı yapabilmekti. İttihat ve Terakki Cemiyetinin etkin üyelerinden Halil Bey’in 19 Mayıs 1914’te yeni Osmanlı Meclisi Mebusan Başkanının seçimi sırasında yaptığı etkili konuşma bunun açık ifadesidir. Menteşe, o konuşmasında Balkanların kaybından duyulan üzüntüyü ve gelecekle ilgili beklentilerini şu cümlelerle ifade etmişti: “Bu yüce kürsüden millete sesleniyorum. Hürriyetin ve anayasanın beşiği Selanik’i, yeşil Manastır’ı, Kosova’yı, İşkodra’yı, o güzel Rumeli’nin tamamını unutmamanızı tavsiye ederim. Öğretmenlerimizde, gazetecilerimizden, şairlerimizden ve tüm aydınlarımızdan şimdiki ve gelecek nesillere, dersleriniz, yazılarınız ve moral gücünüzle, sınırların ötesinde hürriyete kavuşması gereken kardeşleriniz ve kurtarılacak bir vatan parçası olduğunu hatırlamanızı istiyorum”. Cemiyet, Türkleştirme politikasını ise Gökalp’ın ortaya koyduğu yöntemle sağlamaya çalıştı. Gökalp’ın yaklaşımı şu şekilde özetlemek mümkündür.

  1. İhtilalci ve İnkılâpçı
  2. Demokrat ve Meşrutiyetçi
  3. Hilafetçi ve Panislamist
  4. Türkçü ve Pantürkist
  5. Halkçı ve milliyetçi
  6. Medeniyette Batıcı, kültürde milliyetçi.

Bu politika uygulanırken uzun yıllar devletin temel taşlarından biri olmuş olan Arnavutlar arasında da milliyetçi duyguların ön plana çıkması ve devletten kopması İttihat ve Terakkiyi bir miktar daha radikal ‘Türkçü’ politikaya doğru itti. Türk milletinin Müslüman ve Asya kökenli bir millet olduğu aha açık bir ifade ile ortaya konulmaya başlandı. Osmanlı Devletinin yeniden güçlü bir devlet olabilmesi için bütün Müslümanlarla Hilafet makamından istifade ederek dost olmak ve gerektiğinde bir ‘İttihadı İslam’ yapmaya çalıştı. Bununla birlikte Osmanlı Devletinin gerçek hâkiminin Türk milleti olduğu hiçbir zaman unutulmadı. İdeal olarak dünya üzerindeki Türkleri de ırkdaşlık mefkûresi ile birleştirebilmenin arzusunu da dile getirmekten kaçınmadı. Milli bilinci uyandırmak için öncelikle Balkanlarda olmak üzere çeşitli vilayetlerde Cemiyetin düşünceleri doğrultusunda eğitim kurumları kuruldu. Yeni nesillerin Türkçülük milli bilinci ile yetiştirilmesine çalışıldı. İttihat ve Terakkinin önde gelen teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp’ın öncülüğündeki bu eğitim kurumlarına katılabilmek için aşağıdaki şartlar aranıyordu:

  1. Türk olmak
  2. Türkçülük mefkûresi (fikir–gaye) ile yetişmek
  3. Ferdi ve milli bir ahlaka sahip olmak
  4. Hayatını muayyen bir fikre hasretmek
  5. Fikirde bir iş bölümü yapmak,
  6. Yetiştirdiği gençlere iş bulmak
  7. Gençleri Devlet adamı, öğretmen ve misyoner ve gazeteci ve yazar olarak yetiştirmek
  8. Ahlaken ve fikren yetiştirilmiş olan gençler için yeni eğitim merkezler kurmak ve her akşam bu merkezlere devamını sağlamak
  9. Gençler arasında teşkilatçı olanları İttihat ve Terakki Cemiyetinin başına getirmek
  10. Gençleri Avrupalı propagandacıların tesirlerinden korumak
  11. Teknik bilgilere yatkın olanları Avrupa’ya göndermek
  12. Bilim insanı olacaklara Türkiye’de milli tetebbular (derinliğine araştırma– inceleme) yaptırarak akademik alanda ilerletmek.

Bunun yanı sıra Cemiyetin 1908 programının öngördüğü gibi özel okullarda Osmanlıcılığa ve Türkçülüğe aykırı tüm tema ve unsurları ayıklatarak Maarif Vekâleti’nin nezaretinde Türkçeleştirici temalara ağırlık verdirecekti. Gayrimüslim ilkokullarında da Türkçe öğrenimi zorunlu olacaktı. Dini kurumlar haricindeki devlete ait liseler ve üniversitesinde öğretim dili Türkçe olacak fakat orta öğretim kurumlarında mahalli diller de öğretilebilecekti. Ancak bu girişim Gayrimüslimlerde olduğu gibi Müslüman azınlıklarda da ters etki yaptı. İmparatorluğun en sadık tebaalarından ve milliyetçi akımlara kapalı toplumlarından biri olarak bilinen Müslüman Arnavutların okullarında Türkçenin zorunlu dil yapılması, onların 1911 yılında İmparatorluktan kopmalarına katkı sağladı.

Cemiyetin yayın organı Tanin gazetesinin başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın Balkanların yitirilmiş olması ile ilgili olarak Petersburg’da yayınlanan “Rus Şayiası” adlı gazetede, kaleme aldığı bir yazısında, Arnavutluk ve Makedonya’nın Osmanlı vatanından ayrılmış olmasının Türk siyasilerinin işini iyiden iyiye kolaylaştırdığını belirti. Ayrıca İmparatorluktan ayrılmak emelinde olan Balkan unsurlarının yenilikçi taraftarı siyasilerin önünde en büyük engel teşkil ettiğini, devletin bir an önce yapması gereken ıslahatları geciktirdiğini belirtti.73 Bu aşamadan sonra en azından yine devletin aslı unsuru olarak kabul edilen ve belirgin olarak ayrılıkçı eğilim göstermeyen Müslüman Araplarla birlikteliğin yeniden değerlendirilebileceğini ve Anadolu ve Arap toprakları üzerinde yeni bir Türk vatanının oluşturulması gereğini ileri sürdü. Hüseyin Cahit (Yalçın) bu görüşlerinde yalnız değildi. Nitekim Balkan savaşlarının hemen arifesinde bazı eski ittihatçı mebuslar tarafından “Türkçülük” ideolojisi çerçevesinde kurulmuş olan Milli Meşrutiyet Fırkası’nın yayın organı “İfham”da yer alan bir yazıda da, Osmanlı Devleti’nin dâhili siyasetinin Türklük esasına dayanması gerektiği dile getirilmiş; İzmir’den Beyazıt’a, Karadeniz’den Arap bölgelerine kadar bütün Türkili’nin bu milli siyasete tabi olması düşüncesini ileri sürülmüş ve Suriye, El Cezire ve Ceziret‐ül Arap geniş bir âdem‐i merkeziyet ile idare olunması, Şam, Bağdat, Mekke ve San’a vilayetleri Arap milli hayatının birer merkezi olmalı düşüncesi ileri sürülmüştü. Benzer görüşler İttihat ve Terakki’nin eski Fizan Mebusu Cami Bey tarafından da benimsenmiştir. Bu fikir başta Osmanlı ve Alman ordularında‘Mareşal’ rütbesi ile görev yapan Colmar von der Goltz Paşa olmak üzere Almanlar da yüzyılın başından bu fikri destekliyordu. Ancak bu politik yaklaşıma Araplardan ciddi tepki geldi. Trablusgarp – Bingazi Savaşının Cemiyetin üzerinde bıraktığı olumsuz sonuçlardan da faydalanan Araplar 3 Ocak 1913’te Beyrut Eyalet Meclisi, Arapçanın yeniden resmi dil olarak tanınması, askerlik mükellefiyetlerinin mahalli olarak yerine getirilmesini ve Âdem‐i merkeziyetçiliğin benimsenmesi yönünde aldığı karar İttihat ve Terakki tarafından hemen reddedildi. Ancak Arapların ayrılmasını istemeyen İttihatçılar, Cemal Paşa’nın kişisel gayretleri ile onları birlik içinde tutmaya çalıştı. Cemal Paşa’nın Arapların da kaybedilmemesi için saf ettiği gayretler hatıralarında şu ifadelerle dile getirilmektedir: “Efendiler bizim fırkamızın Araplar hakkında tatbik etmek istediği program o kadar geniştir ki bunu tasavvur bile edemezsiniz. Biz Arap ve Türk iki kavimi aynı halife etrafında bir arada yaşamalarını sağlamaya çalışıyoruz… Size söylemek isterim ki İstanbul’da ve Türklerle meskûn İslam memleketlerinde bugün gördüğünüz Türklük cereyanı Araplık cereyanına katiyen muhalif değildir. Pekâlâ, bilirsiniz ki şu ana kadar Osmanlı memleketlerinde Bulgarlık, Rumluk, Ermenilik cereyanları vardı. Şimdi buna Araplık cereyanı da ilave olundu. Türk kendisini unutmuş hatta milliyetini telaffuz etmekten utanır olmuştu. Milli fikrin düşmesi nihayet kati inkırazla neticelenebilirdi. Bundan ürken Türk gençliği takdire şayan bir intibah ile ayaklandı… Şimdi sizi temin ederim ki Türklük cereyanı Araplık cereyanının katiyen düşmanı değildir. Onun biraderi, hatta ayrılmaz refikidir. Türk genci Arap’ın terakkisini, bütün milli hukukuna sahip olmasını bütün canı ile ister. Ben Türk ve Arap gençliğine şunu soyluyorum ki iki millet birbirinden ayrıldıkları anda her ikisi de zevale mahkûmdur.” Bu yaklaşım tarzı Araplar için bazı hakların kazanılmasını sağladı. Arap bölgelerindeki okullarda tarih ve coğrafya gibi derslerin dışındaki derslerin Arapça yapılması benimsendi. Bunu mahkemelerde Arapçanın kullanılması ve askerliğin mahalli olarak yapılmasının kabulü izledi. Bu sayede en azından Araplar şimdilik ikna edilmiş görünüyordu. Ancak bu gelişmeden ne İttihatçılar ne de Araplar memnun kalmamışlardı. Türkleştirme konusunda dikkat çekici uygulamalardan biri da İstanbul’da yapıldı. İstanbul, Türklük aleyhine propagandaların en yoğun yapıldığı yerdi. Türklük aleyhine propagandaların yoğunlaştığı yer ise Levantenlerin üssü olarak bilinen Beyoğlu’ndaki kulüplerdi. İttihat ve Terakki mensupları da bunun farkındaydı. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması Beyoğlu’ndaki kulüpleri Türkleştirmek için bir fırsat olarak görüldü. Başta Talat Paşa olmak üzere İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri, üst kademedeki Türk memurlarının ve Türk gençlerinin Serki Doryana ve Küçük Kulüp’e gitmeleri sağladılar. Orada bir Türk ekseriyeti meydana getirmeleri için teşvik ettiler. Talat Paşa’nın da müdavimi olduğu Beyoğlu’nun en gözde mekânlarından biri olan “Küçük Kulüp” bir süre sonra Türk aza ekseriyetine sahip oldu ve hem eskiyi aratmayacak bir tarzda iyi idare edildi hem de buralarda yapılan Türklük aleyhine propagandalar bitirilmiş oldu. İttihat ve Terakki eğitimin yanı sıra kültürel alanda da milliyetçi politikalar geliştirdi. Örneğin milli musiki, milli filmcilik, milli coğrafya, milli kütüphane gibi önemli kurumların başına‘milli’ kelimesi getirildi. Hatta bazı spor kulüplerinin tüzüklerinde bile milliyetçiliğe yer verildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti İktisadi alanda da Türkleri daha güçlü bir şekilde ön plana çıkarmaya çalışıyordu. Cemiyetin 1908 Kongresinin kararları arasında kalkınma işi ‘terakki’ adı altında ele alınmıştı. Terakkiyet‐i memleketin sağlanması için teşvik ve ödüllerle şahsi girişimleri canlandırmak sanayi, ticaret ve tarımı geliştirmek, şirketleşmeyi sağlamak, ticaret ve sanayi mektepleri açmak, işçi ve işveren arasında hukuki ilişkileri düzenlemek, çiftçiyi topraklandırmak, aşar oranını azaltmak gibi farklı yaklaşımlara yer verilmişti. Öncelikle İmparatorluk içindeki Türk ve Müslüman olanlar için uygulanmak istenen bu kararları kısa sure içerisinde hayata geçirilmesi kolay değildi. Çünkü Türkler İktisadi bakımdan Müslüman olmayan unsurların oldukça gerisinde kalmıştı. Cemiyet bu açığı kapatmak için Gayrimüslimleri bu duruma getirmiş olan dini teşkilatların çalışmalarını takip etti. Ortodoks kilisesi Rumlar, Gregoryen kilisesi Ermeniler, Hahamlık Yahudiler için başta dini ve iktisadi olmak üzere her alanda bir örgütlenme, bir gelişme merkezi görevini yürütüyordu. İttihat ve Terakki, aynı yöntemi Türkler içinde hayata geçirmek istedi. Bu uygulama ile hem Türkleri yüzyılların getirdiği geleneksel çiftçilikle uğraşıp ticaretten uzak kalmaya bağlı geri kalmışlıktan kurtarmayı hem de Meşrutiyetin getirdiği eşitlik ilkesi sayesinde Gayrimüslimlere açılan yönetim görevlerinde ve okullarda diğer unsurlarla yarışabilir konuma getirmek istendi. İttihat ve Terakki bu düşüncelerini Devletin iç içe geçtiği 1913 Babaili baskınından sonra daha etkili bir şekilde uygulama imkânı buldu. Bu tarihte Balkan Savaşı sonuçlarının getirdiği olumsuzluklardan sonra asıl düşmanın iktisadi kimliğini daha net görmeye başladı ve Türklüğün iktisadi alanda geri kalmışlığını gidermeyi “mukaddes gaye” olarak benimsedi. 1913 (1329) tarihinde kabul edilen “İttihat ve Terakki Cemiyetinin Siyasi Programının” ikinci maddesinde iktisadi gaye şu şekilde yer aldı. ‘İttihat ve Terakki Fırkası, milli iktisat siyasetime engel koyan, istiklalini engelleyen ve yabancılara taallûk eden imtiyazlar ve mali ayrıcalıklar gibi bütün kapitülasyonların kaldırılması mukaddes gaye addeder. Aslında bu amaç doğrultusundaki çalışmalar açıkça ifade edilmemekle beraber Bosna‐Hersek’in Avusturyalılar tarafından ilhak edilmesinden hemen sonra ortaya çıkmaya başlamıştı. O dönemde Avusturya’ya karşı herhangi bir karşı önlem alamayan İttihatçılar, Avusturya mallarına ve bu malları satan dükkânlara karşı bir boykot tertipleyerek Avusturya mallarının nezdinde Batı mallarının aracısı olan gayrimüslim tüccarlara zarar vererek daha küçük çapta ticaret yapan Türk tüccarlara yarar sağlamışlardı. Cemiyetin temsilcisi olarak uzun yıllar Maliye Nazırlığı yapan Cavit Bey, Osmanlı toplumunun ancak sermaye aracılığı ile düzlüğe çıkabileceğini savunuyordu. Sermaye ülkeye uygarlığı getirirdi. Toprak sermaye ile işlenir, fabrika sermaye ile kurulur, sermaye sayesinde ticarethaneler açılırdı.87 Osmanlı Devletinde ise sermayenin çok büyük bir kısmi gayrimüslimlerin elindeydi. Onların da çoğu kapitülasyonlar sayesinde vergilerden muaf tutulmalarını sağlayan yabancı devletlerin himayesinde oldukları için Osmanlı Devletini kendi devletleri olarak görmüyordu. Aksine kapitülasyonlar kadar kutsal tuttukları geleneksel ayrıcalıkları uğrunda İttihatçıların iktisadi düşüncelerine karşı direniş gösterdiler. Bu yüzden İttihat ve Terakki yeni bir “Türk Burjuvazisi” oluşturmaya yönelik çalışmalara hız verdi. Çünkü Türkler, kendi içlerinden Avrupa sermayesinden de istifade ederek bir “sermayedar burjuva sınıfı” çıkaramayacak olursa yalnız asker, memur ve köylüden güç alan Osmanlı–Türk topluluğu çağdaş bir devlete dönüşemezdi. Osmanlı Devletini ancak Türk burjuvazisinin doğuşu kurtarabilirdi. Bu da ancak Osmanlı topraklarında yaşayan Müslüman‐ Türk unsurunun girişimci olması, ticaret, bankacılık, sanayi ve benzeri işlerle uğraşması ile mümkündü. Peki, bu nasıl yapılacaktı. Türklerin siyaset alanında birçok kahramanı vardı. Ama Milli iktisatçıları yoktu. Onun için bir an önce milli iktisatçılar yetiştirilmeliydi. İşte bu noktada Meşrutiyetten sonra siyası yakınlaşma sağlanan, Alman Frederick List, Amerikalı John Rae gibi iktisatçıların görüşlerine dayanarak iktisadi açıdan önemli gelişme kaydeden ve milliyetçi kalkınmayı başarı ile uygulayan Almanya ile daha fazla yakınlaşma fikri öne çıktı. Meşrutiyetten sonraki dönemde Alman devlet modeli İttihatçıların da gıpta ile baktıkları bir modeldi. Alman örneği izlenirse Türkler de milli bir devleti oluşturabilirlerdi. Almanya ile daha önce bazı sanayi ürünleri, teknik bilgi, Türk subaylarının eğitimi, askeri mühimmat taşıma araçları ve benzeri alanlarda işbirliği yapılıyordu. O zaman iktisadi alanda da daha fazla işbirliğine gidilebilirdi. Yeni Mecmua’da “Türkçülük” konusunu ele alan Ziya Gökalp da Alman İttihatçılığından ilham alınmasının öneriyor ve Türklerin ancak Almanların izledikleri yoldan giderek siyasal birliğe varabileceklerini soyluyordu. Birinci Dünya savaşının başlamasına kısa bir süre kala ise milli ekonomiye en büyük engeli teşkil eden kapitülasyonların 1 Ekim 1914’ten itibaren kaldırılacağı açıklandı. 30 Nisan 1914’ten itibaren “Sanayi Dergisi” yayınlanmaya başladı. Dergi, ülkede sanayi fikrinin, sanayi hevesinin doğmasına çaba sarf etmeyi ve Türk’te sanayi bilgi ve gücünün attırılmasına çalışacak, Türkün sanayi sahasında atacağı milli adımları teşvik edecekti. Ardında gümrük tarifeleri %4 oranında arttırıldı. Bu durum hükümetin milli sanayi korumak için daha etkin bir gümrük politikası uygulamasına imkân sağladı. 1915’te elde edilen Çanakkale Zaferi etkisini ekonomik alanda da gösterdi. Siyasi iktidar kısa sürede milli duyguların yükselişime tepki vererek diğer alanlarda olduğu gibi millileştirmeye giderek ‘Ticaret ve Ziraat Nezareti’nin adını ‘Milli İktisat Nezareti’ olarak değiştirdi. Fabrikalarda çalışacak elemanların mümkün olduğu kadar Türk kökenli olmalarına dikkat edildi. 23 Mart 1916’dan itibaren şirket yazışmalarının Türkçe yapılması karara bağlandı. Kısa süre içinde yabancı şirketler Türkçe öğrenimi için kurslar açmaya başladılar. Oysa burada amaç yabancıları Türkçe öğrenmeye zorlamak değil, aksine Türkçe zorunlu kılınarak işyerlerinde Müslüman – Türk unsurlarının çalışmasının sağlamaktı. Bu uygulamaya paralel olarak 11 Mart 1917’de kurulan Osmanlı Devletinin ilk milli bankasında Osmanlı Devletinde ilk kez Türkçe pay senedi düzenlendi. Ayrıca bankanın her türlü işlem ve yazışmalarında Türkçe kullanılması mecburiyeti getirildi.[25]

