2015 in review

WordPress.com istatistik yardımcıları bu blog için bir 2015 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

Sydney Opera House’daki konser salonu 2,700 kişiyi barındırır. Bu blog, 2015 içinde yaklaşık 21.000 kez görüntülendi. Eğer bu Sydney Opera House’da bir konser olsaydı, bu kadar insanın onu görmesi kapalı gişe yaklaşık 8 gösteri alacaktı.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Kaynakların Işığında Sultan Vahidettin 1918-1922 Yenilendi!

Üçüncü eserim olan Kitabın piyasaya çıktığı Kasım ayının sonundan Haziran ayının sonuna kadar devam eden çalışmaların sonucunda mevcuda eklenen14 yeni kaynak, mevcutların ustune eklenen 38 yeni dipnot, metin içine ilave 7 belge, ekler kısmında ise 3 yeni belge ve tabiki eski basımına nazaran 20 sayfa fazlasıyla yenilenmiş Kaynakların Işığından Sultan Vahidettin 1918-1922 isimli eserimin yeni baskısı piyasadadır. Hayırlı uğurlu olsun.

önizleme - 164 Sayfa - 140x210 mm - KAPAK

Cumhuriyetimizin 90. Yılı Kutlu Olsun

29ekim07

Daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi, Milletleri millet yapan, onlara şuur veren ve bir arada tutan ortak değerler vardır. Savaşlar, bu savaşlarda kazanılan galibiyetler ya da meydana gelen bozgunlar millet olma bilincini sağladığı gibi, önemli günler ve kahramanlar da yine millet olma bilincinin önemli etkenlerindendir.

Bu bakımdan, 19 Mayıs 1919’da Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkarak Milli Mücadeleyi başlatıp, 29 Ekim 1923 tarihinde de “Türk Milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.” diyerek ilan ettiği Cumhuriyet, Türk Milletine bırakılmış en büyük miras ve vazgeçilmez bir değerdir.

Cumhuriyetin en büyük erdemi, Türk toplumunu ulus olma bilincine kavuşturma imkânı vermesi ve bireyi yurttaş konumuna yükseltmesidir. Ulusumuz, Cumhuriyetle birlikte ulusal bir devletin, onurlu, özgürce düşünebilen ve eşit haklara sahip yurttaşları haline gelme, devletin tek ve gerçek sahibi olma şansını elde etmiştir. Bugün bu şansın ne kadar kullanıldığı tartışma götürür.

Demokrasinin eşanlamlısı olan Cumhuriyet, ulus egemenliğini en iyi simgeleyen, en yüksek, dolayısıyla Türk ulusuna en layık ve onun yüce ruhuna en uygun bir devlet yönetimi biçimidir. Bunun bilincinde olan Türk gençliğinin kulaklarında daima Yüce Önder’imizin şu sözleri olacaktır:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Şüphesiz ki, Cumhuriyet, demokrasiyi geliştiren en iyi sistemdir. Kişinin hak ve özgürlükleri ancak bu sistem içinde güvencede olabilir. Türk Milleti Cumhuriyet’e bağlanıp, onu yüceltip geliştirebilirse demokrasinin nimetlerinden yararlanır ve çağdaş toplumlar içindeki yerini alır. Bu nedenle Cumhuriyeti yüceltip sürdürmek ve nasıl zorluklarla bu sonuca ulaşıldığını bilmek her Türk’ün milli görevidir. Bu milli görevin layıkıyla yerine getirilebilmesi için eğitime ve biz eğitimcilere büyük sorumluluk düşmektedir. Şüphesiz ki gerçek bir demokrasinin olmazsa olmaz şartı düşünen ve sorgulayan insanlar yetiştirmektir.

Atatürk’ün önderliğinde; Samsun’dan başlayıp, İzmir’de noktalanan ve Lozan’da biçimlenen, çöküşten kurtuluşa uzanan yol çetindir, yer yer umutsuzdur, engellerle ve yokluklarla doludur…

Ama Atatürk, en başından umutludur… Ulusuna güvenmektedir… Nevşehir’in köylerinden gelen çarığa, Aksaraylı semerci İbrahim’den gelen kolonlara, yem torbalarına, nallara.. Niğde ovasının buğdaylarına, Sungurlu’nun arpalarına, Havza’nın ununa, Çankırı’nın bulguruna, bu ülkenin insanına, taşına, toprağına güvenmiştir o…

Güvendiği gibi de olmuştur, zafer kazanılmıştır. Asıl önemli olan bundan sonrasıdır. Ulusuna, layık olduğu yönetim biçimini, Cumhuriyeti getirmekle başlar işe…

Cumhuriyeti şu sözlerle tanımlar:
-“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir”. Yasama ve yürütme gücü, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. Bu kelimeyi özetlemek mümkündür: “Cumhuriyet”.

Cumhuriyetçilik ise, Atatürk devriminde, ana ilke ve esas değerdir. Anayasalarımızda öteki Atatürk ilkelerinin yer alışında diziliş sırasında en baştadır. Öyle ki anayasamızda değiştirilmesi önerilemez maddelerin en başında gelir. Kısacası bu ilke anayasanın bağımsız ana maddesidir.

Cumhuriyetçilik, öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte uğrunda ölümü göze alma inancıdır.

Türk ulusuna seslenen büyük önder, şu tümcelerle cumhuriyetin, bağımsızlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamıştır:

-Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımlardan uyanmanın ve bu sevgili vatanın her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğinin korumasına bırakıyorum.”

-“EY TÜRK GENÇLİĞİ! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Bu sözleri ruhuna ve varlığına perçinlemiş olan Türk ulusu, cumhuriyeti dünya durdukça korumaya and içmiştir.