Bilindiği gibi, Mustafa Kemal Osmanlı devletinin çökmeğe başladığı bir devirde ve bu çöküntünün en şiddetli olarak hissedildiği bir yerde, Balkan şehirlerinden biri olan Selanik’te 1881 yılında doğmuştur. Selanik, devrin en kozmopolit şehirlerinden biri olup Türk, Yunan, Bulgar, Sırp, Arnavut, Yahudi, Ermeni gibi çeşitli milletlerin, ırkların, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik gibi dinlerin ve mezheplerin, ecnebilere ait konsoloslukların, ticarethanelerin, ticarî kumpanyaların bulunduğu, mücadele ettiği ve her türlü menfaatin çatıştığı bir yer idi. Mustafa Kemal daha çocuk iken bu çöküşün acısını, Türk halkının içinde bulunduğu vaziyeti hissetmiş ve görmüştür. Subay olduktan sonra ise, özellikle Balkan ve I. Dünya Harpleri esnasında Makedonya’da, Arabistan’da, Anadolu’da imparatorluğun yıkılışına şahit olmuştur. İşte bu hadiseler içinde bizzat bulunan Mustafa Kemal’de milliyetçilik fikri, Türklük şuuru bu devirde doğmuş ve gelişmiştir. Bu şuurun Mustafa Kemal’de ortaya çıkmasında milliyetçiliğin XIX. ve XX. Yüzyılda hâkim ideoloji haline gelmesinin de büyük rolü olmuştur. Zira çağ milletler ve milliyetçilik çağı idi. Mustafa Kemal, kendisinde evvelâ reaksiyon, sonra düşünce ve nihayet 1919’dan itibaren şuur ve hareket olarak ortaya çıkan Türkçülüğü veya milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğunun belirsiz sınırları yani coğrafyası, kozmopolit toplumu dâhilinde değil, fakat Misak-ı Millî sınırları ve sadece bu sınırlar içinde kalan Türk toplumunda uygulama safhasına geçirmek istemiştir. Nitekim 1919 yılında Mustafa Kemal’in bütün gayretleri, kendisinde yeni şekliyle var olan Türklük şuuru ve düşüncesine maddi ve manevî zeminler arama istikametinde olmuştur. Bunun sonucu, Mustafa Kemal her şeyden önce Türklük şuuruna, coğrafyayı zemin yani temel yaptı. O, coğrafyayı, mukaddes vatan ve maddi kaynağın esası kabul ediyordu. Artık, millî enerjinin nerede harcanacağı, milletin nerede yaşayacağı belli edilmiştir. Böylece imparatorluktan vatana, millî coğrafyaya geçiliyordu.[26]

Türklüğün (milliyetçiliğin) ikinci temelini ise beşeri temel teşkil edecekti ki bu da Türk milletinden başkası değildi. Üçüncü temeli oluşturan milli kültür idi. Nihayet milliyetçilik şuurunun dördüncü ve manevi zemini olarak İslamiyet kabul edilmiştir. İşte Mustafa Kemal’de mevcut olan Türklük şuurunun temel ve vazgeçilmez unsurları coğrafya (vatan),Türk milleti, milli kültür ve dindir. Atatürk, bu dört unsuru bütün olarak kabul etmeyen veya ihmal eden, Panturkizm, Panislamizm ve Panottoman’ızm gibi fikirlere rağbet etmemiştir. Bunları, milli enerjiyi milli vatan için harcamayan, gözleri veya merkezi Türkiye ve Türk milleti dışında olan ideolojiler olarak telakki etmiş; Anadolu ve Türk milleti için zararlı görmüştür. Bu itibarla, Atatürk’ün Türklük şuur ve düşüncesinde hayalciliğe, uluslararasılığa yani vatanı, milleti, milli kültürü ve dini reddeden ideolojilere yer yoktur. Atatürk’teki Türklük şuuru daha ziyade, kültürden kaynaklanmıştır. Bu haliyle, Türk tarihinde olumlu ve özel bir milliyetçilik anlayışının başlatılmış olduğunu söyleyebiliriz. 0, Osmanlı sentezinden doğan ve Osmanlının damgasını taşıyan mimariden, şiire kadar bütün kültür unsurlarını Türklüğün eseri olarak kabul eden geniş bir Türklük şuuruna sahiptir. Bu haliyle Atatürk’teki şuura Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Mehmet Akif’in sentezidir diyebiliriz. Böylece Tanzimat’tan beri arayış içinde olan, aradığını bir türlü bulamayan Türk aydını nihayet, Atatürk’le yeni bir senteze ulaşmıştır. Bu sentezin adı milliyetçiliktir. Bu sentezin içinde Gökalp’in milli kültüre dayanan Türklüğü, Yahya Kemal’in coğrafyaya dayanan tarih şuuru, Akif’in Türklüğü-milleti dışlamayan din şuuru yer almıştır. İlk belirtileri Tanzimat devrine kadar uzanan bu milliyetçilik anlayışı her zaman savunmaya dönük olmuştur. Bunun hedefi milli varlığı, milli coğrafyayı savunmak, korumak ve yaşatmaktı şovenizmle hiç bir alakası yok idi. Dolayısıyla müspet bir milliyetçilik anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Bu tur modern ve müspet milliyetçilikten doğan milli şuur, 1919 tarihinde Türk milletini ve coğrafyasını müdafaa ve muhafaza etmek için aksiyona (harekete) dönüşerek milli mücadele ile yeni bir devlete ve millete ulaşmıştır.[27]

 

Sonuç

Geldiğimiz noktada, İttihat ve Terakki Cemiyetinin birçok uygulamalarının Atatürk Devrimlerinin habercisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Atatürk Devrimleri birçok noktada İttihatçıların fikir ve uygulamalarının çok daha önüne geçmiştir.

İttihat ve Terakkililer Osmanlı eğitim sisteminin tek bir düzen içerisinde ve tüm okulların devlet kontrolü altında olmasını istemişlerdir. Bu noktada onların ulaşamadıkları hedefe, hem de daha geniş kapsamlı olarak Atatürk Devrimi ulaşmıştır. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat ile Türkiye’de faaliyet gösteren tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı çatısı altına ve belli kurallar dâhilinde alınmıştır. Bunun yanında, daha da öteye gidilerek, karma eğitim getirilmiş ve 2 Mart 1926 tarihli Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun’la İlköğretimin zorunluluğu ilk kez doğrudan doğruya devlet tarafından ciddi bir şekilde ele alınmıştır. Devletin izni olmadan okul açılamayacağı belirtilerek; ilk ve orta öğretimin temel kuralları belirlendi.  Çağdaşlığa uygun olmayan dersler programlardan çıkarıldı Bütün bu gelişmelerle Türk eğitim sistemi devlet güvencesi altına alınmış, demokratik, laik ve çağdaş bir kimliğe kavuşmuştur.  Eğitimde eşitlik sağlanarak, milliyetçilik ve halkçılık ilkeleri egemen duruma getirilmiştir.

Atatürk Devrimi alfabe konusunda da İttihat ve Terakki dönemindeki tartışmaları kesin bir çözümle sonlandırmıştır. Yukarıda da anlattığımız gibi, II. Meşrutiyet’in ilanından bir süre sonra, harf ve yazım kurallarını düzeltmek ve düzenlemek için, Maarif Bakanlığı tarafından komisyonlar oluşturulmuş, bunların yanı sıra Islah-ı Huruf Cemiyeti gibi özel dernekler de kurulmuştur.  Zamanla alfabe konusu, ülkedeki bütün aydınları ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Bu alandaki görüşler; Arap harflerinin iyileştirilmesi ya da Arap harfleri bırakılarak Latin harflerinin kabul edilmesi olarak iki gruba ayrılmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk bu noktada ikinci ve devrimci olan seçeneği seçmiş, 1 Kasım 1928’de gerçekleştirilen harf devrimiyle bir kültür devrimi için gerekli olan adım atılmıştır. Devrim öncesinde erkeklerde %7, kadınlarda ise binde 2 olan okuma yazma oranları “Millet Mektepleri”nin de katkısıyla kısa zamanda yükseltilmiştir. Atatürk, harf devrimiyle İttihat ve Terakki’nin cesaret ve ortam bulamadığı adımı atmıştır.

Toprak Reformu ve Aşar vergisinin kaldırılması konusunda Atatürk Devrimi, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Siyasi Programında kalan hedefleri yine geniş çaplı olarak uygulamıştır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, İttihat ve Terakki’nin siyasi programında bulunmakla beraber vaatten öteye geçemeyen ve ekonominin ayağa kalkması için oldukça önemli olan 14. maddesi, topraksız köylülere toprak verilmesinin ve düşük faiz ile kredi temin edebilmelerinin sağlanacağını ifade ediyordu. 15. maddede ise çiftçinin ödemekte zorlandığı aşar vergisinin tahmis usulüyle çözüleceğini ve yavaş yavaş kadastro uygulamasına geçileceğini vaat ediyordu. Atatürk Döneminde, İnönü devrinde geniş çaplı uygulamasına girişilecek, Toprak Reformu uygulamaya konulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1928’de TBMM’nin 3. dönem 2. toplantı yılını açarken: “Doğu illerimizin bir kısmında oluşturulan genel müfettişlik faydalı olmuştur. Cumhuriyetini kanunlarının emniyetle sığınılacak yegâne yer olduğunun anlaşılması bu yörede huzur ve gelişme için esaslı bir başlangıçtır. Yeni faaliyet devrimizde, gerek bu yörede, gerek memleketin diğer kısımlarında toprağı olmayan çiftçilere toprak sağlamak meselesiyle önem vererek meşgul olacaksınız. Hükümetin şimdiye kadar bu yolda devam eden gayretini, tedbirlerimizle, daha çok arttırma konusunda başarılarınızı temenni ederim” diyordu.[28] Bu sözlerinden de anlaşılacağı üzere Toprak Reformu, Atatürk’ün sürekli olarak gerçekleştirilmesini istediği devrimlerdendi. Ulu Önder, 1 Kasım 1929’da TBMM’nin 3. dönem 3. toplantı yılını açarken; “Çiftçiye arazi vermek de hükümetin ara vermeden takip etmesi gereken bir iştir. Çalışan Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak sağlamak memleketin üretimini zenginleştirebilecek başlıca çarelerdendir”; 1 Kasım 1936’da 5. dönem 2. toplantı yılını açarken ise: “Toprak Kanunu’nun bir neticeye varmasını Meclis’in himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa sahip olması, behemehâl lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastandır” diyordu.[29] Açıkça görüldüğü üzere Mustafa Kemal Atatürk, 1928’den vefatına kadar TBMM’yi Toprak Reformu konusunda uyarmış ve yasa için hazırlıklarda bulunmuştu. Türkiye’de Toprak Reformunu yapılmasında takip edilecek yöntemi madde madde özetleyen Mösyö Olindo Gorni’nin raporu Atatürk’ün isteğiyle hazırlanmıştı. Ayrıca rapor doğrultusunda ilk Köy Enstitüsünün Atatürk’ün sağlığında, 1937’de İzmir Kızılçullu’da açıldığını da belirtelim. Atatürk’ün sözlerinden de anlaşılacağı gibi, Toprak Reformundan güdülen amaç, topraksız köylüyü toprak sahibi yapmaktı. Bu uygulama ile büyük toprak ağalarının toplumsal ve siyasal etkinlikleri ortadan kaldırılmak, bulundukları bölgede iktidar olan bu kişilerin merkez üzerindeki baskısı ve gelişme önünde oluşturdukları engeller yok edilmek isteniyordu. Bu arada devlet, topraksız köylüye toprak dağıtımına da başlamıştı. 1925 Bütçe Yasası’yla yetki alan Cumhuriyet Hükümeti, daha önce çıkarılmış 716 sayılı yasaya dayanarak, göçmenlere ve topraksız köylüye torak dağıtımı çalışmalarına girişmiş, 1934 yılına dek 6.787.234 dönüm tarla, 157.422 dönüm bağ, 169.659 dönüm bahçe dağıtılmıştır. 1938’e dek köylüye 2.999.835 dönüm daha toprak dağıtılmıştı.

Yine genç Türkiye Cumhuriyetinin 1920’li yıllardaki en önemli gelir kaynağı olan ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin de kaldırmayı düşünüp uygulamasına geçemediği Aşar Vergisi de Atatürk döneminde kaldırılmıştır. Cumhuriyet için aşarı kaldırmak zor bir karardı. Çünkü savaşlar yüzünden ülke harabeye dönmüş, halk yoksul düşmüştü. Ülkenin iman ve halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi için paraya gereksinim vardı. Ne var ki, hangi sebeple olursa olsun, köylüler bu kronik dertle baş başa bırakılamazdı. Bu nedenledir ki, İzmir İktisat Kongresi’nde alınan karara uyarak bu vergi 17 Şubat 19252’te kaldırıldı. Bu reform nedeniyle devlet gelirlerinde meydana gelebilecek azalma, arazi vergisi ile tüketim vergisinde yapılan düzenlemelerle giderilmeye çalışıldı.

Yine yukarıda bahsettiğimiz gibi, İttihat ve Terakki Cemiyetinin I. Dünya Savaşı sırasında, Atatürk döneminde daha geniş ve etkili bir şekilde uygulamasını bulacak şekilde, demiryollarını millileştirme hedefinin ilk icraatlarını gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Ancak yukarıda da andığımız Pilling davasında gördüğümüz gibi, bu konuda ilk teşebbüsler sürüncemeye dönüşen hukuki sonuçlara yol açmıştır. Demiryollarının Millileştirilmesi siyaseti M. Kemal Atatürk devrinde hedefine ulaşacaktır. 1923 – 1938 döneminde demiryolları ülkenin en önemli sorunu olmuş ve büyük bir ciddiyetle ele alınmıştır. “Bir karış fazla şimendifer” parolasıyla “milli vahdet, milli mevcudiyet, milli istiklal meselesi” olarak örülmüştür. Üretim merkezlerini tüketim merkezlerine bağlayarak iktisadi bir denge kurmak, bunun yanında demiryollarının geçtiği bölgelerde iktisadi hayatta olduğu kadar sosyal hayat üzerinde de bir gelişmenin sağlanması amaçlanmıştır. “Milli emniyet”, “sosyal ve iktisadi bir vasıta” gibi düşünülen demiryolları, Türkiye’nin “iktisadi gelişmesi, iktisadi seviyesi ve zirai tutumu noktasından lâzım olduğu kadar, vatanın geri kalmış bölgelerine ilim, irfan ve medeniyet nuru akıtmak; huzur, milli varlık ve milli emniyet açısından da bir zorunluluk” olarak görülüyordu. Demiryolu yapımlarının ülkenin doğusuna yönelmesi hem bölgenin imarı hem de bu bölgedeki asayişsizliğin ortadan kaldırılması şeklinde açıklanıyordu. Bu düşünceleri gerçekleştirmek amacıyla takip edilen milli ve bağımsız demiryolu politikası başlıca iki yönde gelişti. Bunlardan birincisi, milli bütünlüğün ve milli iktisadın ihtiyaçlarını karşılayacak ağ biçimindeki yapıyı oluşturmak için yeni demiryolları inşa etmekti. İkincisi ise, yabancı şirketlerin ellerindeki demiryollarını satın alarak demiryollarına milli bir nitelik kazandırmaktı.[30] 15 yıllık sürede yabancı şirketlerden satın alınan 3387 kilometre demiryolu için 42.515.486 TL ödenmiştir. Yine aynı dönemde 341.599.424 TL harcanarak 2815 kilometre demiryolu inşa edilmiştir. Böylece 1923’de 4112 kilometre olan demiryolu uzunluğu 1938’de 6927 kilometreye ulaşmıştır.

İttihat ve Terakki yönetiminin siyasal milliyetçiliğine koşut ekonomik milliyetçik fikri de geliştiğini yukarıda görmüştük. Bu ekonomide milliyetçi görüşlerle Atatürk döneminde takip edilen ekonomik program ve bu doğrultuda yapılan hamleler paralellik göstermektedir. Atatürk Döneminde yapılan millileştirme hamlelerinin en bilinen örneklerini şöyle sıralayabiliriz: Anadolu, Mersin-Tarsus-Adana demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketleri’nin satın alınması 31.01.1928 tarih ve 1375 sayılı kanun. Devlet, demiryolları için 143 milyon, bir süre ödenmemiş faiz ve temettü için 61 milyon lira olmak üzere 204 milyon İsviçre frangı ödemeyi kabul etmiştir. Mudanya-Bursa Demiryolu T.A.Ş’nin satın alınması: 30.05.1931 tarih ve 1815 sayılı kanun. Zarar eden bu hat, 50 bin Türk lirası karşılığı devlet tarafından satın alınmıştır. İstanbul Türk Anonim Su Şirketi’nin satın alınması: 20.05.1933 tarih ve 2198 sayılı kanun. 1933’den başlayarak imtiyaz süresinin sonuna kadar yılda 1.300.183 Fransız frangı ödeme şartıyla, İstanbul Belediyesi’ne devredilmiştir. İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınması: 12.06.1933 tarih ve 2309 sayılı kanun. İzmir rıhtımı ve rıhtımda işletilen tramvay 7.827.690 Fransız frangı bedelle devletleştirilmiştir. İzmir Kasaba ve temdidi (İzmir-Afyon ve Manisa-Bandırma) hattının satın alınması: 31.05.1934 tarih ve 2487 sayılı kanun ile satın alma bedeli 162.468.000 Fransız frangıdır. İstanbul Rıhtım, Dok ve Antrepo T.A.Ş’nin satın alınması: 23.12.1934 tarih ve 2659 sayılı kanun. Şirkete üç yılda ödenecek 1.400.000 Fransız frangı ile 40 yılda % 7.5 faizle ödenecek 31.580.138 Fransız frangı verilecektir. Aydın Demiryolu Şirketi’nin satın alınması: 30.05.1935 tarih ve 2745 sayılı kanun. Satın alma bedeli 1.825.840 İngiliz sterlini. İstanbul Telefon T.A.Ş’nin satın alınması: 13.06.1936 tarih ve 3026 sayılı kanun. Şirkete ödenecek bedel 800 bin İngiliz sterlinidir. Ereğli Şirketi’nin satın alınması: 31.03.1937 tarih ve 3146 sayılı kanun. Ereğli Limanı, Zonguldak –Çatalağzı Demiryolu Ve Kömür Madeni İşletmeleri 3.5 milyon lira bedelle kamulaştırılmıştır. Şark Demiryolları T.A.Ş’nin satın alınması: 26 04 1937 tarih ve 3156 sayılı kanun ile şirket 20.760.000 İsviçre frangına satın alınmıştır. İzmir Telefon T.A.Ş’nin satın alınması: 23.04.1938 tarih ve 3375 sayılı kanunla 1.200.000 TL’ye alınmıştır. Üsküdar ve Kadıköy T.A.Ş’nin satın alınması: 11.04.1938 tarih ve 3359 sayılı kanun ile şirket, haklarından 400 bin lira bedel karşılığında vazgeçmiştir. İstanbul Türk Anonim Elektrik Şirketi’nin satın alınması. 22 04.1938 tarih ve 3480 sayılı kanun gereği şirket 1.873.000 İngiliz sterlinine satın alındı. İstanbul Türk Anonim Tünel Şirketi’nin satın alınması: 12.06. 1939 tarih ve 3643 sayılı kanuna istinaden 175 bin TL’ye satın alındı. Ankara Elektrik, Ankara Havagazı ve Adana Elektrik T.A.Ş’nin alınması: 05.07.1939 tarih ve 3688 sayılı kanun gereği 6.616.131 TL’ye alındı. Bursa ve Müttehit Elektrik T.A.Ş’nin satın alınması: 05.07.1939 tarih ve 3689 sayılı kanun mucibince 295.110 İngiliz sterlinine satın alındı. İstanbul Tramvay Şirketi’nin satın alınması:12.06.1939 tarih ve 3642 sayılı kanunla 169 bin İngiliz sterlinine satın alındı.[31]