Yazımın sonuna yaklaşırken, sabrınıza sığınarak, sizleri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son Cumhuriyet Bayramına, 29 Ekim 1938 tarihine götürmek isterim. Şimdi okuyacağım satırlar 1927-1938 arası İçişleri Bakanlığı yapmış ve Atatürk’ün son anlarında yanında bulunmuş rahmetli Şükrü Kaya’nın anılarından bir parçadır:

“Cumhuriyet bayramlarının günlerini ve gecelerini sabahlara kadar ayakta geçiren Atatürk, hayatının son Cumhuriyet Bayramı’nın gününü ve gecesini Dolmabahçe Sarayı’nın bir odasında ölüm döşeğinde geçirdi. Süzülmüş, takatsiz ve solgundu. Artık günleri değil, saatleri sayılıydı. Kesik kesik konuşuyor, yanındakiler de onu oyalayacak laflar söylüyorlardı. Bir aralık pencereden bol bir ışık aksetti. Elektriklerle donanmış bir Boğaziçi vapuru, sarayın rıhtımına yanaşacak kadar yaklaşmıştı. Alkışlar, ölümün kanat getirdiği bu hüzünlü odanın matemli havasını dalgalandırdı. “Üniversite gençleri tebrike gelmişler.” dediler. İşaret etti, kollarına girildi. Pencere kenarındaki koltuğa oturtuldu. Ayağa kalkmak istedi, kaldırıldı.

Eliyle vapurdakileri selamladı. Görüldü mü, sezildi mi bilmiyorum. Vapurda bir alkış tufanıdır koptu. Yaşa sesleri göklere yükselirken vapur da hareket etti. “Dağ başını duman almış”ın ilk nağmelerini işiten Atatürk yanındakilere döndü. Cansızdı, fakat gözlerinde zekânın ve iradenin ışıkları parlıyordu. Fütursuz ve teessürsüz bir sesle gençlere işiteceklermiş gibi: “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle…” dedi. Atatürk yatağına yatırıldı. Kılıç Ali’yi sert bir öksürük tuttu, dışarıya fırladı. Ben de çıktım.

Hemşehrisi, kızları, arkadaşları, adamları için için ağlıyorlardı. Ben de onların arasında idim.”

Hak ve hürriyetlerden yoksun toplumların ayakta kalmaları ve yaşamaları mümkün değildir. Adalete dayanmayan düzenler mutlaka çökerler. Bu nedenle, bizlere ve gelecek nesillere düşen en önemli görev; Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunmak, Atatürk ilke ve inkılâplarını koruyup, kollamak iç ve dış tehditlere karşı duyarlı olmaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle; Cumhuriyetin 90. Kuruluş yıldönümünü kutlar, Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ve canlarını bu uğurda feda eden kahraman şehitlerimizi rahmetle, fedakârlıkta eşi bulunmaz gazilerimizi de minnet ve şükranla anarım.
Saygılarımla
CAHİT ALPTEKİN

2012 Senesinde 10.191 Kişi Tarafından Ziyaret Edildik

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2012 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

600 kişi 2012 yılında Everest dağın tepesine ulaştı. Bu blog 2012 içinde yaklaşık 10.000 kez görüntülendi. Everest dağın tepesine ulaşmış her kişi bu blogu görüntüleseydi, bu kadar çok hit alması 17 yıl sürerdi.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Kaynakların Şahitliğinde Ongutlar’ın (Öngütler) Menşei Üzerine Bilgiler / Cahit Alptekin*

Tarihte Ongut ya da Öngüt olarak anılan ve Cengiz Han Hanedanı ile akrabalık kuran kavimin Türk veya Moğol menşei üzerine tarihçiler ile sinologlar arsındaki tartışmalar uzun süre devam etmiştir. Biz bu kısa çalışmamızda Ongutların menşeini tespite çalıştık. Ogutların selefleri olduğu düşünülen Sha-t’o Türklerinden bahsettik ve tarihi bağlantıyı oluşturmaya çalıştık. Daha sonra Ongutların menşeleri konusunda çeşitli araştırmacıların düşüncelerini özetledik ve kendi fikirlerimizi de belirterek sonuca varmaya çalıştık. Öncelikle Ongutların Türk tarihi için neden önemli olduğunu ifade etmemiz gerekmektedir.

13. Yüzyılda Ongut halkının çoğunluğu şimdiki Suei-yüan’da Tokto veya Kuei-hua-ç’eng vilayetinde oturuyordu. Bu vilayet, Moğol çağında Tang-şeng adıyla bilinmektedir. Burası, Nesturiliğe çok sıkı bağlı, aynı zamanda Cengizhanlı Ailesi ile yakın akrabalık bağları bulunan Öngüt Hanedanının esas toprakları idi. Bu Nesturi Prenslere karşı, Cengiz Han’ın ailesinin unutmadığını gördüğümüz bir şükran borcu vardı. Ongut Başkanı Alakuş Tegin, hayati bir anda Moğollara çok önemli bir yardımda bulunmuşlardı; 1204’te Naymanlar tarafından Cengiz Han’a karşı kurulan cepheye girmesi istendiğinde o, tam tersine Cengiz Han ile birleşmişti. Naiman elçisini yakalatmış ve elçinin beraberinde getirdiği 6 şişe şarapla beraber onların planlarını Cengiz Han’a haber vermişti.[1] Alakuş Tegin, bu bağlılığını hayatıyla ödemişti. Naymanlara karşı savaşıp ülkesine döndüğünde, Naymanlarla ittifaka taraftar olan boyunun bazı mensupları onu ve büyük oğlu Buyan Şiban’ı katletmişlerdi. Dul karısı, ikinci oğlu Po-yao-ho ile birlikte Yün-çong’ta hayatını kurtarabilmişti. Kin’leri yenen Cengiz Han, Yün-çong’a girdiğinde sadık müttefikinin ailesini Öngüt ülkesinin başına geçirmeyi bütün kalbiyle arzuluyordu. Gene Po-yao-ho, onunla birlikte Harzem seferine katılmıştı. Dönüşte, Cengiz Han, kendisine eş olarak öz kızı Alağay-beki’yi vermişti. Po-yao-ho’nun ölümü üzerine, Cengiz Han’ın doğrudan kızı olarak, Alağay-beki, gayretli bir tarzda Öngüt ülkesini yönetmeye başlamış, kocasının bir cariyeden olan üç oğlu Kün-buka, Ay-buka ve Çolığ-buka’yı kendi öz oğulları gibi (çocuğu olmamıştı) benimsemişti. Bu prenslerin ilk ikisi de Cengizhanlı Prensesleri ile evlenmişlerdi. Kün-buka, Güyük Han’ın kızı Prenses Yelmiş ile ve Ay-buka’da Kubilay Han’ın kızı Prenses Yurek ile evlenmişti. Ay Buka’nın oğlu Körgüz veya Görgüz (Georges) ise arka arkaya Kubilay’ın oğlu Çen-kin’in kızı Prenses Kutadmış ve Temür Kağan’ın kızı Prenses Ayamış ile evlenmiştir.[2] Görüldüğü gibi Ongutlar ile Cengiz Hanedanı arasında akrabalık bağları kurulmuş ve taraflar birbirlerinden kız alıp vermişlerdi. İşte bu akrabalık bağları Ongutları araştırmacılar için önemli bir konu kılmaktadır.

Peki, Ongutlar hangi soydan geliyorlardı. Türk müydüler, yoksa Moğol mu? Çin kaynakları ve Ongutlar kendileri soylarını Sha-t’o Türklerine bağlarlar. Öyleyse Sha-t’o’lar hakkındaki bilgilere bakalım.

A. Özet Olarak Sha-t’o Türkleri’nin Menşeleri ve Tarihleri Hakkında Bilgiler

      1. Sha-t’o’ların Menşeleri

Tarihte büyük işler yapmış ve isimlerini unutturmamış Sha-t’o’ların gerek ismi ve gerekse topluğu oluşturan boylar hakkında Türkologlar ile Sinologlar çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

İlk olarak Joseph Deguignes’e göre “Sha-t’o” adı, Lop Gölü’nün doğusunda bulunan “Sha-t’o” adlı bir çölden gelmekteydi ve Sha-t’o’lar Hunlardan türemişlerdi.[3] Yine Deguignes’e göre, Araplar, Sha-t’o Türklerine “Bagargar” derlerdi.[4]

Rus bilim adamı Barthold’un, “Cha-t’o” kelimesinin Çince “kum çölü insanları” manasına geldiğini, bu kelimenin Çince transkripsiyonunun “Tch’ou-yue” olduğunu ve bunun Türkçe karşılığının da “Tchöl” yani “Çöl” olacağını ileri sürdüğünü görüyoruz.[5] Yine Barthold’a göre Sha-t’o’lar, adlarını Turfan ve Guçen çevresindeki bir yerin “Sha-t’o”(step) olarak bilinmesinden alıyorlardı.[6] Son olarak, Barthold’un fikrince Sha-t’o’lar, “Asıl Türklerden” yani Oğuzlardan çıkmışlardı ve IX. asrın başında Çin’e doğru uzaklaşan bu Türklere, Araplar, “Tuguzguz” yani Tokuz Oğuz adını vermişlerdi.[7]

Chavannes’a göre ise Sha-t’o’lar Batı Türklerinden ayrılan bir boydur. Ch’u-yüeh’lerle aynı köktendirler. Başlangıçta Türklerin Batı ve Doğu olarak bölünüşlerinde, Batı boyları Wu-sun’ların eski topraklarını işgal ettiler ve Ch’u-yüeh ve Ch’u-mi’lerle karışık olarak yerleştiler. Ch’u-yüeh’lerin yerleştikleri Barkul’un (Bar Göl) doğusunda, Sha-t’o isimli büyük bir taşlık çöl vardı, bu sebepten onlara Sha-t’o ismi verildi.[8]

Eberhard’a göre de Sha-t’o’lar Batı Türklerindendir. Doğu ve Batı Türklerinin ayrılışlarında Sha-t’o’lar, Ch’u-yüeh’ler ve Ch’u-mi’lerle birlikte eskiden Wu-sun’ların oturduğu sahaya yerleştiler.  O zaman nispeten küçük bir topluluk olan Ch’u-yüeh kabile birliğinin hâkimiyeti altında yaşıyorlardı.[9]

Cevdet Gökalp’e göre, “Sha-t’o” Çincedir. Anlamı “taşlı, kumlu çöl” demektir. Bu yer, Barkul’un doğusuna düşmektedir. Burada oturan kabileye Çinliler “Sha-t’o” adını vermişlerdir.

T’ang Shu’ya göre, Sha-t’o’lar, Batı Gök-Türklerinin ayrı bir kabilesidirler ve Ch’u-yüeh’ler ile aynı soydandırlar. Gök-Türkler, doğu ve batı olarak birbirlerinden ayrıldıkları zaman batı kabileleri, yani Batı Türkleri Wu-sun’ların eski ülkesi olan Isık Göl ve İli havzasına yerleşmişler ve Ch’u-yüeh-Ch’u-mi karışık olarak oturmuşlardır. Sha-t’o’lar ve Ch’u-yüehler Batı Gök-Türklerinin egemenliğinde, fakat onlardan ayrı bir Türk zümresini teşkil etmişlerdir. Ch’u-yüeh’ler Chin-shan dağında oturuyorlardı. Bu dağ, Barkul’un kuzeyine ve batısına düşer. Şu halde Barkul’un batısında ve doğusunda Sha-t’o’lar oturuyorlardı.[10]

Wu Hsing-tung’a göre de Sha-t’o’lar Türk’tür. Daha doğrusu Batı Türklerindendir. Türkçede, Çincedeki “Kum Yığınları” kelimesi “Çöl” manasına gelir. Bunun Çince karşılığı “Sha-t’o’dur. “Ch’u-yüeh” kelimesi eski Türkçedeki “Çöl” kelimesinden tercüme edilmiş olmalıdır.  M.S. 582 senesinde Doğu ve Batı Türkleri ayrılınca Sha-t’o’lar Ch’u-yüeh ve Ch’u-mi’lerle beraber eski zamanlarda Wu-sun’ların oturdukları sahaya yerleştiler. Görünüşe göre o zamanlarda Sha-t’o’lar nispeten küçük bir grup olarak Ch’u-yüeh kabile birliğinin hâkimiyeti altında yaşıyorlardı. Ch’u-yüeh’ler aslında Chin-shan Dağının güneyinde ve P’u-lei Denizinin doğusundaki yerlerde yaşıyorlarmış. Buralarda çölün bulunması sebebiyle kendilerinden “Sha-t’o Türkleri” olarak bahsedilmiştir.[11]