İttihat ve Terakki’nin Türkiye’nin kaderine hâkim olduğu dönemde dil ve tarih alanında başlatılan ve yukarıda bahsettiğimiz çalışmalar, Atatürk döneminde genişleyerek ve daha etkili bir şekilde devam etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyetinin ve özellikle bu cemiyetin önde gelen siması Ziya Gökalp’in fikir ve uygulamalarıyla Atatürk döneminde yapılanlar arasında bir paralellik vardır. Atatürk, 15 Nisan 1931’de Türklerin dünya tarihine olan katkılarını ortaya çıkarmak, Ulusal kültürün temellerini atmak, Türk tarihini asılsız ve zararlı tarih tezlerinden kurtarmak, Türk tarihini hanedancı ve ümmetçi tarih anlayışından arındırarak bilimsel tarih çalışmalarını başlatmak gibi amaçlarla Türk Tarihini Tetkik Cemiyetini kurdurmuş ve bu Cemiyetin ilk önemli çalışması Türk Tarihinin Ana Hatları isimli eser olmuştur. Yine Atatürk 12 Temmuz 1932’de Türkçe’yi yabancı kelimelerden kurtarmak, Türkçe’nin zenginliğini ortaya koymak ve Türk dilinin dünya üzerindeki saygınlığını artırmak gibi amaçlarla Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurdurmuştur. Atatürk’ün 1927 sonrası dönemde vaktinin büyük bir çoğunluğunu dil ve tarih araştırmalarına ayırdığı da bilinir.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin özellikle Balkan Savaşlarından sonra Türkçülük politikasını ön plana çıkardığı görülür. 20. yüzyıla gelindiğinde özellikle, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde diğer akımların yetersiz olduğuna inanılarak Türk kültürü ön plana çıkarılmıştır. Bu genel çerçeve içerisinde, Cumhuriyet öncesinde kaydedilen kültürel süreçte, gerçekleştirilen eğitim, dil, tarih, edebiyat ve sanat alanlarındaki gelişmelere bakıldığında, Cumhuriyet dönemine önemli bir birikim sağlandığı görülmektedir. Atatürk, İttihatçıların zamanla kendilerini kaptırdıkları ve mantıktan çok kalbe hitap eden Pantürkizm idealine kendini kaptırmamıştır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Mustafa Kemal Osmanlı devletinin çökmeğe başladığı bir devirde ve bu çöküntünün en şiddetli olarak hissedildiği bir yerde, Balkan şehirlerinden biri olan Selanik’te 1881 yılında doğmuştur. Selanik, devrin en kozmopolit şehirlerinden biri olup Türk, Yunan, Bulgar, Sırp, Arnavut, Yahudi, Ermeni gibi çeşitli milletlerin, ırkların, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik gibi dinlerin ve mezheplerin, ecnebilere ait konsoloslukların, ticarethanelerin, ticarî kumpanyaların bulunduğu, mücadele ettiği ve her türlü menfaatin çatıştığı bir yer idi. Mustafa Kemal daha çocuk iken bu çöküşün acısını, Türk halkının içinde bulunduğu vaziyeti hissetmiş ve görmüştür. Subay olduktan sonra ise, özellikle Balkan ve I. Dünya Harpleri esnasında Makedonya’da, Arabistan’da, Anadolu’da imparatorluğun yıkılışına şahit olmuştur. İşte bu hadiseler içinde bizzat bulunan Mustafa Kemal’de milliyetçilik fikri, Türklük şuuru bu devirde doğmuş ve gelişmiştir. Bu şuurun Mustafa Kemal’de ortaya çıkmasında milliyetçiliğin XIX. ve XX. Yüzyılda hâkim ideoloji haline gelmesinin de büyük rolü olmuştur. Zira çağ milletler ve milliyetçilik çağı idi. Mustafa Kemal, kendisinde evvelâ reaksiyon, sonra düşünce ve nihayet 1919’dan itibaren şuur ve hareket olarak ortaya çıkan Türkçülüğü veya milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğunun belirsiz sınırları yani coğrafyası, kozmopolit toplumu dâhilinde değil, fakat Misak-ı Millî sınırları ve sadece bu sınırlar içinde kalan Türk toplumunda uygulama safhasına geçirmek istemiştir. Mustafa Kemal’de mevcut olan Türklük şuurunun temel ve vazgeçilmez unsurları coğrafya (vatan),Türk milleti, milli kültür ve dindir. Atatürk, bu dört unsuru bütün olarak kabul etmeyen veya ihmal eden, Panturkizm, Panislamizm ve Panottomanizm gibi fikirlere rağbet etmemiştir. Bunları, milli enerjiyi milli vatan için harcamayan, gözleri veya merkezi Türkiye ve Türk milleti dışında olan ideolojiler olarak telakki etmiş; Anadolu ve Türk milleti için zararlı görmüştür. Bu itibarla, Atatürk’ün Türklük şuur ve düşüncesinde hayalciliğe, uluslararasılığa yani vatanı, milleti, milli kültürü ve dini reddeden ideolojilere yer yoktur. Atatürk’teki Türklük şuuru daha ziyade, kültürden kaynaklanmıştır. Bu haliyle, Türk tarihinde olumlu ve özel bir milliyetçilik anlayışının başlatılmış olduğunu söyleyebiliriz. 0, Osmanlı sentezinden doğan ve Osmanlının damgasını taşıyan mimariden, şiire kadar bütün kültür unsurlarını Türklüğün eseri olarak kabul eden geniş bir Türklük şuuruna sahiptir. Bu haliyle Atatürk’teki şuura Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Mehmet Akif’in sentezidir diyebiliriz. Böylece Tanzimat’tan beri arayış içinde olan, aradığını bir türlü bulamayan Türk aydını nihayet, Atatürk’le yeni bir senteze ulaşmıştır. Bu sentezin adı milliyetçiliktir.

 

Kaynakça

 

Aslan, Taner, “Mustafa Kemal’de İnkılâp Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi”, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, S 53, Ankara Nisan 2009, s. 1-22.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri C.ITBM Meclisinde ve CHP Kurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1945.

Durdu, Mehmet Burak, “İttihat ve Terakki Partisi’nin Demiryollarını Millileştirme Politikası ve 1917 Tarihli John Robert Pilling’in Şikâyeti ve Mahkeme Tutanakları”, G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5, S 1,  Kırşehir 2004, s.71-89

Gök, Hacı Veli, Atatürk ve İnönü Dönemi Kültür Politikaları, Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir 2011.

Gökbayır, Satılmış, “Gizli Bir Cemiyetten İktidara: Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 Seçimleri Siyasi Programı”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi C. 3, S. 1, Çankırı 2012 s. 61-96.

Kodaman, Bayram, Cumhuriyetin Tarihi-Fikri Temelleri ve Atatürk, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005.

Köken, Nevzat, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi, Doktora Tezi, Isparta 2002.

Sarı, Muhammed – Gedik, Hatice, “Türkiye’de Harf Devrimi Öncesinde Basına Yansıyan Görüşler”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 9/7 Ankara Summer 2014, p. 485-505.

Savaş, Mevhibe, İkinci Meşrutiyet Döneminde İttihat Terakki ve Basın, Ankara 1998.

Semiz, Yaşar, “İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 2014, s. 217-244.

Tongul, Neriman, “Türk Harf İnkılabı”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 33-34, Ankara, Mayıs-Kasını 2004, s. 103-130.

Ülkütaşır, M. Şakir, Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil kurumu Yayınları, Ankara 1981.

Yıldırım, İsmail, “Atatürk Dönemi Demiryolu Politikasına Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 35, Ankara 2001.

http://www.hergunturk.com/ataturk-doneminde-1928-1939-millilestirilen-yabanci-sirketler-makale,6.html (24.03.2016)

DİPNOTLAR:

[1] Taner Aslan, “Mustafa Kemal’de İnkılâp Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi”, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, S 53, Ankara Nisan 2009, s. 15-16.

[2] Taner Aslan, A.g.m., s. 16-17.

[3] Taner Aslan, A.g.m., s. 18-20.

[4] Hacı Veli Gök, Atatürk ve İnönü Dönemi Kültür Politikaları, Kırşehir 2011, Ahi Evran Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi,  s. 10.

[5] Bayram Kodaman, Cumhuriyetin Tarihi-Fikri Temelleri ve Atatürk, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005, s. 117-118.

[6] Satılmış Gökbayır, “Gizli Bir Cemiyetten İktidara: Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 Seçimleri Siyasi Programı”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi C. 3, S. 1, Çankırı 2012, s. 87-88.

[7] M. Şakir Ülkütaşır, Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil kurumu Yayınları, Ankara 1981, s. 22.

[8] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 24-25.

[9] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 26.

[10] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 28.

[11] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 31-32.

[12] M. Şakir Ülkütaşır, A.g.e., s. 28-29. (Celal Nuri’nin meseleyi daha geniş ele alan bir başka yazısı için bkz.: A.g.e., s. 29-31.)

[13] Neriman Tongul, “Türk Harf İnkılabı”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi

S 33-34, Mayıs-Kasını 2004, s. 107-109.

[14] Satılmış Gökbayır, A.g.m.,  s. 87.

[15] Mehmet Burak Durdu, “İttihat ve Terakki Partisi’nin Demiryollarını Millileştirme Politikası ve 1917 Tarihli John Robert Pilling’in Şikayeeti ve Mahkeme Tutanakları”, G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, C 5, S 1,  Kırşehir 2004, s. 72-73, 76.

[16] Satılmış Gökbayır, A.g.m.,  s. 89-90.

[17] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 9-10.

[18] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 12.

[19] Bayram Kodaman, A.g.e., s.123.

[20] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 13-15.

[21] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 48.

[22] II.Meşruriyet döneminde “Türkçülük” akımının gelişmesiyle birlikte “Millî tarih anlayışının” doğması okullardaki tarih dersleri müfredatına da yansımıştır. Tarih yazanlar çoğalmış ve Türk tarihi ilgili konular zaman ve mekan olarak genişlemiştir. 113 Bu yüzden II. Meşrutiyet dönemi tarih yazımı açısından olduğu gibi tarih eğitimi için de yeniden doğuş sayılır. Tarih dersleri “millî ve vatan” terbiye aracı olarak görülmüştür. Bunun yanında tarihî olaylar ve sebepler ilişkisi blhassa, Osmanlı devletinin duraklama ve gerileme sebeplerine ayrıca önem verilmiştir. Ayrıca 1913 tarihli kânun ile okullardaki tarih dersleri yeniden düzenlenmiştir. 1915’de neşredilen müfredatta Osmanlı tarihi bahislerine XVIII.asırda Avrupa, Fransız inkılâbı, yeni Avrupa devletlerinin teşekkülü, Amerika bahisleri ilâve edilmiştir. Bu devirde okul kitaplarında eski kitaplardan daha fazla olarak Türk tarih ve kültürüne yer ayrılmış olmasına rağmen, Tarih ders kitapları hâlâ Batılı kaynaklara daha çok da Fransızcıdan devşirilip toplanarak hazırlanmış eserlere dayanıyordu. Özellikle Seignobos’un tercümelerinden yararlanmışlardı. Bu kitaplara bir anlamda “Batı-Merkezli” tarih anlayışının çerçevesi hâkimdi. Yusuf Akçura bu konuda şöyle demektedir: ”Onlar bize bütün kavimlerin Arya ırkından aşağı ve Allah tarafından Aryalıların menfaatleri için çalışmaya ve mahkum bir hizmetçi olmak üzere halk edildiklerini telkine çalışıyorlar; bizde Tanzimat’tan beri, onların bu propagandalarına, kendi kitaplarımızla hizmet ettik durduk Artık, kitaplarımız, bilhassa tarih kitaplarımız,böyle yanlış ve bize zararlı bir nokta-i nazarın nâşirliğini etmeyecektir. Batılı devletler çok önceleri tarihlerini “muayyen bir gayeyi temine” hizmet edecek şekilde yazmaya başlamasına rağmen, Avrupa’nın bu usulünü tamamen benimsemeyen bir millet vardı. O da Türklerdi.” 1908’den sonra ders kitaplarının yapısında ve niteliklerinde de değişiklikler fark edilmektedir. Ders programlarında hayatî ve sosyal muhtevalı konular yer almaktadır. Tarih kitaplarına bir tarafdan harita ve resimler ilave edilmiş, diğer tarafdan da devlet adamlarıyla ilgili bilgiler konmuştur. XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında tarih ders kitaplarının ortak özelliği,Osmanlı modernleşmesinde Tanzimat reformlarının öneminin vurgulanmasıdır. Abdülhamid dönemi ders kitapları kadar,1908’den sonra basılan ders kitapları da Osmanlı hanedanının Orta Asya ve Türk kökeninin vurgulanmasıyla, Kayı aşiretinin XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadoluya göçünü belirten bir girizgâhla başlamaktadır.1909’da Ahmed Refik Osmanlıların Türk kökenini“Osmanlıların başlangıcı”,”Türklerin hayat tarzı”, ”Cengiz Han”, ”Ertuğrul’un Anadolu’ya varışı ”ve” Osmanlı vilayetinin bağımsızlığı” gibi temaları alt başlıklarla vermiştir. Netice olarak İkinci Meşrutiyetten sonra, “ Milli tarih anlayışı” uyanmasına rağmen Avrupalı bilginlerin eserlerine dayanılarak, çoğu zaman da bu eserler ciddi bir kritik süzgecinden geçirilmeden yapılan aktarmalar yüzünden Türk tarihi hakkında gerçeğe uymayan bir çok bilgiler, mânâsız iddialar ve hattâ iftiralar memleketimizde de yerleşmeye başladı. Acele olarak Fransızca’dan çevrilmiş “umumî tarih” kitapları millî bir görüş açısından yazılmadığı için eleştirilere yol açmıştır.120 Bu asılsız bilgilerin ders kitapları vasıtasıyla okul çağındaki çocukların zihnine işlenmesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir hadisedir. (Nevzat Köken, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi, Doktora Tezi, Isparta 2002, s. 28-29.)

[23] Hacı Veli Gök, A.g.e., s. 9-10.

[24] Yaşar Semiz, “İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 2014, s. 223-224.

[25] Yaşar Semiz, A.g.m., s. 229-239.

[26] Bayram Kodaman, Cumhuriyetin Tarihi-Fikri Temelleri ve Atatürk, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005, s. 85-86.

[27] Bayram Kodaman, A.g.e., s. 86-87.

[28] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri C.ITBM Meclisinde ve CHP Kurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1945, s. 342.

[29] A.g.e., s. 347-348. (1 Kasım 1937’de TBMM’yi açış konuşmasında: “Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünemez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlandırmak lazımdır” demekteydi.)

[30] Yrd. Doç. Dr. İsmail Yıldırım, “Atatürk Dönemi Demiryolu Politikasına Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 35, s. 39.

[31] http://www.hergunturk.com/ataturk-doneminde-1928-1939-millilestirilen-yabanci-sirketler-makale,6.html (24.03.2016)

2015 in review

WordPress.com istatistik yardımcıları bu blog için bir 2015 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

Sydney Opera House’daki konser salonu 2,700 kişiyi barındırır. Bu blog, 2015 içinde yaklaşık 21.000 kez görüntülendi. Eğer bu Sydney Opera House’da bir konser olsaydı, bu kadar insanın onu görmesi kapalı gişe yaklaşık 8 gösteri alacaktı.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Kaynakların Işığında Sultan Vahidettin 1918-1922 Yenilendi!

Üçüncü eserim olan Kitabın piyasaya çıktığı Kasım ayının sonundan Haziran ayının sonuna kadar devam eden çalışmaların sonucunda mevcuda eklenen14 yeni kaynak, mevcutların ustune eklenen 38 yeni dipnot, metin içine ilave 7 belge, ekler kısmında ise 3 yeni belge ve tabiki eski basımına nazaran 20 sayfa fazlasıyla yenilenmiş Kaynakların Işığından Sultan Vahidettin 1918-1922 isimli eserimin yeni baskısı piyasadadır. Hayırlı uğurlu olsun.

önizleme - 164 Sayfa - 140x210 mm - KAPAK

Cumhuriyetimizin 90. Yılı Kutlu Olsun

29ekim07

Daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi, Milletleri millet yapan, onlara şuur veren ve bir arada tutan ortak değerler vardır. Savaşlar, bu savaşlarda kazanılan galibiyetler ya da meydana gelen bozgunlar millet olma bilincini sağladığı gibi, önemli günler ve kahramanlar da yine millet olma bilincinin önemli etkenlerindendir.

Bu bakımdan, 19 Mayıs 1919’da Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkarak Milli Mücadeleyi başlatıp, 29 Ekim 1923 tarihinde de “Türk Milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.” diyerek ilan ettiği Cumhuriyet, Türk Milletine bırakılmış en büyük miras ve vazgeçilmez bir değerdir.

Cumhuriyetin en büyük erdemi, Türk toplumunu ulus olma bilincine kavuşturma imkânı vermesi ve bireyi yurttaş konumuna yükseltmesidir. Ulusumuz, Cumhuriyetle birlikte ulusal bir devletin, onurlu, özgürce düşünebilen ve eşit haklara sahip yurttaşları haline gelme, devletin tek ve gerçek sahibi olma şansını elde etmiştir. Bugün bu şansın ne kadar kullanıldığı tartışma götürür.

Demokrasinin eşanlamlısı olan Cumhuriyet, ulus egemenliğini en iyi simgeleyen, en yüksek, dolayısıyla Türk ulusuna en layık ve onun yüce ruhuna en uygun bir devlet yönetimi biçimidir. Bunun bilincinde olan Türk gençliğinin kulaklarında daima Yüce Önder’imizin şu sözleri olacaktır:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Şüphesiz ki, Cumhuriyet, demokrasiyi geliştiren en iyi sistemdir. Kişinin hak ve özgürlükleri ancak bu sistem içinde güvencede olabilir. Türk Milleti Cumhuriyet’e bağlanıp, onu yüceltip geliştirebilirse demokrasinin nimetlerinden yararlanır ve çağdaş toplumlar içindeki yerini alır. Bu nedenle Cumhuriyeti yüceltip sürdürmek ve nasıl zorluklarla bu sonuca ulaşıldığını bilmek her Türk’ün milli görevidir. Bu milli görevin layıkıyla yerine getirilebilmesi için eğitime ve biz eğitimcilere büyük sorumluluk düşmektedir. Şüphesiz ki gerçek bir demokrasinin olmazsa olmaz şartı düşünen ve sorgulayan insanlar yetiştirmektir.

Atatürk’ün önderliğinde; Samsun’dan başlayıp, İzmir’de noktalanan ve Lozan’da biçimlenen, çöküşten kurtuluşa uzanan yol çetindir, yer yer umutsuzdur, engellerle ve yokluklarla doludur…

Ama Atatürk, en başından umutludur… Ulusuna güvenmektedir… Nevşehir’in köylerinden gelen çarığa, Aksaraylı semerci İbrahim’den gelen kolonlara, yem torbalarına, nallara.. Niğde ovasının buğdaylarına, Sungurlu’nun arpalarına, Havza’nın ununa, Çankırı’nın bulguruna, bu ülkenin insanına, taşına, toprağına güvenmiştir o…

Güvendiği gibi de olmuştur, zafer kazanılmıştır. Asıl önemli olan bundan sonrasıdır. Ulusuna, layık olduğu yönetim biçimini, Cumhuriyeti getirmekle başlar işe…

Cumhuriyeti şu sözlerle tanımlar:
-“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir”. Yasama ve yürütme gücü, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. Bu kelimeyi özetlemek mümkündür: “Cumhuriyet”.

Cumhuriyetçilik ise, Atatürk devriminde, ana ilke ve esas değerdir. Anayasalarımızda öteki Atatürk ilkelerinin yer alışında diziliş sırasında en baştadır. Öyle ki anayasamızda değiştirilmesi önerilemez maddelerin en başında gelir. Kısacası bu ilke anayasanın bağımsız ana maddesidir.

Cumhuriyetçilik, öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte uğrunda ölümü göze alma inancıdır.

Türk ulusuna seslenen büyük önder, şu tümcelerle cumhuriyetin, bağımsızlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamıştır:

-Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımlardan uyanmanın ve bu sevgili vatanın her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğinin korumasına bırakıyorum.”

-“EY TÜRK GENÇLİĞİ! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Bu sözleri ruhuna ve varlığına perçinlemiş olan Türk ulusu, cumhuriyeti dünya durdukça korumaya and içmiştir.

Yazımın sonuna yaklaşırken, sabrınıza sığınarak, sizleri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son Cumhuriyet Bayramına, 29 Ekim 1938 tarihine götürmek isterim. Şimdi okuyacağım satırlar 1927-1938 arası İçişleri Bakanlığı yapmış ve Atatürk’ün son anlarında yanında bulunmuş rahmetli Şükrü Kaya’nın anılarından bir parçadır:

“Cumhuriyet bayramlarının günlerini ve gecelerini sabahlara kadar ayakta geçiren Atatürk, hayatının son Cumhuriyet Bayramı’nın gününü ve gecesini Dolmabahçe Sarayı’nın bir odasında ölüm döşeğinde geçirdi. Süzülmüş, takatsiz ve solgundu. Artık günleri değil, saatleri sayılıydı. Kesik kesik konuşuyor, yanındakiler de onu oyalayacak laflar söylüyorlardı. Bir aralık pencereden bol bir ışık aksetti. Elektriklerle donanmış bir Boğaziçi vapuru, sarayın rıhtımına yanaşacak kadar yaklaşmıştı. Alkışlar, ölümün kanat getirdiği bu hüzünlü odanın matemli havasını dalgalandırdı. “Üniversite gençleri tebrike gelmişler.” dediler. İşaret etti, kollarına girildi. Pencere kenarındaki koltuğa oturtuldu. Ayağa kalkmak istedi, kaldırıldı.

Eliyle vapurdakileri selamladı. Görüldü mü, sezildi mi bilmiyorum. Vapurda bir alkış tufanıdır koptu. Yaşa sesleri göklere yükselirken vapur da hareket etti. “Dağ başını duman almış”ın ilk nağmelerini işiten Atatürk yanındakilere döndü. Cansızdı, fakat gözlerinde zekânın ve iradenin ışıkları parlıyordu. Fütursuz ve teessürsüz bir sesle gençlere işiteceklermiş gibi: “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle…” dedi. Atatürk yatağına yatırıldı. Kılıç Ali’yi sert bir öksürük tuttu, dışarıya fırladı. Ben de çıktım.

Hemşehrisi, kızları, arkadaşları, adamları için için ağlıyorlardı. Ben de onların arasında idim.”

Hak ve hürriyetlerden yoksun toplumların ayakta kalmaları ve yaşamaları mümkün değildir. Adalete dayanmayan düzenler mutlaka çökerler. Bu nedenle, bizlere ve gelecek nesillere düşen en önemli görev; Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunmak, Atatürk ilke ve inkılâplarını koruyup, kollamak iç ve dış tehditlere karşı duyarlı olmaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle; Cumhuriyetin 90. Kuruluş yıldönümünü kutlar, Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ve canlarını bu uğurda feda eden kahraman şehitlerimizi rahmetle, fedakârlıkta eşi bulunmaz gazilerimizi de minnet ve şükranla anarım.
Saygılarımla
CAHİT ALPTEKİN

2012 Senesinde 10.191 Kişi Tarafından Ziyaret Edildik

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2012 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

600 kişi 2012 yılında Everest dağın tepesine ulaştı. Bu blog 2012 içinde yaklaşık 10.000 kez görüntülendi. Everest dağın tepesine ulaşmış her kişi bu blogu görüntüleseydi, bu kadar çok hit alması 17 yıl sürerdi.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Kaynakların Şahitliğinde Ongutlar’ın (Öngütler) Menşei Üzerine Bilgiler / Cahit Alptekin*

Tarihte Ongut ya da Öngüt olarak anılan ve Cengiz Han Hanedanı ile akrabalık kuran kavimin Türk veya Moğol menşei üzerine tarihçiler ile sinologlar arsındaki tartışmalar uzun süre devam etmiştir. Biz bu kısa çalışmamızda Ongutların menşeini tespite çalıştık. Ogutların selefleri olduğu düşünülen Sha-t’o Türklerinden bahsettik ve tarihi bağlantıyı oluşturmaya çalıştık. Daha sonra Ongutların menşeleri konusunda çeşitli araştırmacıların düşüncelerini özetledik ve kendi fikirlerimizi de belirterek sonuca varmaya çalıştık. Öncelikle Ongutların Türk tarihi için neden önemli olduğunu ifade etmemiz gerekmektedir.

13. Yüzyılda Ongut halkının çoğunluğu şimdiki Suei-yüan’da Tokto veya Kuei-hua-ç’eng vilayetinde oturuyordu. Bu vilayet, Moğol çağında Tang-şeng adıyla bilinmektedir. Burası, Nesturiliğe çok sıkı bağlı, aynı zamanda Cengizhanlı Ailesi ile yakın akrabalık bağları bulunan Öngüt Hanedanının esas toprakları idi. Bu Nesturi Prenslere karşı, Cengiz Han’ın ailesinin unutmadığını gördüğümüz bir şükran borcu vardı. Ongut Başkanı Alakuş Tegin, hayati bir anda Moğollara çok önemli bir yardımda bulunmuşlardı; 1204’te Naymanlar tarafından Cengiz Han’a karşı kurulan cepheye girmesi istendiğinde o, tam tersine Cengiz Han ile birleşmişti. Naiman elçisini yakalatmış ve elçinin beraberinde getirdiği 6 şişe şarapla beraber onların planlarını Cengiz Han’a haber vermişti.[1] Alakuş Tegin, bu bağlılığını hayatıyla ödemişti. Naymanlara karşı savaşıp ülkesine döndüğünde, Naymanlarla ittifaka taraftar olan boyunun bazı mensupları onu ve büyük oğlu Buyan Şiban’ı katletmişlerdi. Dul karısı, ikinci oğlu Po-yao-ho ile birlikte Yün-çong’ta hayatını kurtarabilmişti. Kin’leri yenen Cengiz Han, Yün-çong’a girdiğinde sadık müttefikinin ailesini Öngüt ülkesinin başına geçirmeyi bütün kalbiyle arzuluyordu. Gene Po-yao-ho, onunla birlikte Harzem seferine katılmıştı. Dönüşte, Cengiz Han, kendisine eş olarak öz kızı Alağay-beki’yi vermişti. Po-yao-ho’nun ölümü üzerine, Cengiz Han’ın doğrudan kızı olarak, Alağay-beki, gayretli bir tarzda Öngüt ülkesini yönetmeye başlamış, kocasının bir cariyeden olan üç oğlu Kün-buka, Ay-buka ve Çolığ-buka’yı kendi öz oğulları gibi (çocuğu olmamıştı) benimsemişti. Bu prenslerin ilk ikisi de Cengizhanlı Prensesleri ile evlenmişlerdi. Kün-buka, Güyük Han’ın kızı Prenses Yelmiş ile ve Ay-buka’da Kubilay Han’ın kızı Prenses Yurek ile evlenmişti. Ay Buka’nın oğlu Körgüz veya Görgüz (Georges) ise arka arkaya Kubilay’ın oğlu Çen-kin’in kızı Prenses Kutadmış ve Temür Kağan’ın kızı Prenses Ayamış ile evlenmiştir.[2] Görüldüğü gibi Ongutlar ile Cengiz Hanedanı arasında akrabalık bağları kurulmuş ve taraflar birbirlerinden kız alıp vermişlerdi. İşte bu akrabalık bağları Ongutları araştırmacılar için önemli bir konu kılmaktadır.

Peki, Ongutlar hangi soydan geliyorlardı. Türk müydüler, yoksa Moğol mu? Çin kaynakları ve Ongutlar kendileri soylarını Sha-t’o Türklerine bağlarlar. Öyleyse Sha-t’o’lar hakkındaki bilgilere bakalım.

A. Özet Olarak Sha-t’o Türkleri’nin Menşeleri ve Tarihleri Hakkında Bilgiler

      1. Sha-t’o’ların Menşeleri

Tarihte büyük işler yapmış ve isimlerini unutturmamış Sha-t’o’ların gerek ismi ve gerekse topluğu oluşturan boylar hakkında Türkologlar ile Sinologlar çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

İlk olarak Joseph Deguignes’e göre “Sha-t’o” adı, Lop Gölü’nün doğusunda bulunan “Sha-t’o” adlı bir çölden gelmekteydi ve Sha-t’o’lar Hunlardan türemişlerdi.[3] Yine Deguignes’e göre, Araplar, Sha-t’o Türklerine “Bagargar” derlerdi.[4]

Rus bilim adamı Barthold’un, “Cha-t’o” kelimesinin Çince “kum çölü insanları” manasına geldiğini, bu kelimenin Çince transkripsiyonunun “Tch’ou-yue” olduğunu ve bunun Türkçe karşılığının da “Tchöl” yani “Çöl” olacağını ileri sürdüğünü görüyoruz.[5] Yine Barthold’a göre Sha-t’o’lar, adlarını Turfan ve Guçen çevresindeki bir yerin “Sha-t’o”(step) olarak bilinmesinden alıyorlardı.[6] Son olarak, Barthold’un fikrince Sha-t’o’lar, “Asıl Türklerden” yani Oğuzlardan çıkmışlardı ve IX. asrın başında Çin’e doğru uzaklaşan bu Türklere, Araplar, “Tuguzguz” yani Tokuz Oğuz adını vermişlerdi.[7]

Chavannes’a göre ise Sha-t’o’lar Batı Türklerinden ayrılan bir boydur. Ch’u-yüeh’lerle aynı köktendirler. Başlangıçta Türklerin Batı ve Doğu olarak bölünüşlerinde, Batı boyları Wu-sun’ların eski topraklarını işgal ettiler ve Ch’u-yüeh ve Ch’u-mi’lerle karışık olarak yerleştiler. Ch’u-yüeh’lerin yerleştikleri Barkul’un (Bar Göl) doğusunda, Sha-t’o isimli büyük bir taşlık çöl vardı, bu sebepten onlara Sha-t’o ismi verildi.[8]

Eberhard’a göre de Sha-t’o’lar Batı Türklerindendir. Doğu ve Batı Türklerinin ayrılışlarında Sha-t’o’lar, Ch’u-yüeh’ler ve Ch’u-mi’lerle birlikte eskiden Wu-sun’ların oturduğu sahaya yerleştiler.  O zaman nispeten küçük bir topluluk olan Ch’u-yüeh kabile birliğinin hâkimiyeti altında yaşıyorlardı.[9]

Cevdet Gökalp’e göre, “Sha-t’o” Çincedir. Anlamı “taşlı, kumlu çöl” demektir. Bu yer, Barkul’un doğusuna düşmektedir. Burada oturan kabileye Çinliler “Sha-t’o” adını vermişlerdir.

T’ang Shu’ya göre, Sha-t’o’lar, Batı Gök-Türklerinin ayrı bir kabilesidirler ve Ch’u-yüeh’ler ile aynı soydandırlar. Gök-Türkler, doğu ve batı olarak birbirlerinden ayrıldıkları zaman batı kabileleri, yani Batı Türkleri Wu-sun’ların eski ülkesi olan Isık Göl ve İli havzasına yerleşmişler ve Ch’u-yüeh-Ch’u-mi karışık olarak oturmuşlardır. Sha-t’o’lar ve Ch’u-yüehler Batı Gök-Türklerinin egemenliğinde, fakat onlardan ayrı bir Türk zümresini teşkil etmişlerdir. Ch’u-yüeh’ler Chin-shan dağında oturuyorlardı. Bu dağ, Barkul’un kuzeyine ve batısına düşer. Şu halde Barkul’un batısında ve doğusunda Sha-t’o’lar oturuyorlardı.[10]

Wu Hsing-tung’a göre de Sha-t’o’lar Türk’tür. Daha doğrusu Batı Türklerindendir. Türkçede, Çincedeki “Kum Yığınları” kelimesi “Çöl” manasına gelir. Bunun Çince karşılığı “Sha-t’o’dur. “Ch’u-yüeh” kelimesi eski Türkçedeki “Çöl” kelimesinden tercüme edilmiş olmalıdır.  M.S. 582 senesinde Doğu ve Batı Türkleri ayrılınca Sha-t’o’lar Ch’u-yüeh ve Ch’u-mi’lerle beraber eski zamanlarda Wu-sun’ların oturdukları sahaya yerleştiler. Görünüşe göre o zamanlarda Sha-t’o’lar nispeten küçük bir grup olarak Ch’u-yüeh kabile birliğinin hâkimiyeti altında yaşıyorlardı. Ch’u-yüeh’ler aslında Chin-shan Dağının güneyinde ve P’u-lei Denizinin doğusundaki yerlerde yaşıyorlarmış. Buralarda çölün bulunması sebebiyle kendilerinden “Sha-t’o Türkleri” olarak bahsedilmiştir.[11]

Ahmet Taşağıl da Gök-Türkler ikiye ayrıldığında Sha-t’o’ların Tanrı Dağları havalisinde Wu-sun’ların eski topraklarında oturduklarını belirterek. Ch’u-yüeh’leri onların ataları olarak gösterir. Yani Ch’u-yüeh’ler, Sha-t’o gruplarının ilk ataları idi. Ch’u-yüeh’ler, Ch’u-mi’ler ve Sir Tarduşlarla beraber karışık vaziyette yaşıyorlardı.[12]

Sencer Divitçioğlu ise, “Oğuz’dan Selçuklu’ya” adlı eserinde Sha-t’o’ları köken olarak “Çiğil Türkleri”ne bağlamaktadır.[13] Bilindiği gibi 10. ve 11. yüzyıllardaki en tanınmış Türk topluluklarından biri de Çigiller’dir. Çiğiller, milattan önceki yüzyıllara uzanan İskitlerin öncüleri sayılan ve daha sonraları Gök Türkler ve Karahanlılarda, devlet idaresinde önemli yeri olan, en eski ve en kalabalık Türk kavminin adıdır. Bunların aslında Karluklar’ın bir boyunu teşkil ettikleri, Mervezi’ye dayanılarak kaydedilmişti. Çigiller, o kadar büyük bir topluluk idiler ki daha 10. yüzyılda müstakil bir Türk kavmi sayılmışlardır. Hududu’l-âlem’de Çigiller’e dair şu bilgiler veriliyor: “Bu Çigiller aslında Karluklar’dandır. Bunların nüfusları çoktur. Çigil ülkesinin doğu ve güneyini Karluk ülkesi, batısını Topsılar’ın yurdu teşkil eder; kuzeyi de Kırgızlar’ın yurdudur.” Ancak şunu da belirtmek gerekir ki incelediğimiz kaynaklarda Sencer Divitçioğlu’nun görüşüne kaynaklık eden bir bilgiye rastlamadık. Bizce Sha-t’o’lar, Çiğillerle sadece Türk olmaları hasebiyle akrabadır. Sha-t’o’ların Çiğillerden çıktıklarına dair herhangi bir bilgi bulmadığımız gibi Gök-Türkler çağında aynı çatıda yeralmalarına rağmen yakın ilişki içinde bulunduklarına dair bir kaynak da bulunmamaktadır. Aslında yetersiz kaynaklarla kesin yargıda bulunmak bizi hatalara da sevk edebilir. İbrahim Kafesoğlu gibi bir uzman bile Sha-t’o’ların kesin olarak Çiğiller ile yakın akraba olup olmadıkları konusunda karar verememektedir. Kafesoğlu, Ch’u-yüeh (Çiğil?) ve Ch’u-mi’lerin(Çumul?) 630’u takip eden yıllarda Gök-Türk Hakanlığının fetret devresinde Beşbalık civarındaki kurak bozkırlara çekildiklerini ve Sha-t’o’ların böylece ortaya çıktığını belirtir.[14]

Peter B. Golden da eserinde[15] Sha-t’o/Çiğil akrabalığını, kesin kanıtı olmasa da, savunmuştur. Ancak Sha-t’o’ların atalarıyla Çiğillerin, incelediğimiz dönemde birbirlerine uzak bölgelerde faaliyet gösterdiğini belirtmek isteriz.

Gülçin Çandarlıoğlu’na göre de Dokuz Tatarlarla beraber bulunan Sha-t’o’lar, Batı Gök-Türkler’in hem “Ch’u-yeh” (Çiğil) hem de “Ch’u-mi” (Çumul) uruğları ile karışmış seçkin bir kolu idi. Bunlar, Batı Gök-Türklerden ayrılıp doğuya gelince, T’ien Shan’a göç eden Wus-sun’ların vatanında, Balhaş kıyıları ve Pei-shan dağlarında yerleşmişlerdi. Sha-t’o’ların neşet ettiği “Ch’u-yeh” ailesi(Bkz. : Ek 10) Ch’u-yüeh boyunun şef ailesi idi ve dolayısyla Sha-t’o’lar Ch’u-yüeh’lerden çıkmışlardı.[16] Zeki Velidi Togan, Chavannes’a atfen ve Rus Sinologlarınca desteklendiğini belirterek Sha-t’o’ların Çumuk’lardan geldiğini söylemektedir.[17] Ch’u-yüeh şubesi Çinlilere Sha-t’o ismi ile maruf idi. Ch’u-yüeh yine birçok şubeden müteşekkil kabileler yığınından ibaret idi. Bunların başında da Gök-Türk sülalesine mensup hanedanın bir kısmı bulunuyordu. (Ch’u-ye Ailesi) Bunlar Uyguristan’ın Barköl (Bars-Köl) civarında yaşıyorlardı.[18] “Çumuk” isminin “Tch’ou-yue” (Fransız transkripsiyonu) veya “Ch’u-yüeh” karşılığı olması gerekmektedir.

Gumilëv ise, Ch’u-yüeh’leri Orta Asya Hunlarının torunları olarak vermektedir.[19] Bu fikre göre “Altı Çub” olarak ifade ettiği Ch’u-yüeh, Ch’u-mi, Çu-mu-kun ve Çuban VII. Yüzyılın ortalarında iki kola ayrılmış ve Ch’u-yüeh’lerden Sha-t’o’lar çıkmışlardır. Ch’u-yüeh’lerin Çin kitabelerinde doğrudan “Batı Türk komşular” olarak zikredilmesi bu tahmini yoruma esas teşkil etmektedir.[20] Gumilëv, “Hunlar” adlı eserinde de Hunların Ch’u-yüeh, Ch’u-mi, Çumukun ve Çuban adında dört kabile teşkil ederek Ch’u-yüeh’lerden Sha-t’o’ların türediğini tekrar etmektedir.[21] Rus tarihçi, Oğuzları da Hunlardan saymakta ve onların Ch’u-yüeh’ler ile akraba olduklarını ifade etmektedir. Genel olarak Rus araştırmacılarda hâkim olan görüş Sha-t’o ve Oğuzların Asya Hunlarının torunu oldukları ve bunların ikisi arasında bir fark olmadığı görüşüdür.[22] Bu görüşü son olarak Lazlo Rasonyı’de tasvip etmiştir.[23]

Sıraladığımız bu görüşler doğrultusunda Sha-t’o’ların, isimlerini Ch’u-yüeh’lerden aldıklarını ve bu ismin kabilenin Barkul’un doğusunda bulundukları kumluk ve taşlık alandan neşet ettiğini söyleyebiliriz. Zaten “Ch’u-yüeh” kelimesi Türkçe “Çöl” kelimesinin Çince telaffuzundan ibarettir. “Sha-t’o” kelimesi ise bizzat “Çöl” kelimesinin Çince karşılığıdır.[24]

Ch’u-yüeh’ler, Sha-t’o’ların atalarıdırlar ve bunların yönetici boyunun unvanı ise “Ch’u-ye”dir. Araştırmacılar hangi Türk boyuyla akraba oldukları konusunda farklı görüşler belirtseler de Sha-t’o’ların Batı Gök-Türk sahasındaki Türk boylarından biri olduğu konusu şüpheye yer verilmeyen ortak görüş oluşmuştur. Sha-t’o’lar Türk’türler ve Batı Gök-Türklerinin hâkimiyetindeki Türklere mensupturlar. Bu fikir kaynakların ve bizim ortak görüşümüzdür.

      2. Tarihleri

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Sha- t’o’lar, Batı Gök-Türk ülkesinde doğan boylardan biridir. Batı Gök-Türk Devleti 630 yılında Tung Yabgu’nun ölümü üzerine iç karışıklığa sürüklenmiştir. İşte bu esnada Sha-t’o’lar Tanrı Dağları havalisinde Wu-sun’ların eski topraklarına hüküm sürüyorlardı. Bu sırada Ch’u-yüe boyu onların ataları olarak gösterilmektedir. Yani, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Ch’u-yüe’ler, Sha-t’o gruplarının ilk adı idi. Ch’u-yüe’ler, Ch’u-mi’lerle Sir Tarduşlar gibi karışık bir vaziyette yaşıyorlardı. 630’lardan sonra bir kısım Ch’u-yüeh boyları Batı Gök-Türk Kağanlarından Aşina Mi-che’nin peşinde Çin’e gelirler. Bir kısmı ise Batı Türkleri içinde az çok güçlenen İ-pi Tulu Kağan ve Aşına Ho-lu yönetiminde kalırlar. Bu bir kısım Sha-t’o, T’ang hanedanına isyan ederek Ho-lu’ya destek verirler ancak yenilerek T’ang hizmetine girerler ve 659’dan sonra Sha-t’o’lar, T’ang hanedanının diğer Türk boylarına karşı savaşkan öncü birliği olurlar.

712 Senesinden sonra bağımsızlaşan Sha-t’o’lar, T’ang etkisinden çıkarak Tibet hizmetine girerler. Sha-t’o’lar 808 senesinde Tibetlilerle araları bozulduğundan, Ötüken bölgesine kaçmışlar, ancak orada da fazla kalamayarak Çin’e sığınmışlardır. Çinli kumandanlar bunları kuzey hudutlarını korumakla görevlendirerek, Ordos’un kuzeyinde Ling-Chou civarına Yen-Chou’ya yerleştirmişlerdir. Zamanla bir kısmı Alaşan Dağlarının batısına giden Sha-t’o’ların asıl büyük kısmı ise Ordos’un kuzey doğusuna doğru kaymışlardır.