Ahmet Taşağıl da Gök-Türkler ikiye ayrıldığında Sha-t’o’ların Tanrı Dağları havalisinde Wu-sun’ların eski topraklarında oturduklarını belirterek. Ch’u-yüeh’leri onların ataları olarak gösterir. Yani Ch’u-yüeh’ler, Sha-t’o gruplarının ilk ataları idi. Ch’u-yüeh’ler, Ch’u-mi’ler ve Sir Tarduşlarla beraber karışık vaziyette yaşıyorlardı.[12]

Sencer Divitçioğlu ise, “Oğuz’dan Selçuklu’ya” adlı eserinde Sha-t’o’ları köken olarak “Çiğil Türkleri”ne bağlamaktadır.[13] Bilindiği gibi 10. ve 11. yüzyıllardaki en tanınmış Türk topluluklarından biri de Çigiller’dir. Çiğiller, milattan önceki yüzyıllara uzanan İskitlerin öncüleri sayılan ve daha sonraları Gök Türkler ve Karahanlılarda, devlet idaresinde önemli yeri olan, en eski ve en kalabalık Türk kavminin adıdır. Bunların aslında Karluklar’ın bir boyunu teşkil ettikleri, Mervezi’ye dayanılarak kaydedilmişti. Çigiller, o kadar büyük bir topluluk idiler ki daha 10. yüzyılda müstakil bir Türk kavmi sayılmışlardır. Hududu’l-âlem’de Çigiller’e dair şu bilgiler veriliyor: “Bu Çigiller aslında Karluklar’dandır. Bunların nüfusları çoktur. Çigil ülkesinin doğu ve güneyini Karluk ülkesi, batısını Topsılar’ın yurdu teşkil eder; kuzeyi de Kırgızlar’ın yurdudur.” Ancak şunu da belirtmek gerekir ki incelediğimiz kaynaklarda Sencer Divitçioğlu’nun görüşüne kaynaklık eden bir bilgiye rastlamadık. Bizce Sha-t’o’lar, Çiğillerle sadece Türk olmaları hasebiyle akrabadır. Sha-t’o’ların Çiğillerden çıktıklarına dair herhangi bir bilgi bulmadığımız gibi Gök-Türkler çağında aynı çatıda yeralmalarına rağmen yakın ilişki içinde bulunduklarına dair bir kaynak da bulunmamaktadır. Aslında yetersiz kaynaklarla kesin yargıda bulunmak bizi hatalara da sevk edebilir. İbrahim Kafesoğlu gibi bir uzman bile Sha-t’o’ların kesin olarak Çiğiller ile yakın akraba olup olmadıkları konusunda karar verememektedir. Kafesoğlu, Ch’u-yüeh (Çiğil?) ve Ch’u-mi’lerin(Çumul?) 630’u takip eden yıllarda Gök-Türk Hakanlığının fetret devresinde Beşbalık civarındaki kurak bozkırlara çekildiklerini ve Sha-t’o’ların böylece ortaya çıktığını belirtir.[14]

Peter B. Golden da eserinde[15] Sha-t’o/Çiğil akrabalığını, kesin kanıtı olmasa da, savunmuştur. Ancak Sha-t’o’ların atalarıyla Çiğillerin, incelediğimiz dönemde birbirlerine uzak bölgelerde faaliyet gösterdiğini belirtmek isteriz.

Gülçin Çandarlıoğlu’na göre de Dokuz Tatarlarla beraber bulunan Sha-t’o’lar, Batı Gök-Türkler’in hem “Ch’u-yeh” (Çiğil) hem de “Ch’u-mi” (Çumul) uruğları ile karışmış seçkin bir kolu idi. Bunlar, Batı Gök-Türklerden ayrılıp doğuya gelince, T’ien Shan’a göç eden Wus-sun’ların vatanında, Balhaş kıyıları ve Pei-shan dağlarında yerleşmişlerdi. Sha-t’o’ların neşet ettiği “Ch’u-yeh” ailesi(Bkz. : Ek 10) Ch’u-yüeh boyunun şef ailesi idi ve dolayısyla Sha-t’o’lar Ch’u-yüeh’lerden çıkmışlardı.[16] Zeki Velidi Togan, Chavannes’a atfen ve Rus Sinologlarınca desteklendiğini belirterek Sha-t’o’ların Çumuk’lardan geldiğini söylemektedir.[17] Ch’u-yüeh şubesi Çinlilere Sha-t’o ismi ile maruf idi. Ch’u-yüeh yine birçok şubeden müteşekkil kabileler yığınından ibaret idi. Bunların başında da Gök-Türk sülalesine mensup hanedanın bir kısmı bulunuyordu. (Ch’u-ye Ailesi) Bunlar Uyguristan’ın Barköl (Bars-Köl) civarında yaşıyorlardı.[18] “Çumuk” isminin “Tch’ou-yue” (Fransız transkripsiyonu) veya “Ch’u-yüeh” karşılığı olması gerekmektedir.

Gumilëv ise, Ch’u-yüeh’leri Orta Asya Hunlarının torunları olarak vermektedir.[19] Bu fikre göre “Altı Çub” olarak ifade ettiği Ch’u-yüeh, Ch’u-mi, Çu-mu-kun ve Çuban VII. Yüzyılın ortalarında iki kola ayrılmış ve Ch’u-yüeh’lerden Sha-t’o’lar çıkmışlardır. Ch’u-yüeh’lerin Çin kitabelerinde doğrudan “Batı Türk komşular” olarak zikredilmesi bu tahmini yoruma esas teşkil etmektedir.[20] Gumilëv, “Hunlar” adlı eserinde de Hunların Ch’u-yüeh, Ch’u-mi, Çumukun ve Çuban adında dört kabile teşkil ederek Ch’u-yüeh’lerden Sha-t’o’ların türediğini tekrar etmektedir.[21] Rus tarihçi, Oğuzları da Hunlardan saymakta ve onların Ch’u-yüeh’ler ile akraba olduklarını ifade etmektedir. Genel olarak Rus araştırmacılarda hâkim olan görüş Sha-t’o ve Oğuzların Asya Hunlarının torunu oldukları ve bunların ikisi arasında bir fark olmadığı görüşüdür.[22] Bu görüşü son olarak Lazlo Rasonyı’de tasvip etmiştir.[23]