874’ten itibaren ardı ardına gelen sarsıcı isyan dalgalarında, Sha-t’o’lar, T’ang Hanedanına hizmet etmişler ve yaptıkları hizmetlerle onun 907 senesine kadar yaşamasını sağlamışlardır. Ancak 907 senesinde eski isyancılardan Chu-wen, T’ang Hanedanını yıkıp Sonraki Liang Hanedanını kurunca Sha-t’o’lar mücadeleye girişmişler ve başarılı olarak 923’ten 951 arasında Çin’de Sonraki T’ang (923-936), Sonraki Ch’in (936-946), Sonraki Han(947-950) Sülaleleri ile 951-979 arasında hüküm süren Kuzey Han (Pei-Han) Krallığını kurmuşlardır. 923-979 arası devrede özellikle Sha-t’o – Kitan mücadelesi dikkat çeker.[25]

B. Son Sha-t’o Krallığı Kuzey Han (953-979) ve Ongutlar

950 Senesinde Sha-t’o İmparatoru Liu Ch’eng-yu’yu katleden ve böylece Sha-t’o’ların Sonraki Han Sülalesini yıkan Çinli General Kuo-wei, kendisini “İmparator” ilan edip kurduğu sülaleye de “Sonraki Chou Sülalesi” adını verdiğini ilan ettiği zaman, yıkılmış bulunan “Sonraki Han Sülalesi”nin ilk imparatoru olan Liu Chih-yüan’ın küçük kardeşi Liu Ch’ung da Kuzey Çin’de yine “Han” isminde bir sülale kurup kendisini “İmparator” ilan etti.[26] Bu devlet merkezi Shan-hsi’de yerleşmiş ve başkent olarak T’ai-yüan’ı seçmişti.[27] Böylece bir yanda K’ai-feng’de hüküm süren Sonraki Chou (951-960) ve Song Sülalesi gibi İmparatorluk Hanedanları ile T’ai-yüan’da[28] hüküm süren, yani merkezi Shan-hsi’deki “Pei-Han” (Kuzey Han) Kralları arasında sürekli bir savaş seyri gelişti.[29]

Tarihçiler Kuzey Çin’de Sha-t’o’lar tarafından meydana getirilen bu krallığı güneyde bulunan adaşı ile karıştırmamak için Sha-t’o Devletine “Pei-Han” yani “Kuzey Han”, güneyde Çinliler tarafından meydana getirilmiş Han Sülalesine ise “Nan-Han” yani “Güney Han” ismini vermişlerdir.[30] Sha-t’o’lar tarafından kurulan Han Sülalesi yalnız 12 Bölge’den oluşan bir araziyi kaplaması sebebiyle esasında pek küçük bir krallıktı.[31]

Kendilerini İmparatorluk tahtından edenlere karşı duyulan öc alma hissi ile Shan-hsi’deki küçük krallıklarını da kaybetmemek isteği Sha-t’o’ları Kitanlara (Liao) yaklaştırmış, onların himayesine sokmuştu. Kitanlar mücadelenin içine girmekte tereddüt etmemişler ve ne zaman Sonraki Chou veya Song kuvvetleri T’ai-yüan’ı alıp Pei-Han’a son vermeye niyetlenseler Sha-t’o’ların yardımına koşmuşlardı.[32]

954 Senesinde Liu Ch’ung, Sonraki Chou’ların kurucusu Kuo-wei’nin ölümünden faydalanarak Liao (Kitan) kuvvetleriyle birlikte Sonraki Chou’lara karşı taaruza geçmiş, ancak Kuo-wei’nin oğlu ve halefi yani “Sonraki Chou’nun yeni İmparatoru” Kuo-jung tarafından mağlup edilmişti. Kuo-jung birçok kenti teslim aldı. Kuzey Han ahalisinin bir kısmı dağlara kaçtı. Bu yenilgi Liu Ch’ung’u adeta üzüntüsünden kahretmiş ve 955 senesinde ölümüne neden olmuştu.[33] Bunun üzerine yerine oğlu (daha doğrusu evlatlığı) Liu-ch’eng-chün’ün geçtiğini görüyoruz.[34] Kitanlar Liu-ch’eng-chün’ü İmparator olarak tanıdılar ve bunu onaylayan bir ferman da yolladılar. Kitan desteğiyle Sonraki Chou’lara saldıran Liu-ch’eng-chün başarısız oldu ve geri çekilmek zorunda kaldı.[35]

Sonraki Chou İmparatoru Kou-jung, önce güneye yönelerek, 955 senesinde Hou-Shu’ya (Sonraki Shu), 956 senesinde Nan-T’ang’a (Güney T’ang) ve 959 senesinde Liao’ya (Kitan, Ch’i-tan, Hitay) seferler yaparak büyük zaferler kazanmış; Liao zaferinden sonra güneye dönüşünde öldüğünde yerine yedi yaşındaki oğlu Kuo-tsung-hsün geçmişti.[36] Fakat çok geçmeden bir Çinli general olan Chao K’uang-yin tarafından bertaraf edilmiş ve kurulan Sung Sülalesi ile Beş Sülale Çağı sona ermişti. (960)[37]

Sung Sülalesi T’ai-yüan’da bulunan Pei-Han dışında bütün Çin’in birliğini sağlamıştı. Chao K’uang-yin ise “T’ai-tsu” unvanını alarak İmparator olmuştu.[38] İşte bu sırada Pei-Han (Kuzey Han) İmparatoru bulunan Sha-t’o Türkü Liu Ch’eng-chün, Sung ordularıyla yaptığı birkaç mücadelede başarı sağlayamayınca,  Chao K’uang-yin’e elçi göndererek kendisinin de memleketi idare etmek mecburiyetinde olduğunu ve dolayısıyla İmparator olmak zorunda kaldığını anlatmıştı.[39] Bu durumu şimdilik anlayışla karşılayan Chao K’uang-yin ise ona karşı sefer yapmamıştı.

Liu Ch’eng-chün, tahtı oğlu Liu Hsu-en’e vasiyet edip ölünce Chao K’uang-yin 968’de T’ai-yüan’ı almayı denemiş, ancak her zaman Sha-t’o Krallığının yardımına koşan Kitanlar tarafından engellenmişti.[40] Bu arada Liu Hsu-en de bir saray darbesi sonucu öldürülmüş ve yerine Liu Hsü-yüan geçmişti.[41]

İkinci Sung İmparatoru T’ai-tsong ise Kuzey Han Krallığının yok edilmesi işini ciddiyetle takip etmiş ve 979 senesinde Kitanların müdahalesine rağmen T’ai-yüan’ı kuşatıp almayı başararak Shan-hsi’deki Pei-Han (Kuzey Han) Krallığını ilhak etmeyi başarmıştı.[42] Liu Hsü-yüan ise, Sung İmparatoru T’ai-tsong’a teslim olmuştu.[43] Böylece Sha-t’o’ların Çin’deki rolünün 979 senesinde sona erdiğini görüyoruz.

Artık Sha-t’o’lar, askeri ve siyasi olarak çok yıpranmış, devamlı meydana gelen askeri mücadeleler onların nüfusunu iyice azaltmıştı. Sha-t’o’ların, çevre krallıklara ve özellikle Kitanlara karşı yaptıkları savaşlar zaten T’ang Devrinin sonunda isyan ve savaşlarla berbat bir duruma düşmüş olan Kuzey Çin’i bir harabe haline getirmişti. Güney Çin ise bu mücadelelerden daha az zarar görerek çıktı. Bu durum Çin’in kuvvet merkezinin Güney’e nakledilmesine yol açtı. Artık kuzeybatı ve kuzeydoğu başkentleri Ch’ang-an ve Lo-yang eski önemlerini tamamen kaybettiler.[44]

Yıkımdan kurtulabilen Sha-t’o’lar ise oraya buraya dağılıp hayatlarını sürdürmeye çalıştılar. Genel fikre göre, onların torunları kaynaklarda “Ak Tatarlar” (Beyaz Tatarlar) olarak da bilinen Öngüt Türkleri olacaklar ve Cengiz Han Hanedanına kız alıp veren bir prenslik kuracaklardı.

C. Ongutlar Kimlerdir ve Ortaya Çıktıkları Yer Neresidir

Önemli tarihçi ve sinologlar Ongutların menşei ve de ortaya çıktıkları yer hakkında çeşitli fikirler ileri sürmektedirler.

İlk olarak L. Ligeti’ye göre Huan-ho’nun kuzey dirseğinde Kuku Khoto (Mavi Şehir) şehrinde oturan Ongutlar, Batı Gök-Türk İmparatorluğundan ayrılmış Sha-t’o Türkleri kabilelerindendi. Bu Sha-t’o Türkleri, Çin İmparatorlarının hizmetinde olarak, Mançurya’dan Kansu’ya kadar yayılmakta idiler ve Moğollar onlara “Ak Tatarlar” demekte idiler. Çinlilere göre Ongutların Moğollar zamanındaki başkenti Marco Polo’nun “Tenduc” olarak bahsettiği Tien-dö idi. Dilleri Türkçe olan Ongutlardan Çin tarihçileri bahsederler.[45]

B. Ögel’e göre ise, Ongutlara, Ak Tatarlar da denir. Ongutlar, uzun zaman Gök-Türk hâkimiyetinde yaşadıktan sonra, Çin’in kuzeyine göç eden Sha-t’o Türklerinin Cengiz Han çağındaki nesilleridir. Sha-t’o’ların Türk aslından geldiği herkesçe kabul edilmiştir ve Ongutların Cengiz çağındaki reislerinin isminin Alakuş Tegin olması onların Türklüklerini henüz kaybetmediklerini göstermektedir. Bu çağdaki Ongutların yaşam sahaları Sarı Nehrin kuzey mendireğinin yukarı sahillerinden itibaren yayılıp Yin-Shan Dağlarına kadar uzanıyorlardı. Güneyde Tung-sheng muhtemel olarak kışlakları idi. Batıda da Feng-chou’ya kadar uzanıyorlardı. Ongutlar, din olarak Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Ongutlar, tahsil, terbiye ve nezaket bakımından bu dönemde ün salmışlardı. Ögel’in verdiği bilgilere göre Güney Çinliler, Ongutların tahsil ve terbiyeye verdikleri önemi belirtirken, yalnız kendilerini değil, esir aldıkları Çinli çocukları bile okutarak yetiştirdiklerini belirtiyorlar. Çin’de meşhur simalar çıkarmış olan Yün-ku ailesinin menşei Ongut idi. Ongutlara ait en eski kayıt Chien-yen-Ch’ao-yeh-tsa-chi, İ-chi, 19,10b’deki 1190 senesine ait haberdir.[46]

Z. Velidi Togan ise, Ongutların menşei hakkında, Tatar isminin Orhun Kitabelerince de bilinmesine rağmen bu ismin Gök-Türk ve Uygur devrinden sonra Moğolistan’da yaşayan Türk ve Moğol kavimlerinin genel ismi olarak anıldığını belirtir. Devamında ise Yenisey’deki Tatarların Moğolca konuştuklarını, ancak Çin Seddi yakınlarında yaşayan Çağan Tatarların (Ak Tatar-Ongutlar) ise Türkçe konuştuklarını belirtmektedir.[47]

Peter B. Golden, İç Moğolistan’da Sarı Nehir kıvrımının kuzeyinde bulunan Ongutların, genelde Türk aslından olduklarını belirtmiş, Büyir ve Külün gölleri çevresinde yaşadıklarını, bölgenin en zengin göçebeleri olarak Chin Devleti ile yakın bağları olduğu bilgisini vermiştir. Golden, Ongutların, Moğol hizmetindeki yabancı toplulukların en kalabalık ve etkilisi olduklarını iddia eder ve Yüan Devletinin temel bir güç kaynağı olan imparatorluk muhafızlarına Ongutlarla birlikte Kıpçak, Kanglı ve Karlukların hizmet verdiğini yazar.[48]

J. Paul Roux, Türklerin Tarihi isimli kitabında, Ongutların Çin Seddi boyunca Ordos’un kuzeyi ile Leao-ho’ya kadar Çin Seddi boyunca yerleşmiş olduklarını, bunların Çin’e son Türk harekâtını yapmış çöl insanları olan Sha-t’o’ların çocukları olduklarının öne sürüldüğünü belirtir.[49]

Yine J. P. Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık isimli kitabında, Öngütlerin T’ang döneminde (618-907) Ordos ülkesinde Sarı Irmak’ın kıvrımının kuzeydoğusunda yaşadıklarını belirtir. Yazara göre, ya sürgün ya da göç nedeniyle Kin hükümdarlığı altında ilk yurtlarından Kuzey Mançurya’ya uzanan geniş topraklara yayılmışlar ve Kerülen Vadisinde yaşayan Vahşi Tatarlarla temasa geçmişlerdir.[50]

M. Rosabbı’ye göre, genel olarak Ordos bölgesinde Çin Seddi’nin kuzeyinde, Sarı Irmak’ın önce kuzeye sonra da güneye döndüğü dirseğin sınırladığı bölgede yerleşmiş olan Ongutlar, Cengiz Han ve erken dönem Cengizoğulları ile kader birliği yapan ilk Türk halklarındandı. Her ne kadar Ongutların çoğu göçebe olarak kalmışlarsa da bazıları daha karmaşık bir ekonomi ve kültür geliştirerek şehirlere yerleşmiş, çiftçi, zanaatkâr ve tüccar olmuşlardı. Yabancı tüccarlara ipek elbiseler imal ederlerdi.[51]

L. N. Gumilev’in verdiği bilgilere göre ise, Çin Seddi boyunca, Gobi Çölünün güney kesiminde yaşayan göçebelere “Beyaz Tatarlar” (Ak Tatar) adı verilirdi. Bunların büyük bir kısmını Türk dilli Ongutlar (Sha-t’o’ların torunları) oluşturuyorlardı. Sha-t’o Türklerinin torunları Öngütler, Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Öngütler, Çin Seddi boyunca Yin-Shan Dağlarında yaşıyorlar ve Mançur Kin (Chin) İmparatorluğuna sınır devriye muhafızlığı görevini yerine getiriyorlardı. Yazara göre, diğer birçok göçebe kabilesi gibi, Öngütler de Çinlilerin maddi medeniyet eşyalarını alıyorlar, fakat kategorik olarak Çin manevi kültürü ile ideolojisine sıcak bakmıyorlardı. (TIPKI ATALARI SHA-T’O’LAR GİBİ C.A.) Bu yüzden Nasturilik Öngütler arasında sadık ve ateşli taraftarlar bulabilmiştir.[52]

K. Groenbech ise, eski Moğol tarihinden mühim bir rol oynamış olan Ongutların, hakiki Moğol değil de, asılları Türk olan bir kavim olduğunu belirtir.[53]

R. Grousset, Cengiz Moğollarının esasta Türk olan Altaylardaki Naymanlar, Gobi’deki Keraitler, Çak-har’daki Ongutlar gibi aşiretleri Moğollaştırdıklarını iddia etmektedir.[54]

A. İnan ise, “Nayman Boyu’nun Soyu Meselesi” isimli makalesinde Ongutların etnik yapısı ile ilgili şu bilgileri vermektedir: “Aristov, Çingiz Devrine kadar Moğolistan’ın etnografik durumunu şöyle tasvir ediyor: ‘Güneydoğuda Ongut (yahut Tatabı) boyu, onların kuzeyinde kalabalık Tatar boyları, bunlardan daha kuzeyde ve biraz batılarında Kereyitler, Celayirler ve Moğollar bulunuyordu. Bunların çoğu Onon ve Kerulen Irmakları boylarında idiler. Bu boyların batısında Tamir ve Orhon Irmaklarından İrtiş boyuna kadar Naymanlar, bunların kuzeyinde Selenge Irmağı boyunda Merkitler, Kosogol ve Tannaula’da Oyratlar, Tubalar ve türlü orman ulusları bulunuyordu. Yenisey Irmağında Kırgızlar, bunların batısında Tölesler ve başka boylar…’

Aristov’un bu boylardan Ongut, Nayman, Kereyit ve Tatarların Türk soyundan olduklarını kesin olarak iddia ediyor. Ona göre, Türk boylarının büyük bir kısmı Moğollar tarafından sıkıştırılıp batıya göç ettiler, bir kısmı da Moğolistan’da kalıp Moğollaştılar. Ongut, Celayir, kısmen Kereyit ve Naymanların kaderi böyle oldu.[55]

Naymanların Türk olduklarına delil olarak S. Murayama, Reşid-ed-din’in Baytarak-Belçir denilen bir yer adı hakkında verdiği bilgiyi naklediyor. Bu adı Reşid-ed-din şöyle açıklıyor: ‘Bu yerin Baytarak Belçir tesmiye edilmesinin sebebi şudur ki, bir vakit Nayman Hanı Ongut Hanı’nın kızıyla evlendi. Bu kızın adı Baytarak idi. Naymanlarla Ongutlar hep beraber bu yere gelip düğün yaptılar. Belçir demek otu bol, bereketli step demekti. Bu iki isimden bir isim teşkil edildi. Moğollar bu yer adının manasını iyice anlamadıkları için Baytarak kelimesini Baztarak şeklinde söylediler.’ Murayama’ya göre Naymanlarla Ongutların dilini Moğollar bilmiyorlardı. Çünkü Naymanlar ve Ongutlar Türktü ve Türkçe konuşuyorlardı.

Naymanların Türk ırkına mensup olduklarına delil olarak Murayama’nın gösterdiği delillerden biri de Çin’deki Moğol sülalesinin son zamanlarında yaşamış olan T’ao-tsungi’nin Cho-keng-lu adlı eserinde yaptığı imparatorluktaki ulusların etnik tasnifidir. Bu tasnife göre Karluk, Kıpçak, Asut, Tuba, Kanglı, Uygur, Sartagul, Nayman, Serkes, Töbet, ONGUT, Karakıtay, Kamul… Vs. ulusları Moğol olmayan uluslardandır.”[56]

(Barthold’un Ongutların Moğol olduklarına ilişkin görüşlerine binaen A. İnan cevap veriyor. Bir aşağıdaki A. İnan’ın “Ongutların Menşei Meselesi” Makalesinde Barthold Ongutlara Moğol diyor.) “…V. Barthold’un bu kesin hükümlerinden 40 yıl geçtikten sonra Moğolistan’da yapılan arkeolojik araştırmalarda Ongutların Türk olduklarını kesin olarak ispat eden belge bulundu. Bu belge Süryani harfleriyle Türkçe yazılan Ongut mezar taşlarıdır. Demek oluyor ki arkeoloji araştırmaları tarihçi Barthold’u değil, etnografyacı Aristov’u haklı çıkardı. Çingiz egemenliğini kendi isteğiyle kabul eden Ongut beyinin adının Alakuş Tigin olması da bu boyun Türk olduğuna delalet ediyordu.”[57]

Yine A. İnan, “Ongutların Menşei Meselesi” isimli bir başka makalesinde, Ongutların Türk mü yoksa Moğol mu olduklarına dair şu bilgileri vermektedir: “Malum olduğu üzere Reşid-ed-din, Moğol devrindeki kabilelerden bahsederken: ‘Bugün Moğol adıyla malum olan kabileler Celayir, Tatar, Oyrat, Merkit ve başkalarıdır’ diyor. Onun verdiği bu bilgiye göre Kereyit, Nayman ve Ongutları Moğollardan ayırmak icap ediyor. Şayan-ı dikkattir ki Moğol İmparatorluğuna dâhil kavimleri Yüan-Shih’in tasnifi de Reşid-ed-din’in tasnifini hatırlatıyor. Yüan-shih’e göre Moğolların idaresi altındaki kavimler dört gruba ayrılır: 1-Moğollar ve onlara yakın göçebe kavimler, 2-Nayman, Tangut, Ongut, Ar-hun, Kıpçak, Kanglı ve başkalar, 3-Kuzeydeki Çinliler ve 4-Güneydeki Çinliler.

Ongut kabilesinin adı bu şekliyle ilk olarak ‘Moğolların Gizli Tarihi’nde görülür. Bu kaynağa göre Ongutların Başbuğu Alakuş Tegit idi.[58] Reşid-ed-din ve Ebul Gazi’de Alakuş Tegin’dir. Ebul Gazi, Ongutların Türk olduğunu belirtiyor. Ongutlar, Cengiz’in zuhuru devrinde Sarı Irmak civarından geçen Çin Seddi yakınlarında, Kin (Chin) Devleti sınırında bulunuyorlardı. Bu kabile Kin hükümetinin hudut bekçiliğini yapardı. Ongut Beyi Alakuş Tegin, Moğolların Gizli Tarihinde Alakuş-tegit-kuri olarak yazılmıştır ki buradaki ‘kuri’ koruyucu muhafız demek olsa gerek. K. Groenbech’in ‘iç Moğolistan’da Türk Yazıtları’ makalesinde verdiği bilgiye göre Türkçe yazılı Ongut Mezar taşları Pailing miao civarında bulunmuştur. Pailing miao Sarı Irmağın Ordos çevresinde teşkil ettiği kavisin kuzeybatısı üzerindedir. Sarı Irmak kıyılarına tahminen 270, Çin Seddi’nin en yakın noktasına 250 km mesafede bulunur. Moğol istilası devrinde Ongutların bir kısmı Moğol ordularıyla beraber batıya hareket etmiş olduklarını bugünkü Orta Asya, Volga Havzası, Ural Dağları, Kırım ve Kafkasya’da yaşayan Türk zümreleri arasında gördüğümüz küçük küçük Ongut oymakları, bu adı taşıyan köy ve kasaba adları ispat eder. Bunların bazılarını zikredelim: 1-Ongut: Kırım’da Ak Mescit kazasında bir köy, 2-Ongut: Kırım’da Küzlev kazasında bir köy, 3-Ongut: Nesepname-i Özbekiye’de 42. boy, 4-Ongut: Şeybani Han devrinde adı geçen bir Özbek Boyu, 5-Ongut: Kuzey Kafkasya’da Kara Nogaylarda Orjonikidze kazasına bağlı bir kasaba ve bir boy. Bugünkü Türk zümreleri içinde Ongutlar hiçbir yerde büyük bir boy teşkil etmiyor, çok dağınık olarak küçük oymaklar halinde bulunurlar.[59]

Moğolistan’da kalan Ongutların mukadderatı da Batıya yayılan Ongutlarınkine benzediğini kabul edebiliriz. Muhtelif Moğol boyları içerisinde küçük oymaklardan bazısı ‘Onhut’ adını taşımaktadır. Mesela Hoto-Goytu’ya bağlı Bisirılti sancağında ‘Onhut’ oymağı vardır. İç Moğolistan’ın Mançu sınırına yakın mıntıkasında Şara Müren Irmağıyla Lao-he Irmağı arasında ‘Oniyut’ oymağı vardır. Moğol devrinde adları meydana çıkan Nayman, Kereyit, Ongut v.b. boyların etnik menşeine dair münakaşalardan en önemlisi Ongutların menşei meselesi olmuştur. Bu boyun etnik bakımdan Türk olduğuna işaret eden ilk batı bilgini, bizim bilgimize göre, Deguignes olmuştur. Rus bilginlerinde N. A. Aristov Ongutların Türk olduğunu kat’i olarak iddia etmiştir. Onun mütalaasına göre Şara Müren Irmağı civarında Kitanlarla sınırdaş olarak bir kavim yaşıyordu. Orhon Yazıtlarının Tatabileri bu kavimdendir. Çin kaynaklarında bu kavim ‘Kumo-hi’ yahut ‘Hi’ olarak adlandırılır. Orhon Yazıtlarında Kitay ve Tatabi birlikte zikredildiği gibi Çin kaynaklarında da Kitan ve Hi beraber geçer. Vasilyev’in tetkiklerine göre Hi’ler yani Kumo-hi’ler Tukyu’ların bir kabilesi idi. Cengiz devrinde bunlara Çinliler ‘Ak Tatar’, Moğollar da ‘Ongutlar’ demişlerdir. Meşhur tarihçi Barthold Ongut, Nayman, Kereyit kabilelerini Türk menşeili olduklarını yazdığı tenkitte Ongutlara dair görüşünü şöyle tenkit etmişti: ‘Asrımızın (19. Asır) başlarında yazan müsteşriklerin çoğu 13. asır Moğolistan’ının etnografik durumunun bugünkü durumundan farksız olduğunu Cengiz’den önce de bütün Moğolistan’ın Moğol menşeli kavimlerle meskûn bulunduğunu zannederlerdi. Sonra bazı etnograflar bu kavimlerden birçoğunun Türk ırkına mensup olduğunu ispata çalıştılar; bu meselelerde[60] Howorth herkesten ileri giderek Moğolistan’ın kudretli kavimlerini, bilhassa Kereyit, Nayman, Merkit boylarının Türk olduğunu kabul etti. Aristov ise daha ileri giderek Howorth’un Moğol veya Tunguz saydığı Tatar ve Ongut kavimlerini bile Türk saymaktadır.’