Sıraladığımız bu görüşler doğrultusunda Sha-t’o’ların, isimlerini Ch’u-yüeh’lerden aldıklarını ve bu ismin kabilenin Barkul’un doğusunda bulundukları kumluk ve taşlık alandan neşet ettiğini söyleyebiliriz. Zaten “Ch’u-yüeh” kelimesi Türkçe “Çöl” kelimesinin Çince telaffuzundan ibarettir. “Sha-t’o” kelimesi ise bizzat “Çöl” kelimesinin Çince karşılığıdır.[24]

Ch’u-yüeh’ler, Sha-t’o’ların atalarıdırlar ve bunların yönetici boyunun unvanı ise “Ch’u-ye”dir. Araştırmacılar hangi Türk boyuyla akraba oldukları konusunda farklı görüşler belirtseler de Sha-t’o’ların Batı Gök-Türk sahasındaki Türk boylarından biri olduğu konusu şüpheye yer verilmeyen ortak görüş oluşmuştur. Sha-t’o’lar Türk’türler ve Batı Gök-Türklerinin hâkimiyetindeki Türklere mensupturlar. Bu fikir kaynakların ve bizim ortak görüşümüzdür.

      2. Tarihleri

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Sha- t’o’lar, Batı Gök-Türk ülkesinde doğan boylardan biridir. Batı Gök-Türk Devleti 630 yılında Tung Yabgu’nun ölümü üzerine iç karışıklığa sürüklenmiştir. İşte bu esnada Sha-t’o’lar Tanrı Dağları havalisinde Wu-sun’ların eski topraklarına hüküm sürüyorlardı. Bu sırada Ch’u-yüe boyu onların ataları olarak gösterilmektedir. Yani, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Ch’u-yüe’ler, Sha-t’o gruplarının ilk adı idi. Ch’u-yüe’ler, Ch’u-mi’lerle Sir Tarduşlar gibi karışık bir vaziyette yaşıyorlardı. 630’lardan sonra bir kısım Ch’u-yüeh boyları Batı Gök-Türk Kağanlarından Aşina Mi-che’nin peşinde Çin’e gelirler. Bir kısmı ise Batı Türkleri içinde az çok güçlenen İ-pi Tulu Kağan ve Aşına Ho-lu yönetiminde kalırlar. Bu bir kısım Sha-t’o, T’ang hanedanına isyan ederek Ho-lu’ya destek verirler ancak yenilerek T’ang hizmetine girerler ve 659’dan sonra Sha-t’o’lar, T’ang hanedanının diğer Türk boylarına karşı savaşkan öncü birliği olurlar.

712 Senesinden sonra bağımsızlaşan Sha-t’o’lar, T’ang etkisinden çıkarak Tibet hizmetine girerler. Sha-t’o’lar 808 senesinde Tibetlilerle araları bozulduğundan, Ötüken bölgesine kaçmışlar, ancak orada da fazla kalamayarak Çin’e sığınmışlardır. Çinli kumandanlar bunları kuzey hudutlarını korumakla görevlendirerek, Ordos’un kuzeyinde Ling-Chou civarına Yen-Chou’ya yerleştirmişlerdir. Zamanla bir kısmı Alaşan Dağlarının batısına giden Sha-t’o’ların asıl büyük kısmı ise Ordos’un kuzey doğusuna doğru kaymışlardır.

874’ten itibaren ardı ardına gelen sarsıcı isyan dalgalarında, Sha-t’o’lar, T’ang Hanedanına hizmet etmişler ve yaptıkları hizmetlerle onun 907 senesine kadar yaşamasını sağlamışlardır. Ancak 907 senesinde eski isyancılardan Chu-wen, T’ang Hanedanını yıkıp Sonraki Liang Hanedanını kurunca Sha-t’o’lar mücadeleye girişmişler ve başarılı olarak 923’ten 951 arasında Çin’de Sonraki T’ang (923-936), Sonraki Ch’in (936-946), Sonraki Han(947-950) Sülaleleri ile 951-979 arasında hüküm süren Kuzey Han (Pei-Han) Krallığını kurmuşlardır. 923-979 arası devrede özellikle Sha-t’o – Kitan mücadelesi dikkat çeker.[25]

B. Son Sha-t’o Krallığı Kuzey Han (953-979) ve Ongutlar

950 Senesinde Sha-t’o İmparatoru Liu Ch’eng-yu’yu katleden ve böylece Sha-t’o’ların Sonraki Han Sülalesini yıkan Çinli General Kuo-wei, kendisini “İmparator” ilan edip kurduğu sülaleye de “Sonraki Chou Sülalesi” adını verdiğini ilan ettiği zaman, yıkılmış bulunan “Sonraki Han Sülalesi”nin ilk imparatoru olan Liu Chih-yüan’ın küçük kardeşi Liu Ch’ung da Kuzey Çin’de yine “Han” isminde bir sülale kurup kendisini “İmparator” ilan etti.[26] Bu devlet merkezi Shan-hsi’de yerleşmiş ve başkent olarak T’ai-yüan’ı seçmişti.[27] Böylece bir yanda K’ai-feng’de hüküm süren Sonraki Chou (951-960) ve Song Sülalesi gibi İmparatorluk Hanedanları ile T’ai-yüan’da[28] hüküm süren, yani merkezi Shan-hsi’deki “Pei-Han” (Kuzey Han) Kralları arasında sürekli bir savaş seyri gelişti.[29]

Tarihçiler Kuzey Çin’de Sha-t’o’lar tarafından meydana getirilen bu krallığı güneyde bulunan adaşı ile karıştırmamak için Sha-t’o Devletine “Pei-Han” yani “Kuzey Han”, güneyde Çinliler tarafından meydana getirilmiş Han Sülalesine ise “Nan-Han” yani “Güney Han” ismini vermişlerdir.[30] Sha-t’o’lar tarafından kurulan Han Sülalesi yalnız 12 Bölge’den oluşan bir araziyi kaplaması sebebiyle esasında pek küçük bir krallıktı.[31]

Kendilerini İmparatorluk tahtından edenlere karşı duyulan öc alma hissi ile Shan-hsi’deki küçük krallıklarını da kaybetmemek isteği Sha-t’o’ları Kitanlara (Liao) yaklaştırmış, onların himayesine sokmuştu. Kitanlar mücadelenin içine girmekte tereddüt etmemişler ve ne zaman Sonraki Chou veya Song kuvvetleri T’ai-yüan’ı alıp Pei-Han’a son vermeye niyetlenseler Sha-t’o’ların yardımına koşmuşlardı.[32]

954 Senesinde Liu Ch’ung, Sonraki Chou’ların kurucusu Kuo-wei’nin ölümünden faydalanarak Liao (Kitan) kuvvetleriyle birlikte Sonraki Chou’lara karşı taaruza geçmiş, ancak Kuo-wei’nin oğlu ve halefi yani “Sonraki Chou’nun yeni İmparatoru” Kuo-jung tarafından mağlup edilmişti. Kuo-jung birçok kenti teslim aldı. Kuzey Han ahalisinin bir kısmı dağlara kaçtı. Bu yenilgi Liu Ch’ung’u adeta üzüntüsünden kahretmiş ve 955 senesinde ölümüne neden olmuştu.[33] Bunun üzerine yerine oğlu (daha doğrusu evlatlığı) Liu-ch’eng-chün’ün geçtiğini görüyoruz.[34] Kitanlar Liu-ch’eng-chün’ü İmparator olarak tanıdılar ve bunu onaylayan bir ferman da yolladılar. Kitan desteğiyle Sonraki Chou’lara saldıran Liu-ch’eng-chün başarısız oldu ve geri çekilmek zorunda kaldı.[35]

Sonraki Chou İmparatoru Kou-jung, önce güneye yönelerek, 955 senesinde Hou-Shu’ya (Sonraki Shu), 956 senesinde Nan-T’ang’a (Güney T’ang) ve 959 senesinde Liao’ya (Kitan, Ch’i-tan, Hitay) seferler yaparak büyük zaferler kazanmış; Liao zaferinden sonra güneye dönüşünde öldüğünde yerine yedi yaşındaki oğlu Kuo-tsung-hsün geçmişti.[36] Fakat çok geçmeden bir Çinli general olan Chao K’uang-yin tarafından bertaraf edilmiş ve kurulan Sung Sülalesi ile Beş Sülale Çağı sona ermişti. (960)[37]

Sung Sülalesi T’ai-yüan’da bulunan Pei-Han dışında bütün Çin’in birliğini sağlamıştı. Chao K’uang-yin ise “T’ai-tsu” unvanını alarak İmparator olmuştu.[38] İşte bu sırada Pei-Han (Kuzey Han) İmparatoru bulunan Sha-t’o Türkü Liu Ch’eng-chün, Sung ordularıyla yaptığı birkaç mücadelede başarı sağlayamayınca,  Chao K’uang-yin’e elçi göndererek kendisinin de memleketi idare etmek mecburiyetinde olduğunu ve dolayısıyla İmparator olmak zorunda kaldığını anlatmıştı.[39] Bu durumu şimdilik anlayışla karşılayan Chao K’uang-yin ise ona karşı sefer yapmamıştı.

Liu Ch’eng-chün, tahtı oğlu Liu Hsu-en’e vasiyet edip ölünce Chao K’uang-yin 968’de T’ai-yüan’ı almayı denemiş, ancak her zaman Sha-t’o Krallığının yardımına koşan Kitanlar tarafından engellenmişti.[40] Bu arada Liu Hsu-en de bir saray darbesi sonucu öldürülmüş ve yerine Liu Hsü-yüan geçmişti.[41]

İkinci Sung İmparatoru T’ai-tsong ise Kuzey Han Krallığının yok edilmesi işini ciddiyetle takip etmiş ve 979 senesinde Kitanların müdahalesine rağmen T’ai-yüan’ı kuşatıp almayı başararak Shan-hsi’deki Pei-Han (Kuzey Han) Krallığını ilhak etmeyi başarmıştı.[42] Liu Hsü-yüan ise, Sung İmparatoru T’ai-tsong’a teslim olmuştu.[43] Böylece Sha-t’o’ların Çin’deki rolünün 979 senesinde sona erdiğini görüyoruz.

Artık Sha-t’o’lar, askeri ve siyasi olarak çok yıpranmış, devamlı meydana gelen askeri mücadeleler onların nüfusunu iyice azaltmıştı. Sha-t’o’ların, çevre krallıklara ve özellikle Kitanlara karşı yaptıkları savaşlar zaten T’ang Devrinin sonunda isyan ve savaşlarla berbat bir duruma düşmüş olan Kuzey Çin’i bir harabe haline getirmişti. Güney Çin ise bu mücadelelerden daha az zarar görerek çıktı. Bu durum Çin’in kuvvet merkezinin Güney’e nakledilmesine yol açtı. Artık kuzeybatı ve kuzeydoğu başkentleri Ch’ang-an ve Lo-yang eski önemlerini tamamen kaybettiler.[44]

Yıkımdan kurtulabilen Sha-t’o’lar ise oraya buraya dağılıp hayatlarını sürdürmeye çalıştılar. Genel fikre göre, onların torunları kaynaklarda “Ak Tatarlar” (Beyaz Tatarlar) olarak da bilinen Öngüt Türkleri olacaklar ve Cengiz Han Hanedanına kız alıp veren bir prenslik kuracaklardı.

C. Ongutlar Kimlerdir ve Ortaya Çıktıkları Yer Neresidir

Önemli tarihçi ve sinologlar Ongutların menşei ve de ortaya çıktıkları yer hakkında çeşitli fikirler ileri sürmektedirler.