Ongutların menşei meselesi hala kat’i olarak halledilmiş değildir. son yıllarda yayınladığı eserlerde Fransız muharriri Rene Grousset Ongutları Türk olarak gösterdiği halde Sinolog Prof. W. Eberhard’ın Ongutları Moğol zümresinden saymakta ısrar ettiği anlaşılmaktadır.

İç Moğolistan’da Ongut diyarında bulunan mezar taşları yazıtlarının dili Ongutların menşei meselesini halletmek yolunda kesin bir adım olacağı şüphesizdir. Salahiyet sahibi Türkolog K. Groenbech’in yazıtlar üzerindeki çalışmaları merakla beklenmektedir.[61]

Görüldüğü gibi Prof. A. İnan Ongutların menşei konusunda kararsız kalmışlardır.

W. Eberhard ise, “Ongutlar Hakkında Mülahazalar” isimli makalesinde, Ogutların menşeinin Moğol mu yoksa Türk mü olduklarına dair makalesinde şu bilgileri vermekte ve omların Moğol asıllı olduklarına meyletmektedir: “…Moğol kabile ve klanları hakkında Çince bir araştırma şöyle demektedir:’Ongutların kendileri Kuzey Şansi’de Yen-men mıntıkasında askeri kumandanın ahfadı olduklarını iddia etmektedirler. İlk cetleri Pu-kuo kabile reisi idi. Sonraları Alakuş Tegin-kuri Cengiz ile dostça münasebetler tesis etmiştir. Hatta Cengiz, bir kızını ona vermiştir. Ongutlar, tarihte Beyaz Tatar (Pai-ta-ta) diye adlandırılan kimselerdir. Ongutların Beyaz Tatarlarla aynı olması keyfiyeti şimdiye kadar Bretschneider, Pelliot ve başka araştırıcılar tarafından ifade edilmiştir…[62]

…Beyaz Tatarlar bir kere Kitanların tarihinde zikredilmektedir. Karakitaylar devletinin kurucusu bir kere ülkelerinden geçmiş ve onlardan 400 at, 20 deve, sonra birkaç koyun hediye olarak almış. Moğollar gerçekten Prof. A. İnan’ın tespit etmiş olduğu biri dört gruba ayrılıyorlardı. Se-mu’lar yani yardımcı kavimler ki çok erken Moğollarla birleşmişler, kuzey ve güney Çinlileri. Se-mu’ların en eski listesi Cho-keng-lu’da bulunmaktadır. Burada 31 isim vardır. Fakat bunlar biraz yakından incelenirse sayıları 20’ye iner. Bu Se-mu’lar arasında Naimanlar, Uygurlar, Hui-Huiler(Müslümanlar), A-erh-hunlar ve başka bir takım kabileler bulunmaktadır ki bunların bir kısmı muhakkak Türktü. Fakat aralarında Ongutlar yoktur. Asıl Moğollar Cho-keng-lu’ya göre 72 kabileden ibaretmiş. Bu adette aşağı inilebiliyor; öyle ki yukarıda adı geçen Ch’ien Ta-hsi 42 tane, Moğol devrinin yeni vakayinamelerinin müellifi (Hsin Yüan-Shih) 48 tane saynaktadır. Ch’ien, Ongutları zikrediyor ve bunların Beyaz Tatarlar olduklarını söylüyor. Hsin Yüan-Shih, onları zikretmemekte fakat Beyaz Tatarlardan uzun uzadıya bahsetmektedir. Bu kaynağa göre asıl Moğollar 4 tali gruba ayrılmaktadırlar: a) En Eski Kabileler, b) Siyah Tatarlar, c) Beyaz Tatarlar, d) Vahşi Tatarlar. Bu kaynağa göre Beyaz Tatar kabileleri şunlardır: 1- Cha-la-erh (Celayir), 2- Su-wi-i-t’e (Sunit), 3- T’a-ta-erh (Tatar), 4- Merkit, 5- Dörbet, 6- Oyrat, 7- Pei-ko-lin (Mei-lin), 8- Pu-erh-ku-te, 9- Hu-li, 10- T’u-kuan-la-shih, 11- T’u-ma-t’e (Tümet), 12- Pu-erh-hsia-chin, 13- Ko-erh-mou-chin, 14- Hu-erh-han, 15- Sai-ha-i-t’e.[63]

Bunlardan Celayirliler 10 kabileye, Sunitler 2 kabileye, Tatarlar 6, Merkitler 4, Oyratlar 5 kabileye ayrılmaktadır. Zikredilen bu 15 kabileden hiçbirinin Ongutlarla aynı olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Fakat bütün Beyaz Tatarların Ongutlarla aynı olduğu kabul edilince, o zaman Ongutlar Celayirlere, Sunitlere, Merkitlere, Dörbetlere ve bütün ötekilere tekabül ediyor. Fakat bu da imkânsız görünmektedir. Bir hal çaresi eski Moğol vakayinamelerinde (Yüan-shih) bulunan Alakuş’un tercüme-i halini karşılaştırmakla elde edilir. Eski vakayinameler tercüme-i hale şöyle başlamaktadır:’Alakuş-tekit-kuri Ongut kabilesinden bir adamdı. Sülalesi Yen-men’li Sha-t’o’lardan inmektedir. Ceddi, kendisinden 10 batın evvel kabile reisi idi. Chin (Cürcen) devrinde Ch’an Dağı, kuzeyle güneyi ayıran bir sınır ülkesi idi. Alakuş-tekit-kuri, bir ordu ile bu mühim geçidi tutmakta idi. O zamanlarkuzey batıda Naiman adlı bir devlet vardı…’ Çok daha mufassal olan yeni vakayinamelerde bu hususta şu izahat vardır: ‘Alakuş-tekit-kuri, Ongutların kabilesinin serkerdesi idi. Moğolcada bir hanın oğluna Tekit yahut Tegin derler. Birkaç kabilenin birden başı olan Serkerdeye, Kuri (Hu-li) derler. Alakuş’un adı işte buradan gelmektedir. Ongutlar Beyaz Tatarların 15 kabilesinden birini teşkil etmekteydiler. İlk zamanlarda adları Pu-erh-ku-t’e yahut Burgut idi. Kitanlar onlara Wu-erh-ku derlerdi. Bunlar Kitanlara karşı birkaç kere isyan etmiş ve birkaç kere isyanları bastırılmıştır. Sonraları Chinlere (Cürcenlere) tabi olmuş ve kuzeybatı ülkesinden Chao-t’ao merkezine bağlı bulunmuşlardır. T’a-ting devrinden sonra (1161-1189) kuzey kabileleri yavaş yavaş kuvvet kazanmışlardır. Chinlerle Ch’an Dağı[64], kuzey ile güneyi ayıran sınırdı. Ongut kabilesinin 4 bin çadırı vardı; bu kabile bir sınır geçidinde yaşar ve geriye doğru bir dağla muhafaza edilmişti. Bilahare Moğollar sınır duvarına Yang-ku demişlerdir ki, bu ad daha sonra bozularak Wang-ku şekline sokulmuştur. Cengiz, Wang Hanını mahvettiği zaman T’ai-Yang Han’ı Naimanlardan korkmaya başladı.’

Bu sözlere nazaran Ongutlar esi Burgutlardır. Yani Beyaz Tatarların 8. kabilesi. Kitanların vakayinameleri bunları, Wu-erh-ku adı altında değil, Wu-ku olarak zikretmektedir. Daha 900 yılından itibaren Kitanlar onlarla savaşmakta ve onları mağlup etmekte, haraç almakta, onlar tekrar baş kaldırınca savaşmaktadır. Karakitay Devleti kurucusunun geçtiği memleketler arasında Wu-ku-li’lerin bir kabilesi de zikredilmektedir; fakat bu noktada Wu-ku-li ile Wu-ku’nun aynı olup olmadığı konusu şüphelidir. Zira Wu-ku-li’ler biraz sonra Cürcenlerin bir kabilesi olarak meydana çıkmaktadırlar. Fakat yeni Moğol Vakayinameleri müellifi her iki adın da aynı olduğu fikrindedir. Zira Cürcenler altındaki Ongutların ikamet yerleri hakkında söylediklerinin aynını Cürcenlerin vakayinameleri de Wu-ku-li’ler hakkında söylemekte olup bu sonuncu vakayinameler onun herhalde kaynağı olsa gerek. Wu-ku’larla Wu-ku-li’lerin aynı olduğu kabul edildiği takdirde Ongutların da Karakitaylarla birlikte Türkistan’a gelmiş olmaları muhtemeldir. O zaman belki bunların Burgutlarla aynı olduğu iddia edilebilir. Burgutlar, Z. V. Togan’ın fikrine göre, 17. asırda Türkistan’da zikredilen bir Özbek kabilesidir. Çince’de Burgut pekâlâ şu transkripsiyonla verilebilir: Pai-erh-hu-t’e. Diğer taraftan Z. V. Togan’ın fikrine göre bugün Özbekler arasında bir Burgut kabilesi vardır. Bu ayniyet iddiaları ki tamamen şüpheli mahiyettedirler, doğru çıkarsa Ongutlar için Türktürler denilebilir. Bu tahmin şu nokta yüzünden de kuvvet bulmaktadır. Ongutların kendileri Türk olduklarına şüphe bulunmayan Sha-t’o’lardan geldiklerini iddia etmektedirler. Hiç olmazsa onların arasında yaşadıkları muhakkaktır. Bu küçük not, Ongutlar meselesini etraflıca halledemez. Çince kaynak malzemesi mefkut olduğundan bu meseleyi daha ileriye götürmeye imkân yoktur.[65]

Şimdilik netice olarak şunlar tespit edilebilir: Ongutların asıl adları Burguttur. Fakat bunlara, Proto-Moğol olan Kitanlar Ongut, asıl Moğollar Öngüt demişlerdir. Ongutlar, ilk defa olarak miladi 900’den önce görünmüşlerdir. Türk Sha-t’o’larla birlikte Kitanlar tarafından hâkimiyet altına alınmışlardır. Bir müddet Cürcenlere tabi olmuşlar ve sonra Beyaz Tatarların bir kabilesi olarak Moğollardan sayılmışlardır. Görünüşe bakılırsa bunlardan bazı kısımlar Karakitaylarla beraber batı Türkistan’a geçmiş, oradaki Burgutlar bunlardan neşet etmiş olacaklardır.”

Görüldüğü gibi Prof. W. Eberhard, Ongutları Moğol olarak sayma eğilimindedir. Ancak Türk olabilecekleri ihtimalini de göz önünde bulundurmamazlık etmemiştir.

Sonuç

Kaynakların şahitliğinde Sha-t’o’ların Türk olduklarına dair herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Ongutların Türklüğü konusunda ise, W. Eberhard başta olmak üzere şüphelerini ifade eden ya da A. İnan gibi onların Türk olduklarına meyledip kararsız kalan araştırmacılar mevcut olsa bile, her şeyden önce Ongutların soylarını Sha-t’o Türklerine dayandırdıkları Çin kaynaklarının verdikleri bir bilgidir. Günümüz araştırmacılarının büyük bir çoğunluğu Ongutların Türk asıllı olduklarını ve Sha-t’o Türklerinden indiklerini kabul etmektedirler. Biz de, mevcut kaynaklar ışığında, Ongutların Sha-t’o Türklerinden indikleri ve Türk oldukları eğilimindeyiz.

Ongutlar, bugün Moğolistan’da yaşayan çok az bir nüfusa sahip bir Türk boyudur. Keraitlere bağlı bir boy olarak da bilinmektedir. Yaşadıkları coğrafya, Çin Seddi boyunca Ordos bozkırının kuzey tarafları ve bozkırın kuzeydoğusundaki bölgelerdir. Günümüzde, onlardan indiği söylenen halklar Moğolistan dışında, Kazakistan’da (Uvaklar-Waqdar), Moğolistan’da (Tumed Moğolları içinde bir Otağ), Çin Halk Cumhuriyeti’nde Kansu civarında yaşayan Budist Mongurlar ve Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşamaktadırlar.

Kaynakça

ALPTEKİN, C. (2008): Sha-t’o Türkleri Siyasi ve Kültürel Tarihi, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul.

AVCIOĞLU, D. (1999): Türklerin Tarihi II, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1. Baskı.

BARTHOLD, W. (2006): Türk-Moğol Ulusları Tarihi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, IV. Dizi, Sayı 15.

CHAVANNES, E. (2006): Batı Türkleri Tarihi, İstanbul, Töre Yayın Grubu, 1. Baskı.

ÇANDARLIOĞLU, G. (2004): Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, (Çin Kaynakları ve Uygur Kitabelerine Göre), İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, 1. Baskı.

ÇANDARLIOĞLU, G. (2004): Sarı Uygurlar ve Kansu Bölgesi Kabileleri, İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1. Baskı.

DEGUİGNES, J. (1976): Büyük Türk Tarihi 3, İstanbul, Türk Kültür Yayını, 1. Baskı.

DİVİTÇİOĞLU, S. (2004): Oğuz’dan Selçuklu’ya, İstanbul, İmge Kitabevi Yayınları, 4. Baskı.

EBERHARD, W. (Ocak 1947): “Sha-t’o Türklerinin Kültür Tarihine Dair”, Belleten, Cilt XI, Sayı 41, Sayfa: 16-26.

EBERHARD, W. (1944): “Ongutlar Hakkında Mülahazalar”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 32, s. 584-588.

GOLDEN, P, B. (2007): Türk Halkları Tarihine Giriş, Çorum, Karam Yayınları, 2. Baskı.

GÖKALP, C. (1973): Göktürk Devletinin Kuruluşundan Çingiz’in Zuhuruna Kadar Altaylarda ve İç Moğolistan’da Kabileler, Ankara, Sevinç Matbaası, No. 256/ 49/ 39.

GROENBECH, K. (1944): “İç Moğolistan’daki Türk Yazıtları”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 31

GROUSSET, R. (2006): Bozkır İmparatorluğu, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 5. Baskı.

GUMİLËV, L., N. (2006): Avrasyadan Makaleler 1, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 1. Baskı.

GUMİLËV, L., N. (2004): Eski Türkler, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 5. Baskı.

GUMİLËV, L., N., (2003): Hazar Çevresinde Bin Yıl, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 3. Baskı.

GUMİLËV, L., N., (2005): Hunlar, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 4. Baskı.

GUMİLËV, L., N. (2002): Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 1. Baskı.

HSİNG-TUNG, W. (1970): Beş Sülale Çağında Sha-T’o’ların Çin Toplumuna Etkileri, Doktora Tezi, Taipei.

İNAN, İ. (1998): Makaleler ve İncelemeler I, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı

KAFESOĞLU, İ. (2005): Türk Milli Kültürü, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 25. Baskı.

LİGETİ, L. (1970): Bilinmeyen İç Asya II, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1. Baskı.

ÖGEL, B. (2002): Çingiz Han’ın Türk Müşavirleri, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı.

RASONYİ, L. (1971): Tarihte Türklük, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, No. 39, Seri III.

ROSSABI, M. (2008): Kubilay Han’ın Seyyahı Doğudan Batıya İlk Yolculuk, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (Çeviren: Ekin Uşşaklı), 1. Baskı

ROUX, J., P. (2001): Moğol İmparatorluğu Tarihi, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı

ROUX, J., P. (2006): Orta Asya Tarih ve Uygarlık, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2. Baskı.

ROUX, J., P. (2007): Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı.

TAŞAĞIL, A. (2004): Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1. Baskı.

TOGAN, Z., V.. (1981): Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul, Enderun Kitabevi, 3. Baskı.

VASARY, I. (2007): Eski İç Asya’nın Tarihi, İstanbul, Ötüken Neşriyat. (Çeviren: Dr. İsmail Doğan), 1. Baskı


* Tarihçi/Yazar

[1] Bahaeddin Ögel, (2002): Çingiz Han’ın Türk Müşavirleri, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, s. 306.

[2] Réné Grousset, (2006): Bozkır İmparatorluğu, Ötüken Neşriyat,  İstanbul, s. 338-339.

[3] Joseph Deguignes, (1976): Büyük Türk Tarihi 3, Türk Kültür Yayını, İstanbul, s. 693-694, 789.

[4] Deguignes, J., 1976: 792.

[5] Réné Grousset, (2006): Bozkır İmparatorluğu, Ötüken Neşriyat,  İstanbul, s. 155.

[6] Wılhelm Barthold, (2006): Türk-Moğol Ulusları Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s. 10-11.

[7] Barthold, 2006: 11.

[8] Edouard Chavannes, (2006): Batı Türkleri Tarihi, Töre Yayın Grubu, İstanbul, s. 96.

[9] Wolfram Eberhard, (1947): “Şato Türklerinin Kültür Tarihine Dair Notlar”, Belleten, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt XI, Sayı 41, s. 16.

[10] Cevdet Gökalp, (1973): Göktürk Devletinin Kuruluşundan Çingiz’in Zuhuruna Kadar Altaylarda ve İç Moğolistan’da Kabileler, Sevinç Matbaası, Ankara, s. 19-20.

[11] Wu Hsing-tung, (1970):  Beş Sülale Çağında Sha-T’o’ların Çin Toplumuna Etkileri, Doktora Tezi, Taipei, s. 2.

[12] Ahmet Taşağıl, (2004): Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s. 99.

[13] Sencer Divitçioğlu, (2004): Oğuz’dan Selçuklu’ya, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, s. 33.

[14] İbrahim Kafesoğlu, (2005): Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul, S. 96.

[15] Peter B. Golden, (2007): Türk Halkları Tarihine Giriş, Karam Yayınları, Çorum, s. 194, 234.

[16] Gülçin Çandarlıoğlu, (2004): Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, (Çin Kaynakları ve Uygur Kitabelerine Göre), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, s.24.

[17] Zeki Velidi Togan, (1981): Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul, s. 434-435.

[18] Togan, 1981: 57.

[19] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2002): Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 73, 76, 120, 335.

[20] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2004): Eski Türkler, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 331, 417.

[21] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2005): Hunlar, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 505, 506.

[22] Lev Nikolayevic Gumilëv, “Hazar Çevresinde Bin Yıl” ve “Avrasyadan Makaleler 1” adlı eserlerinde bu yorumunu daha da ayrıntılandırmaktadır. Ona göre, Hunlar, Siyenpi mağlubiyeti sonucu dört kola ayrılmışlar, bir kolu tabiliği kabul ederken, ikincisi Çin hâkimiyetine girmiş, üçüncü grup savaşa savaşa Yayık ve Volga sahillerine çekilmiş; dördüncü ve zayıf grup ise Tarbagatay ve Saur Dağlarına sığınmış, bilahare Yedisu ve Çungarya’yı ele geçirmiştir. Bunların bir kısmı Altaylarda Kıpçaklarla kaynaşarak Kuman(Poloves)’ları meydana getirmişler, bir kısmı ise Çin’e yönelerek orada X. Yüz yıla kadar berhayat olan Sha-t’o Türklerini oluşturmuşlardır. (Lev Nikolayevic Gumilëv, (2003): Hazar Çevresinde Bin Yıl, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 104, 258. Lev Nikolayevic Gumilëv, (2006): Avrasyadan Makaleler 1, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 29-30, 57, 186. )

[23] Laszlo Rasonyi, (1971): Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, s. 104.