İlk olarak L. Ligeti’ye göre Huan-ho’nun kuzey dirseğinde Kuku Khoto (Mavi Şehir) şehrinde oturan Ongutlar, Batı Gök-Türk İmparatorluğundan ayrılmış Sha-t’o Türkleri kabilelerindendi. Bu Sha-t’o Türkleri, Çin İmparatorlarının hizmetinde olarak, Mançurya’dan Kansu’ya kadar yayılmakta idiler ve Moğollar onlara “Ak Tatarlar” demekte idiler. Çinlilere göre Ongutların Moğollar zamanındaki başkenti Marco Polo’nun “Tenduc” olarak bahsettiği Tien-dö idi. Dilleri Türkçe olan Ongutlardan Çin tarihçileri bahsederler.[45]

B. Ögel’e göre ise, Ongutlara, Ak Tatarlar da denir. Ongutlar, uzun zaman Gök-Türk hâkimiyetinde yaşadıktan sonra, Çin’in kuzeyine göç eden Sha-t’o Türklerinin Cengiz Han çağındaki nesilleridir. Sha-t’o’ların Türk aslından geldiği herkesçe kabul edilmiştir ve Ongutların Cengiz çağındaki reislerinin isminin Alakuş Tegin olması onların Türklüklerini henüz kaybetmediklerini göstermektedir. Bu çağdaki Ongutların yaşam sahaları Sarı Nehrin kuzey mendireğinin yukarı sahillerinden itibaren yayılıp Yin-Shan Dağlarına kadar uzanıyorlardı. Güneyde Tung-sheng muhtemel olarak kışlakları idi. Batıda da Feng-chou’ya kadar uzanıyorlardı. Ongutlar, din olarak Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Ongutlar, tahsil, terbiye ve nezaket bakımından bu dönemde ün salmışlardı. Ögel’in verdiği bilgilere göre Güney Çinliler, Ongutların tahsil ve terbiyeye verdikleri önemi belirtirken, yalnız kendilerini değil, esir aldıkları Çinli çocukları bile okutarak yetiştirdiklerini belirtiyorlar. Çin’de meşhur simalar çıkarmış olan Yün-ku ailesinin menşei Ongut idi. Ongutlara ait en eski kayıt Chien-yen-Ch’ao-yeh-tsa-chi, İ-chi, 19,10b’deki 1190 senesine ait haberdir.[46]

Z. Velidi Togan ise, Ongutların menşei hakkında, Tatar isminin Orhun Kitabelerince de bilinmesine rağmen bu ismin Gök-Türk ve Uygur devrinden sonra Moğolistan’da yaşayan Türk ve Moğol kavimlerinin genel ismi olarak anıldığını belirtir. Devamında ise Yenisey’deki Tatarların Moğolca konuştuklarını, ancak Çin Seddi yakınlarında yaşayan Çağan Tatarların (Ak Tatar-Ongutlar) ise Türkçe konuştuklarını belirtmektedir.[47]

Peter B. Golden, İç Moğolistan’da Sarı Nehir kıvrımının kuzeyinde bulunan Ongutların, genelde Türk aslından olduklarını belirtmiş, Büyir ve Külün gölleri çevresinde yaşadıklarını, bölgenin en zengin göçebeleri olarak Chin Devleti ile yakın bağları olduğu bilgisini vermiştir. Golden, Ongutların, Moğol hizmetindeki yabancı toplulukların en kalabalık ve etkilisi olduklarını iddia eder ve Yüan Devletinin temel bir güç kaynağı olan imparatorluk muhafızlarına Ongutlarla birlikte Kıpçak, Kanglı ve Karlukların hizmet verdiğini yazar.[48]

J. Paul Roux, Türklerin Tarihi isimli kitabında, Ongutların Çin Seddi boyunca Ordos’un kuzeyi ile Leao-ho’ya kadar Çin Seddi boyunca yerleşmiş olduklarını, bunların Çin’e son Türk harekâtını yapmış çöl insanları olan Sha-t’o’ların çocukları olduklarının öne sürüldüğünü belirtir.[49]

Yine J. P. Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık isimli kitabında, Öngütlerin T’ang döneminde (618-907) Ordos ülkesinde Sarı Irmak’ın kıvrımının kuzeydoğusunda yaşadıklarını belirtir. Yazara göre, ya sürgün ya da göç nedeniyle Kin hükümdarlığı altında ilk yurtlarından Kuzey Mançurya’ya uzanan geniş topraklara yayılmışlar ve Kerülen Vadisinde yaşayan Vahşi Tatarlarla temasa geçmişlerdir.[50]

M. Rosabbı’ye göre, genel olarak Ordos bölgesinde Çin Seddi’nin kuzeyinde, Sarı Irmak’ın önce kuzeye sonra da güneye döndüğü dirseğin sınırladığı bölgede yerleşmiş olan Ongutlar, Cengiz Han ve erken dönem Cengizoğulları ile kader birliği yapan ilk Türk halklarındandı. Her ne kadar Ongutların çoğu göçebe olarak kalmışlarsa da bazıları daha karmaşık bir ekonomi ve kültür geliştirerek şehirlere yerleşmiş, çiftçi, zanaatkâr ve tüccar olmuşlardı. Yabancı tüccarlara ipek elbiseler imal ederlerdi.[51]

L. N. Gumilev’in verdiği bilgilere göre ise, Çin Seddi boyunca, Gobi Çölünün güney kesiminde yaşayan göçebelere “Beyaz Tatarlar” (Ak Tatar) adı verilirdi. Bunların büyük bir kısmını Türk dilli Ongutlar (Sha-t’o’ların torunları) oluşturuyorlardı. Sha-t’o Türklerinin torunları Öngütler, Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Öngütler, Çin Seddi boyunca Yin-Shan Dağlarında yaşıyorlar ve Mançur Kin (Chin) İmparatorluğuna sınır devriye muhafızlığı görevini yerine getiriyorlardı. Yazara göre, diğer birçok göçebe kabilesi gibi, Öngütler de Çinlilerin maddi medeniyet eşyalarını alıyorlar, fakat kategorik olarak Çin manevi kültürü ile ideolojisine sıcak bakmıyorlardı. (TIPKI ATALARI SHA-T’O’LAR GİBİ C.A.) Bu yüzden Nasturilik Öngütler arasında sadık ve ateşli taraftarlar bulabilmiştir.[52]

K. Groenbech ise, eski Moğol tarihinden mühim bir rol oynamış olan Ongutların, hakiki Moğol değil de, asılları Türk olan bir kavim olduğunu belirtir.[53]

R. Grousset, Cengiz Moğollarının esasta Türk olan Altaylardaki Naymanlar, Gobi’deki Keraitler, Çak-har’daki Ongutlar gibi aşiretleri Moğollaştırdıklarını iddia etmektedir.[54]