[24] Istvan Vasary, (2007): Eski İç Asya’nın Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.140-141.

[25] Sha-t’o’ların tarihleri için bkz.: Cahit Alptekin, (2008): Sha-t’o Türkleri Siyasi ve Kültürel Tarihi, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul.

[26] Hsing-tung, 1970: 25.

[27] Grousset, 2006: 160.

[28] Avcıoğlu, D., 1999b: 733.

[29] Grousset, 2006: 160.

[30] Hsing-tung, 1970: 26.

[31] Hsing-tung, 1970: 26.

[32] Grousset, 2006:160.

            [33] Deguignes, 1976: 881-882.

[34] Hsing-tung, 1970: 26.

            [35] Deguignes, 1976: 882.

[36] Hsing-tung, 1970: 26.

[37] Hsing-tung, 1970: 26.

[38] Grousset, 2006: 160.

[39] Hsing-tung, 1970: 26-27.

[40] Grousset, 2006: 160.

[41] Deguignes, 1976: 885.

[42] Grousset, 2006: 160.

[43] Deguignes, 1976: 888.

[44] Eberhard, W., 1995: 232.

[45] Layoş Ligeti, (1970): Bilinmeyen İç Asya II, Milli Eğitim Basımevi, 1. Baskı, s. 156, 157,163, 164,168.

[46] Bahaeddin Ögel, (2002): Çingiz Han’ın Türk Müşavirleri, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı, s. 305-306.

[47] Zeki Velidi Togan, (1981): Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul, Enderun Kitabevi, 3. Baskı, s. 66.

[48] Peter B. Golden, (2007): Türk Halkları Tarihine Giriş, Çorum, Karam Yayınları, 2. Baskı, s. 338, 348.

[49] Jean Paul Roux, (2007): Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı, s. 170, 274.

[50] Jean Paul Roux, (2006): Orta Asya Tarih ve Uygarlık, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2. Baskı, s. 238.

[51] Moris Rossabı, (2008): Kubilay Han’ın Seyyahı Doğudan Batıya İlk Yolculuk, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (Çeviren: Ekin Uşşaklı), 1. Baskı, s. 23-24.

[52] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2002): Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 1. Baskı, s. 117, 120.

[53] K. Groenbech, (1944): “İç Moğolistan’daki Türk Yazıtları”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 31, s. 457-458.

[54] Grousset, 2006: 20.

[55] Abdülkadir İnan, (1998): “Nayman Boyu’nun Soyu Meselesi”, Makaleler ve İncelemeler I, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, s. 61.

[56] İnan, 1998: 63.

[57] İnan, 1998: 64-65.

[58] Abdülkadir İnan, (1998): “Ongutların Menşei Meselesi”, Makaleler ve İncelemeler I, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı,  s. 55.

[59] İnan, 1998: 56.

[60] İnan, 1998: 57.

[61] İnan, 1998: 58.

[62] Wolfram Eberhard. (1944): “Ongutlar Hakkında Mülahazalar”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 32, s. 584.

[63] Eberhard, 1944: 585.

[64] Eberhard, 1944: 586.

[65] Eberhard, 1944: 587.

SİNAN MEYDAN: “YENİ OSMANLI’NIN AYAK SESLERİ”

PEK SEVGİLİ OKURLARIMIZ, TÜRKİYE’NİN KADER DÖNEMECİ OLARAK SAYDIĞIMIZ 12 HAZİRAN SEÇİMLERİNDEN SONRA SAYIN SİNAN MEYDAN’IN, TÜRKİYEMİZİN GİDİŞATIYLA İLGİLİ ÖNEMLİ TESPİT, HATIRLATMA VE TAHLİLLERİNİ İÇEREN YAZISINI YAYINLIYORUZ. İYİ OKUMALAR VE BOL FAYDALAR DİLERİZ.

Sinan Meydan Yazdı: BALKONDAKİ PADİŞAH “Yeni Osmanlı’nın Ayak Sesleri”

Sinan Meydan

13 Haziran 2011

Balkondaki Başbakan

AKP Genelbaşkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir seçim zaferinden sonra bir balkon konuşması daha yaptı. Yine birlikten, beraberlikten, barıştan, kardeşlikten, özgürlükten söz etti. Yine herkese teşekkür ederek, herkesi kucakladı! Bir anlamda bir önceki balkon konuşmasını yineledi. Ancak Başbakan’ın bu seferki balkon konuşmasının satır aralarında çok başka bir mesaj vardı.

Başbakan’ın, balkon konuşmasındaki bazı sözleri; Başbakan’ın artık kendisini sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başbakanı olarak değil de Yeni Osmanlı’nın bir padişahı olarak gördüğünü göstermektedir.

Şu sözler balkondaki Başbakan’a ait:

“…Gözlerini Türkiye’ye çevirmiş, gelen haberleri büyük bir heyecanla takip eden, Şam, Kahire, Tunus, Saraybosna, Lefkoşe’yi dost ve kardeş ülkeleri muhabbetle selamlıyorum…

….İzmir kadar, Şam kazanmıştır, Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Kudüs, Gazze kazanmıştır.”

İyi de neden?

Neden, Şam, Kahire, Tunus, Saraybosna gözlerini Türkiye’ye çevirip AKP’nin zafer haberlerini beklesin?

Neden, AKP’nin seçimi kazanmasıyla Şam, Ramallah, Nablus, Cenin, Küdüs, Gazze kazansın!

Evet AKP, üç dönem üst üste, üstelik her seferinde oylarını arttırarak seçim kazanmıştır. Gerçekten de bu büyük bir başarıdır. Ve bu başarının mimarının bu başarısıyla övünmesi de son derece doğaldır. Ama sonuçta bu seçim başarısı “uluslararası bir başarı” değil “ulusal” bir başarıdır. Bu seçim, Türkiye’nin seçimidir ve AKP’ye de sadece “Türkiye Cumhuriyeti” vatandaşları oy vermiştir. AKP, ne Şam’dan ne Kahire’den, ne Tunus’tan, ne Ramallah’tan, ne Nablus’tan, ne Saraybosna’dan, ne de Cenin, Küdüs ve Gazze’den oy almış değildir. Çünkü buralar, Misak-ı Milli sınırları dahilinde Türkiye Cumhuriyeti içinde değildir! Ama Sayın Başbakan, kendisini bu Arap-İslam şehirlerinden de oy almış gibi, buraların da lideri olarak görmektedir.

Yoksa Sayın Başbakan, Misak-ı Milli sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini mi unutmuştur?

Hiç sanmıyorum!

Sayın Başbakan artık kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, bir Amerikan ütopyası olan Yeni Osmanlı’nın yeni lideri olarak görmektedir: O artık Saraybosna’dan Gazze’ye uzanan İslam coğrafyasına hükmeden Yeni Osmanlı’nın yeni lideridir!… Bilindiği gibi Eski Osmanlı da bu coğrafyaya hükmetmişti!..

Balkondaki Başbakan’ın sözlerinin satır aralarında Yeni Osmanlıcılığın yönetim biçimi olarak düşünülen “federasyona” yinelik de ipuçları vardır.

“Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Laz, Romen, Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kardeşim kazanmıştır… “ diyerek, her zaman yaptığı gibi bir kere daha Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “etnik unsurları” teker teker sayıp ortaya döken Sayın Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi olan, Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımını da bir kere daha tartışmaya açmıştır.

Balkon konuşmasında, Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Laz, Romen, Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kardeşim kazanmıştır.diyen Başbakan, bu dili daha önce Diyarbakır, Şemdinli, ve Samsun konuşmalarında da kullanmıştır. Sosyolog Orhan Türkdoğan’ın belirttiği gibi, Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “etnik unsurları tek tek sıralayarak Türkleri “öteki” konumuna getirmektedir. Bu durum etnik bölünmeyi arttıracağı gibi iç ve dış güçlere karşı vatanın bağımsızlığını korumaya çalışan güçlerin ulusal dirençlerini de kıracaktır.[1]

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, Türkiye’deki bütün “alt kimlikleri” Türklük potasında birleştirmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımıyla sağladığı “birlik beraberlik” ve bu birlik ve beraberlik üzerine oturttuğu “üniter yapı”yı dağıtmak için Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki bu “Türk milleti” tanımını alt üst etmek gerekmektedir.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesine göre bir “bilinç” olan Türklük; Cumhuriyetin kuruluş felsefesine karşı olanlarca “etnisite/ırk” olarak adlandırılmaktadır. Böylece “Türklük” de bir “alt kimlik” durumuna getirilmek istenmektedir. Bu “etnik kimlik siyaseti” federasyona giden yolun en belirgin kilometre taşlarından biridir. Yeniden Osmanlı’ya dönüş için Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki “Türklük bilinci” tanımından “Türk ırkı” tanımına geçilmesi zorunludur. “Türklük” herkesi kavrayan “bir “bilinç” olmaktan çıkarılıp sadece bir “etnik unsuru” ifade etmek için kullanılmaya başlandığında çözülme de başlayacaktır.

Bilindiği gibi Osmanlı’da bir “Türklük bilinci” yoktur; Osmanlı’da Türklük “dışlanmış” bir alt kimliktir.[2] Osmanlı’ya dönüş sürecinde bugün de yapılmak istenen budur.

Balkondaki Başbakan’ın seçim zaferini, Ortadoğu’dan Balkanlara “bütün Müslümanların zaferi” olarak adlandırması ve “etnik unsurlar” vurgusu yapması, “üniter” Türkiye Cumhuriyeti’nin yerini “federal” Yeni Osmanlı’ya bırakmak üzere olduğunun en belirgin işaretlerinden biridir.

Peki ama bugüne nasıl gelinmiştir?

Bu sorunun yanıtını vermeden önce, balkondaki Başbakan’ın Adnan Menderes’e ve Turgut Özal’a neden gönderme yaptığını; “Merhum Turgut Özal’ın hayalleri, özlemleri, artık yerini bulmuştur” diyen Başbakan’ın, aslında ne demek istediğini iyi analiz etmek gerekir.

Neydi Özal’ın hayali?

Hemen söyleyelim:

Türk-Kürt Federasyonu ve Yeni Osmanlı’ydı![3]

Şimdi gelin tarihe kısa bir yolculuk yapalım:

İstanbul Devleti

Türkiye’nin “idam fermanı” Sevr Antlaşması’na (10 Ağustos 1920) göre İstanbul, başında “kukla” bir Padişah’ın bulunduğu “kısmen bağımsız” bir bölge olacaktır.

Ancak Müttefik Devletler, bu anlaşma imzalanmadan önce İstanbul’un geleceği ile ilgili çok gizli planlar yapmıştır. Örneğin, İngiliz arşivlerinde CAB/23/35 numarayla kayıtlı bir belgeye göre İngilizler, “İstanbul’un ayrı bir devlet olarak yeniden yapılanmasını” düşünmüştür, ama sonradan bu düşünceden vazgeçmiştir. Bu belgeye göre Paris’te, İngiliz Başbakanı Lloyd George’un otel odasında yapılan ve aralarında Dışişleri Bakanı Earl Curzon, Bonar Law, Lord Birkenhead ve Hindistan’taki İngiliz yönetiminin Dışişleri bakanı E. S. Montagu’nun da olduğu bir grup, Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarından çıkarılması ihtimaline karşı bir “proje” üreterek İstanbul’un ayrı bir devlet olmasını tartışmıştır.

Belgeye göre İstanbul Devleti’nin Osmanlı Devleti’nden tamamen, Müttefik Devletlerden ise kısmen bağımsız olması kararlaştırılmıştı. İstanbul’un Müttefiklerden bağımsız olduğu konular sadece finans, adalet ve jandarma olacaktı.

Bu belgede öngörülenler sadece bir fikir olarak tartışılmıştır. Hatta aynı toplantıda bu fikrin pek gerçekçi olmadığı düşünülmüş olmalı ki sonuç olarak Başbakan Llyod George Hindistan’daki İngiliz yönetimi Dışişleri Bakanı’ndan, Sevr Anlaşması öncesi hazırlanan taslağın, Padişah’ın ve Osmanlı hükümetinin İstanbul’da kalması ihtimaline göre düzenlenmesini istemiştir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin Orta Doğu’yu, sınırları cetvelle çizilen küçük devletlere bölüp yönetme arzusuna İstanbul’u da katması, Müttefiklerin İstanbul’u ve boğazları uluslararası bir komisyonun aracılığıyla yönetme arzusu, hepimizin bildiği bir şeydir; fakat İstanbul’un “ayrı bir devlet” olarak yeniden yapılandırılması fikrinin İngiltere tarafından başbakanlık seviyesinde tartışılmış olması pek bilinen bir şey değildir. Hele yeni devletin sınırları, yönetimi, savunması vb. gibi konuların bu kadar detaylı bir şekilde tartışılması çok dikkat çekicidir.[4]

I. Dünya Savaşı sonlarında, 1920’de İngiltere’nin “böl” ve “yönet” stratejisi çerçevesinde kurmayı planladığı “İstanbul Devleti”, II. Dünya Savaşı sonlarında 1946’da ABD’nin “Tek Dünya Devleti” stratejisi çerçevesinde kurmayı planladığı “İstanbul Federe Devleti” olarak karşımıza çıkmıştır.

Tek Dünya Devleti ve Federasyonculuk

William C. Bullitt, ABD’nin 1946’dan sonraki Soğuk Savaş stratejisini “Yalnızca Sovyetleri yıkmak için değil aynı zamanda Amerika önderliğinde Tek Dünya Devleti kurmak için geliştirilmiş bir strateji” olarak tanımlamıştır.

Bu bağlamda ABD tarafından kurulan “Avrupa Birliği” gibi, yine ABD tarafından bir “Ortadoğu Federasyonu” kurulmak istenmiştir. Osmanlı örneğine dayalı olarak kurulmak istenen “Ortadoğu Federasyonu” da yalnızca Sovyetler Birliği’ni yıkmak için değil, aynı zamanda “Tek Dünya Devleti” kurmak için gerekli görülmüştür.[5]

1946’da Bullitt’in ifade ettiği, “Amerika’ya bağlı ve dine dayalı bölgesel federasyonlar” kurma stratejisi bugün de sürdürülmektedir.

Soğuk Savaş döneminde kurulacak federasyonlar (Avrupa Federasyonu,Ortadoğu Federasyonu, Asya Federasyonu) Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra “Tek Dünya Devleti” çatısı altında birleştirilmek üzere planlanmıştır.

Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, “Tek Dünya Devleti kurulmasına ilişkin tek bir strateji yoktur ki, ulus devletleri önce etnik, dinsel ve mezhepsel devletçiklere bölerek bölgesel federasyonlar içinde eritip Tek Dünya Devleti’ne bağlamayı öngörmemiş olsun.”[6]

Tek Dünya Devleti’ne giden yolda önce Avrupa Birliği kurulmuş, sonra Sovyetler Birliği yıkılmıştır, ama Ortadoğu veya Yakındoğu Federasyonu hala kurulabilmiş değildir. Bu nedenle ABD bugün canla başla Ortadoğu-Yakındoğu Federasyonu’nu kurmak için çalışmaktadır. Ortadoğu Federasyonu’nun tarihsel dayanak noktası yüzyıllarca Ortadoğu’yu yöneten Osmanlı’dır. Bu esinlenmeden dolayı Ortadoğu Federasyonu’na giden yolda “Yeni Osmanlıcılık” akımından yararlanılmaktadır. Bu planın harekat üssü de coğrafi ve kültürel olarak Osmanlı mirası üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti ve Ortadoğu’daki devletlerdir. Ortadoğu Federasyonu’nu kurmak için her şeyden önce “yeniden Osmanlılaşmaya”, yeniden Osmanlılaşmak için de “Türk Ulus Devleti”nden kurtulmaya ihtiyaç vardır. İşte, 1946’da başlayan, 12 Eylül 1980’den sonra hızlanarak devam eden “Karşı Devrimi” bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bütün amaç, yüzyılın başında Atatürk’ün kurduğu “bağımsız, çağdaş ve laik” Türk Ulus Devleti’ni yeniden Osmanlı’ya dönüştürmektir. 1950’den itibaren Türkiye’yi yöneten veya Türk siyasetinde etkili olan nerdeyse bütün liderler; Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan, bu dönüşümün “zoraki” veya “gönüllü” aktörleridir. Anlayacağınız, son altmış yılda Türkiye’yi yöneten bütün bu liderlerin birer “Osmanlı sevicisi” olması kuru bir tesadüf değildir!

1965’te ABD, Süleyman Demirel aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştığı, ancak ordunun sert tepkisiyle uygulayamadığı “Türk-Kürt Federasyonu Projesini” daha sonra CIA belgelerinde, “gelmiş geçmiş en Amerikancı Türk devlet adamı” olarak adlandırılan Turgut Özal gündeme getirmiştir. Özal’ın, ABD desteğiyle 1991’deki I. Körfez Savaşı sırasında Irak’a girip oradaki Kürt bölgelerini işgal ederek Türkiye topraklarına katıp, Türk Ulus Devleti’ni “Türk-Kürt Federasyonu”na dönüştürme planı, Genelkurmay Başkanı Torumtay’ın sert tepkisiyle karşılaşmış ve bu nedenle doğan kiriz, 3 Aralık 1990’da Genelkurmay Başkanı’nın istifasıyla sonuçlanmıştır.[7]

ABD Başkanı George Bush’la çok sıkı işbirliği içinde ABD politikalarını uygulayan Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 1991 yılında Aktüel dergisine verdiği bir demeçte Kürtlerle federasyona gidilmesi gerektiğini söyleyerek “inşallah bir gün valilerini de seçerler, bu iş biter” demiştir[8].

1993’te Özal’ın ölümünden sonra “Osmanlıcı”, “eyaletçi”, “federasyoncu” ve “ulus devlet karşıtı” söylemlerin bayraktarlığını Refah Partisi Genelbaşkanı Necmettin Erbakan yapmaya başlamıştır.

Ağustos 1993’te Turgut Özal, Aydın Menderes, Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Altan, Yalçın Küçük, Abdurrahman Dilipak’ın görüşlerine yer veren “İkinci Cumhuriyet Tartışmaları” adlı bir kitap yayınlanmıştır.[9]

Bu kitapta Erbakan’ın Refah Partisi kurmaylarından Recep Tayyip Erdoğan’ın şu görüşlerine yer verilmiştir:

“Soru: ‘Bu değişim süreci içerisinde eğer ülkede yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?’

Tayyip Erdoğan: ‘Onun kararını yine halk verecek’

Soru: ‘Örneğin Kürtler, biz ayrı yaşamak istiyoruz, diyebilirler’.

Tayyip Erdoğan: ‘Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir’.

Soru: ‘Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse..’

Tayyip Erdoğan: ‘Ona orada sınır tayin edemem. Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir, diyorum”[10]

Görülen odur ki, bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1993’te söylediklerini 12 Haziran 2011 genel seçimlerinin ardından hayata geçirmenin hesaplarını yapmaktadır.

“Amerika, 12 Eylül’den sonra nasıl Osmanlıcı politikaların bayraktarlığını yapan Turgut Özal’ı ve partisini desteklemişse, Özal’ın ölümünden sonra da Osmanlıcı politikanın bayraktarlığını üstlenen Refah Partisi’ni desteklemişti. 1993’te Özal’ın ölümünden sonra ABD’nin Refah Partisi’ni iktidara taşıyacağı, 35 emekli Amerikancı generalin topluca Refah Partisi’ne üye olmalarından belliydi. Refah Partisi’nin 1987, 1991 ve 1995 seçimlerinde aldığı oy oranlarına bakıldığında bu yükselişin Özal’ın partisinden Erbakan’ın partisine geçişlerle doğru orantılı olarak gerçekleştiği görülecektir.”[11]

Necmettin Erbakan’dan sonra bayrağı Erbakan’ın kadrolarından yetişen Recep Tayyip Erdoğan devralmıştır.

Menderes’in Demirel’in, Özal’ın ve Erbakan’ın “genetik mirasçısı” olan Erdoğan, ABD desteği doğrultusunda 2002 genel seçimlerinden önce AKP’yi kurarak “okyanus ötesinden esen sert bir rüzgarla” Türkiye’de iktidara gelmiştir.

Erdoğan da öncülleri gibi “Osmanlıcı”,“eyaletçi”, “federasyoncu” bir “siyasetçi tipi” olarak ABD planlarını uygulamaya devam etmiştir.

12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde eski başbakanlardan ve cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel ile AKP Genelbaşkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, iki ayrı kutupmuş gibi, sert sözlerle birbirlerini eleştirmiştir. Ancak aslında her ikisi de aynı yolun yolcusudur.

Haziran 1996’da Habitat II Toplantısının açılış başkanı olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Butros Gali, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i kürsüye, “Türkiye Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” olarak çağırmıştır. Şaşırtıcı bir şekilde Demirel bu “unvanın” yanlış olduğunu belirtmemiş, hiçbir düzeltme yapmamıştır.

Butros Gali konuşmasında, “insanlığın ve kentlerin geleceğine yöne vermesi gereken ‘İstanbul Ruhu’nun adil, güvenli, yaşanabilir kasabalar ve şehirler yaratabilmek için hükümetlerle devlet dışı sivil kesimler arasında işbirliği ve dostluk anlamına geldiğini” vurgulayıp “İstanbul Federe Devleti” değimini kullanmıştı. O toplantıda bu değime de ses çıkartan olmamıştı. Gali konuşmasında ayrıca, “Dünya, 200 devletli olmaktan 2000 devletli olmaya gidiyor” demişti.

Aslında Butros Gali’nin konuşmasının arasına serpiştirdiği bütün bu ifadeler, 1987 UNESCO toplantısında alınan, “ulus devletleri”, etnik ve dinsel küçük şehir devletçiklerine bölmeye yol açacak kararların adım adım uygulanmasından başka bir şey değildi.[12]

İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu

1994 yılına gelindiğinde Türk basınında bir taraftan “İstanbul Merkezli Bizans Devleti” tartışılırken, diğer taraftan “İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu” tartışılmaya başlanmıştır.

Esguire Dergisi’nin 1 Şubat 1994 tarihli sayısında ortaya atılan “İstanbul Merkezli Yakındoğu Federasyonu”, “bir entelektüel ütopya” alt başlığıyla “aydınların tatlı düşü” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Cengiz Özakıncı’nın yerinde tespitiyle, “Sanki Mete Tunçay, Cengiz Çandar gibi aydınlar bunu kendi kendilerine düşünüp akıl etmişler ve bu içtenlikli düşüncelerini toplumla paylaşıyorlardı.” Oysa ki her şey daha önce başkaları tarafından düşünülmüş ve planlanmıştı. Nitekim Genelkurmay ATASE Başkanlığı’nın 10 Mart 1981 tarihli “Özel Askeri Rapor Denemesi”nde “Türk-Yunan Federasyonu” anlatılmıştı.[13]

1 Şubat 1994 tarihli Esquaire dergisinde yayınlanan “Yakındoğu Federasyonu” görüşünün ve 12 Eylül’ün ATASE damgalı “Türk-Yunan Federasyonu” tasarısının kaynağı Robert D. Kaplan’ın kısa süre önce The New York Times Magazin’de yayımlanan, “Türkiye Balkanlar ve Ortadoğu Birleşiyor” adlı makalesidir. Robert D. Kaplan’ın yazısının çevirisi 28 Şubat 1994 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.

Yahudi kökenli Amerikalı gazeteci yazar Robert D. Kaplan yazısında şöyle demiştir:

“Tarih Bölge Uzmanları tarafından belirlenen yanlış sınırları yeniden şekillendiriyor… Türkiye, Balkanlar ve Ortadoğu olarak adlandırılan yer, tek bir bölge olarak ortaya çıkıyor. Avrupalılar burayı her zaman ‘Büyük Yakındoğu’ olarak tanımlıyor… Türkler yaklaşık 850 yıl İslam dünyasının liderliğini yürüttü… Bütün Arap devletleri, Yugoslavya gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü izleyen kaos karşısında… Büyük İsrail, Akdeniz’de Batı Şeria ve Gazze’yi kendine çekecek bölgesel bir ekonomik mıknatıs olarak ortaya çıkacak.”

Türk-Kürt Federasyonu ve Yeni Osmanlıcılık

ABD, Türkiye’ye, bir taraftan Osmanlı coğrafyasını kapsayan alanda “İstanbul Merkezli Yakındoğu Federasyonu” önerirken, diğer yandan “Türk-Kürt Federasyonu” önermiştir.[14]

Turgut Özal öldükten sonra Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, 30 yıl önce 1965’te Başbakan olur olmaz ABD tarafından kendisine dayatılan “Türk-Kürt Federasyonu” kurma önerisini 30 yıl sonra Cumhurbaşkanı olunca yeniden masasında bulmuştur. Öneri, bu kez ABD Hava Kuvvetleri’nin RAND araştırma kuruluşunca sunulmuştu. Raporun savunucusu uzun yıllar CIA Türkiye masası şefliği yapan Paul Henze’ydi.

Demirel’in “Türk-Kürt Federasyonu” raporuna herhangi bir rapor vermemesi üzerine Henze, ”gizli” damgalı bu ABD raporunu Aktüel dergisine sızdırıp kamuoyunda tartışılmasını sağlamak istemiştir. Nitekim rapor, 15 Haziran 1994 tarihinde Aktüel dergisinde “Türkiye’yi Feodalizm Büyütecek” başlığıyla yayımlanmıştır. Bunun üzerine Demirel de, “Batı Sevr’i istiyor!” diye demeçler vermeye başlamıştır. [15]

ABD, “Türk-Kürt Federasyonu” ve “Yakındoğu Federasyonu” projelerinden hiç vazgeçmemiştir. Bu projeleri hayata geçirmek için de Yeni Osmanlıcılık akımına sarılmıştır.

Aslında, “Yeni Osmanlıcılık” söylemi Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesi için bir maskedir.

Amerikalı Yahudi Yazar Noam Chomsky, “yeniden Osmanlı” hazırlıklarının yıllar öncesinden başladığının belirtenlerden biridir. 90’lı yılların başında Türkçeye tercüme edilen kitabında şu önerilerde bulunmuştur: “Orta Doğu’da ulusallık ve ulusal kimlik yok edilmeli. Bunun için de Orta Doğu Osmanlılaştırılmalıdır. Böylece bölgede Batı çıkarlarına karşı çıkacak ulusal güç ve direnç kalmayacak, sistemin çarkları rahatlıkla işleyecektir. ABD için en tehlikeli düşman ve tehdit Bağımsızlık tehdidi. Asla hoş görülemez.

İsrail yönetimi derinden etkileyen Kudüs Federal Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Daniel Elazar da Osmanlı’ya dönüşün ateşli taraftarlarındandı. Büyük Ortadoğu Projesi’nin bu şekilde hayata geçirileceğini düşünen Elazar, 1990’lı yılların sonlarında uluslar arası platformlarda şu görüşleri dile getirmişti: “Orta Doğu için ulus-devletler değil, etnik-dinsel cemaatlerin doğal örgütlenme biçimleri belirleyici. Bunun için ’Osmanlı millet sistemi’ mümkün bir model...”

Abdullah Gül, Refah Partisi milletvekili olduğu dönemde, 19 Aralık 1992’de Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3’üncü İstişare Toplantısı’nda yaptığı konuşmada “Osmanlı” vurgusu yapmıştı. Gül, şunları söylemişti: “İkinci cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum!”

1996 yılında CIA görevlisi ve CFR üyesi Samuel Huntington, “Türkiye İslamın lideri olmalı!” diye demeçler vermiş,

1997 yılında CIA ajanı Paul Henze, “Atatürkçülük öldü; Nakşiler, Nurcular ilericidir!” diye demeçler vermiş,

1998 yılında CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller, “Kemalizm’e son; Osmanlı’yla övünün, Fethullahçı olun!” diye demeçler vermiş…[16]

1999 ortalarında, Türkiye’nin ilk fotoğraf kuruluşlarından olan Abdullah Biraderler’in ve bir asır öncesinin diğer fotoğrafçılarının çektiği Ortadoğu manzaraları, Eylül ayında İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde sergilenmişti. “Osmanlı İdaresi Altında” adını taşıyan serginin en ilginç tarafı ise resimlerin İstanbul’a 700. yıl kutlamaları programı çerçevesinde İsrail’den gelmiş olmasıydı. İsrail’in İstanbul’daki kültür ataşesi olan Zali de Toledo’nın hazırlıklarını aylar öncesinden başlattığı sergiye adına uygun bir kuruluş da sponsor olmuştu: Osmanlı Bankası…

1999 Temmuz’unda Prof. Dr. Şinasi Tekin, Harvard Üniversitesi’ne bağlı olarak Ayvalık’ın Cunda Adası’nda “Yoğun Osmanlıca Yaz Okulu” açmıştır. Harvard’ı Türkiye’ye getiren Profesör Tekin, Ayvalık’ın Cunda Adası’nda satın aldığı eski bir Rum evini de okula çevirmiş ve okulu Amerikan Eğitim Bakanlığı’na ve Türkiye’de YÖK’e onaylatıp faaliyete geçirmiştir

2000’lere doğru atılan bütün bu adımlar, Yeni Osmanlıcılık akımını kullanarak Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için atılmış adımlardı.

2002’den itibaren Lozan yerine Sevr’i gündeme getiren ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin “eşbaşkanı” olmakla övünen AKP iktidarı, “istinaf mahkemeleri”, “kalkınma ajansları” gibi adımlarla “eyaletleşmeye” giden yolun taşlarını döşemeye başlamıştır.

AKP ve Yeni Osmanlıcılık

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 1992’de, eski paşa Büyükanıt 2008’de ve Başbakan Erdoğan 2010 yılında, “Osmanlı modelini” övmüştü. ABD elçisi Edelman da göreve geldiğinde “Yeni Osmanlı” brifingi düzenlemişti.

AKP bir yandan komşularla “sıfır sorun” sloganıyla bölge ülkelerine “şirin” gözükmek için her yol denerken, diğer yandan yasalar çıkararak “üniter devletin” sonu anlamına gelen Büyük Ortadoğu Projesi’nin önünü açmıştır.

Türkiye yeni bir sürece doğru hızla ilerlemektedir: Bir yandan, “Kürt açılımı” adı altında başlatılan tartışmalarla “üniter yapı” ve “ulus devlet” aşındırılırken, “Türk kimliği” vurgusu “anti demokratik” bulunup, “çok kimliklilik” ve “mozaik” söylemi ön plana çıkartılmakta; diğer yandan ise komşularla “sıfır sorun” adı altında sınırlar kaldırılmaktadır; Türkiye sınırlarını tanımayan Ermenistan’la protokoller imzalanmaktadır. ABD tarafından çizilen, Türkiye’nin de bazı kısımlarını içine alan Sevr ve Büyük Ortadoğu Projesi haritaları yeniden elden ele dolaşmaktadır. Bu yaşananlara paralel olarak, her geçen gün artan biçimde Osmanlı, “asr-ı saadet dönemi” olarak parlatılmaktadır. Televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “tarihimiz” diye “vıcık vıcık Osmanlı seviciliği” yapılmaktadır.

Bu gelişmeler yaşanırken Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Amerikan Washington Post gazetesine “Osmanlı”yla ilgili düşüncelerini aktarmıştır. Gazetenin yazarı Jackson Diehl, 2011’de Washington’da görüştüğü Davutoğlu’nun kendisine “Türkiye’nin eski Osmanlı ülkeleri üzerinde liderliğini yeniden kurma hayalinden” bahsettiğini yazmıştır. Diehl, Davutoğlu’nun kendisine, “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Orta Doğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” dediğini belirtmiştir.

Bilindiği gibi Davutoğlu, 2010 yılında AKP’nin Kızıcahamam toplantısında da benzer sözleri söylemişti. Bakan Ahmet Davutoğlu şöyle konuşmuştu: “Osmanlı’dan kalan bir mirasımız var. ’Yeni Osmanlı’ diyorlar. Evet, Yeni Osmanlı’yız. Bölgemizdeki ülkelerle ilgilenmek zorundayız.”


İktidara geldiği 2002’den bu yana “ulus devletin” yapısını dönüştüren değişikliklere imza atan AKP, Kalkınma Ajansları, İl Özel İdareleri, Maden, Mahalli İdareler, Petrol, Kamu Yönetimi, İstinaf Mahkemeleri gibi yasalarla, Türkiye’yi AB ve ABD’nin dayattığı eyalet sistemine, başka bir ifadeyle Büyük Ortadoğu Projesi’nin altyapısı olan “Osmanlı modeline” sürüklemektedir.
[17]

Büyük Ortadoğu Projesi’nin temelindeki “Yeni Osmanlıcılık” söylemleri AKP iktidarınca sık sık gündeme getirilmiştir. AKP kurmaylı sıkça, “Osmanlı düzeninin ülkemiz için hayırlı olacağı” şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Türkler Yeni Osmanlıcılıktan söz eder de Amerikalılar durur mu!

Gittiği bütün ülkeleri karıştıran ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, 2003 Ekim ayında göreve başlar başlamaz, “Yeni Osmanlı Brifingi” verdirtmişti. 10 gazeteci ve 3 tarihçinin katıldığı brifingi elçilik basın müsteşarı Joseph Hullington ve Kuzey Irak’taki Kürt parlamentosunun fikir babası Nicholas Kass vermişti. ABD’deki Wisconsin Üniversitesi Osmanlı Tarihi Bölüm Başkanı Kemal Karpat’ın da katıldığı toplantıda Irak’ın ve Ortadoğu’nun geleceği tartışılmıştı. Bu brifingin ardından yazılar kaleme alan bazı yazarların Osmanlıya olan özlemlerini dile getirmeleri dikkat çekmişti.

Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılı sonlarında ABD’ye yaptığı ziyaret de “Yeni Osmanlı” söylemlerinin hız kazanmasına neden olmuştu. Erdoğan ve ABD Başkanı George Bush, Beyaz Saray Oval Ofis’te bir saat ikili bir görüşme yapmıştı. ABD Başkanı Bush, Başbakan Erdoğan’a, sömürgeleştirme planı olan Büyük Ortadoğu Projesi’ne verdiği güçlü destek dolayısıyla teşekkür etmişti. Bush, ’Türkiye’nin demokrasisi, Orta Doğu’daki insanlar için önemli bir örnek. Ben de Erdoğan’a bu yöndeki liderliği için teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca Başbakan’a Türkiye’nin Afganistan’daki liderlik rolü dolayısıyla da teşekkür ediyorum’ diye konuşmuştu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise ziyaretin ardından yaptığı açıklamada Bush’la. Büyük Ortadoğu Projesi’ni ele aldıklarını, Kıbrıs, Irak, Afganistan, İsrail ve Filistin konularını da görüştüklerini açıklamıştı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Mayıs 2008’de Osmanlı modeline övgüler yağdırmıştı. Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen sempozyumun açılış konuşmasını yapan dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, bir gazetecinin, “İlk defa konuşmanızda Osmanlı dönemine atıf yaptınız” sözleri üzerine, bunun doğru olduğunu, Osmanlı egemenliği sırasında Orta Doğu’da mezhepler arasında çatışma olmadığını vurgulamıştı. Bir başka gazetecinin, “Türkiye için Osmanlı modelini önerenler var” sözleri üzerine Büyükanıt, “Benim, asla ve asla Türkiye Cumhuriyeti dışında bir model hayalimden geçmez. Ben tarihi bir gerçeği söylüyorum” demişti.

2007 yılında, yeni Anayasa çalışması yapan Prof. Dr. Ergun Özbudun, Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esaslarının değiştirilmesini talep eden bir Anayasa taslağı hazırlamıştı. Budun taslağında, Cumhuriyetin temelini oluşturan Atatürk ilke ve İnkılaplarının, Anayasa’dan çıkartılmasını istemişti. Bu çalışmayla Osmanlı benzeri bir sisteme geçilmesi öngörmüştü. Bunun ardından da AKP’li Zafer Üskül, “Atatürk inkılaplarının Anayasadan çıkarılmasını” istemişti.

Başbakan Erdoğan, 2010 yılı Ramazan ayında gazete ve TV kanallarının genel yayın yönetmenlerine Dolmabahçe’de verdiği iftar yemeğinde, Türkiye Cumhuriyeti’ne Osmanlı’nın güçlü, ayakları yere basan dönemlerini hedef göstermişti. Yemeğin ardından yaptığı açıklamada “Yeni Osmanlıcılık” özlemini dile getiren ErdoğanBizim şu anda üniter yapımızı çok güçlü kılmamız lazım. Ama şimdi şöyle bir Osmanlı’ya baktığımız zaman, Osmanlı bu noktada çok rahattı. Çünkü ayakları yere zaten sağlam basmıştı. Ondan sonra pergelin bir ucu her tarafa rahatlıkla dönebiliyordu. Bu noktadaydı. Şimdi bizim Türkiye Cumhuriyetimizi o noktaya getirmemiz lazım” demişti.

Böylece, 2000’lere girilirken Türkiye ABD ve yerli işbirlikçilerince adım adım Atatürk’ten, Atatürk’ün “bağımsızlık ve çağdaşlık” anlayışından ve Türkiye’nin harcı durumundaki “ulus devlet” modelinden gittikçe uzaklaştırılmaya başlanmıştır. Atatürk’ü, ulus devleti, Türklük kavramını ve orduyu eleştirmek, etnik unsurları sıralayarak, cemaatleri ve cemaat liderlerini övmek “demokratlığın” olmazsa olmaz şartları haline gelmiştir.

Dini referanslar gösteren, etnik ayrımcılığı körükleyen partiler “demokrat”; Atatürk’e ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesine sahip çıkan partiler “darbeci” ve “anti demokrat” olarak adlandırılmıştır.

Bugün bir taraftan “din istismarı” ve “Osmanlı seviciliği” yapılırken, diğer taraftan “laiklik eleştirileri” ve “Cumhuriyet düşmanlığı” yapılmaktadır.

“İstanbul Devleti”, “Ortadoğu, Yakındoğu Federasyonu”, “Türk-Kürt Federasyonu”, “Büyük Ortadoğu Projesi” hayallerini gördüren “Yeni Osmanlı” artık kurulma noktasına gelmiştir.

12 Haziran 2011 seçimleri sonrasında AKP Genelbaşkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “balkon konuşması”, bana balkondaki padişahın “Yeni Osmanlı”nın kuruluşunu müjdelemesi gibi geldi!

Ama “istemezük!”…

Sinan MEYDAN, 13 Haziran 2011
İLK KURŞUN

[1] Orhan Türkdoğan, Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri, İstanbul, 2007, s.43,44.,[2] Ayrıntılar için bkz. Türkdoğan, age.
[3] Türkdoğan, age, s.29 vd.,[4] Doç. Dr. Hakan Özoğlu, “İstanbul Devleti Kurulacaktı”, Star gazetesi, 17 Kasım 2010..
[5] Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı, Yeni Osmanlı Tuzağı, İstanbul, 2005, s.243, 244,[6] age, s.245.,[7] age, s.246,247.,[8] age, s.247,[9] Metin Sever-Cem Dizdar, İkinci Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, Ağustos 1993.,
[10] Özakıncı, age, s. 249.,[11] age, s.249,250,[12] age, s.253,254,[13] age, s.254.,[14] age, s.260,[15] age, s.261,262.,
[16] Ayrıntılar için bkz, Özakınıcı, age, s. 262-266.,[17] İL ÖZEL İDARELERİ YASASI: Federal sistemin uygulandığı ABD, Kanada, İsviçre, Belçika gibi ülkelerden örnek alınarak hazırlanan yasayla, yerel yönetimler, daha da geniş imkan ve yetkilere kavuşturulmuştur. Böylece şehir devletçikleri olma yolunda ilk adım atılmıştır. MADEN YASASI: 89. Hükümet eliyle değiştirilen yasa ile kamu çıkarlarını bir yana atıp, madenciler, daha doğrusu madenci yabancı şirketler için kolaylaştırıcı düzenlemeler getirmiştir. KALKINMA AJANSLARI: Avrupa’nın, Osmanlı’ya dayattığı federalizm, AKP tarafından ’Kalkınma Ajansları’ adı altında önceki gün resmen uygulamaya konulmuştur. Türkiye, 26 bölgeye bölünmüştür. Bölgeler sözde yatırımlar için yabancı ülkelerle bile Ankara’yı pas geçerek direkt temasa geçebilecektir. Böylece Ankara’nın başkentliği sözde kalacak. İSTİNAF MAHKEMELERİ: Eyalet sistemini yerleştirmek için atılan en önemli adımlardan birisidir. Cumhuriyet’in kuruluşunda şeri mahkemelerle birlikte kaldırılan ve Eyalet sistemine özgü bir yapı olan bölge (istinaf) mahkemeleri kurulmaya devam edilecektir. YABANCIYA TOPRAK SATIŞI: Yine başta tapu kanunu olmak üzere bir dizi yasada değişiklikler yapılarak yabancı özel ve tüzel kişilerin mülk edinmelerinin önü açılmıştır. İÇ GÜVENLİK REFORMU: AB’nin istediği projeye göre Emniyet, Jandarma ve Sahil Güvenlik, yeni kurulacak ’İç Güvenlik Müsteşarlığı’na bağlanacak. Böylece TSK etkisizleştirilirken, jandarma da sivilleşecektir. Sınır güvenliğini sağlama görevi Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan alınarak, İçişleri Bakanlığı sorumluluğuna verilecektir… Yeni Çağ Gazetesi, 7 Eylül 2007.