A. İnan ise, “Nayman Boyu’nun Soyu Meselesi” isimli makalesinde Ongutların etnik yapısı ile ilgili şu bilgileri vermektedir: “Aristov, Çingiz Devrine kadar Moğolistan’ın etnografik durumunu şöyle tasvir ediyor: ‘Güneydoğuda Ongut (yahut Tatabı) boyu, onların kuzeyinde kalabalık Tatar boyları, bunlardan daha kuzeyde ve biraz batılarında Kereyitler, Celayirler ve Moğollar bulunuyordu. Bunların çoğu Onon ve Kerulen Irmakları boylarında idiler. Bu boyların batısında Tamir ve Orhon Irmaklarından İrtiş boyuna kadar Naymanlar, bunların kuzeyinde Selenge Irmağı boyunda Merkitler, Kosogol ve Tannaula’da Oyratlar, Tubalar ve türlü orman ulusları bulunuyordu. Yenisey Irmağında Kırgızlar, bunların batısında Tölesler ve başka boylar…’

Aristov’un bu boylardan Ongut, Nayman, Kereyit ve Tatarların Türk soyundan olduklarını kesin olarak iddia ediyor. Ona göre, Türk boylarının büyük bir kısmı Moğollar tarafından sıkıştırılıp batıya göç ettiler, bir kısmı da Moğolistan’da kalıp Moğollaştılar. Ongut, Celayir, kısmen Kereyit ve Naymanların kaderi böyle oldu.[55]

Naymanların Türk olduklarına delil olarak S. Murayama, Reşid-ed-din’in Baytarak-Belçir denilen bir yer adı hakkında verdiği bilgiyi naklediyor. Bu adı Reşid-ed-din şöyle açıklıyor: ‘Bu yerin Baytarak Belçir tesmiye edilmesinin sebebi şudur ki, bir vakit Nayman Hanı Ongut Hanı’nın kızıyla evlendi. Bu kızın adı Baytarak idi. Naymanlarla Ongutlar hep beraber bu yere gelip düğün yaptılar. Belçir demek otu bol, bereketli step demekti. Bu iki isimden bir isim teşkil edildi. Moğollar bu yer adının manasını iyice anlamadıkları için Baytarak kelimesini Baztarak şeklinde söylediler.’ Murayama’ya göre Naymanlarla Ongutların dilini Moğollar bilmiyorlardı. Çünkü Naymanlar ve Ongutlar Türktü ve Türkçe konuşuyorlardı.

Naymanların Türk ırkına mensup olduklarına delil olarak Murayama’nın gösterdiği delillerden biri de Çin’deki Moğol sülalesinin son zamanlarında yaşamış olan T’ao-tsungi’nin Cho-keng-lu adlı eserinde yaptığı imparatorluktaki ulusların etnik tasnifidir. Bu tasnife göre Karluk, Kıpçak, Asut, Tuba, Kanglı, Uygur, Sartagul, Nayman, Serkes, Töbet, ONGUT, Karakıtay, Kamul… Vs. ulusları Moğol olmayan uluslardandır.”[56]

(Barthold’un Ongutların Moğol olduklarına ilişkin görüşlerine binaen A. İnan cevap veriyor. Bir aşağıdaki A. İnan’ın “Ongutların Menşei Meselesi” Makalesinde Barthold Ongutlara Moğol diyor.) “…V. Barthold’un bu kesin hükümlerinden 40 yıl geçtikten sonra Moğolistan’da yapılan arkeolojik araştırmalarda Ongutların Türk olduklarını kesin olarak ispat eden belge bulundu. Bu belge Süryani harfleriyle Türkçe yazılan Ongut mezar taşlarıdır. Demek oluyor ki arkeoloji araştırmaları tarihçi Barthold’u değil, etnografyacı Aristov’u haklı çıkardı. Çingiz egemenliğini kendi isteğiyle kabul eden Ongut beyinin adının Alakuş Tigin olması da bu boyun Türk olduğuna delalet ediyordu.”[57]

Yine A. İnan, “Ongutların Menşei Meselesi” isimli bir başka makalesinde, Ongutların Türk mü yoksa Moğol mu olduklarına dair şu bilgileri vermektedir: “Malum olduğu üzere Reşid-ed-din, Moğol devrindeki kabilelerden bahsederken: ‘Bugün Moğol adıyla malum olan kabileler Celayir, Tatar, Oyrat, Merkit ve başkalarıdır’ diyor. Onun verdiği bu bilgiye göre Kereyit, Nayman ve Ongutları Moğollardan ayırmak icap ediyor. Şayan-ı dikkattir ki Moğol İmparatorluğuna dâhil kavimleri Yüan-Shih’in tasnifi de Reşid-ed-din’in tasnifini hatırlatıyor. Yüan-shih’e göre Moğolların idaresi altındaki kavimler dört gruba ayrılır: 1-Moğollar ve onlara yakın göçebe kavimler, 2-Nayman, Tangut, Ongut, Ar-hun, Kıpçak, Kanglı ve başkalar, 3-Kuzeydeki Çinliler ve 4-Güneydeki Çinliler.

Ongut kabilesinin adı bu şekliyle ilk olarak ‘Moğolların Gizli Tarihi’nde görülür. Bu kaynağa göre Ongutların Başbuğu Alakuş Tegit idi.[58] Reşid-ed-din ve Ebul Gazi’de Alakuş Tegin’dir. Ebul Gazi, Ongutların Türk olduğunu belirtiyor. Ongutlar, Cengiz’in zuhuru devrinde Sarı Irmak civarından geçen Çin Seddi yakınlarında, Kin (Chin) Devleti sınırında bulunuyorlardı. Bu kabile Kin hükümetinin hudut bekçiliğini yapardı. Ongut Beyi Alakuş Tegin, Moğolların Gizli Tarihinde Alakuş-tegit-kuri olarak yazılmıştır ki buradaki ‘kuri’ koruyucu muhafız demek olsa gerek. K. Groenbech’in ‘iç Moğolistan’da Türk Yazıtları’ makalesinde verdiği bilgiye göre Türkçe yazılı Ongut Mezar taşları Pailing miao civarında bulunmuştur. Pailing miao Sarı Irmağın Ordos çevresinde teşkil ettiği kavisin kuzeybatısı üzerindedir. Sarı Irmak kıyılarına tahminen 270, Çin Seddi’nin en yakın noktasına 250 km mesafede bulunur. Moğol istilası devrinde Ongutların bir kısmı Moğol ordularıyla beraber batıya hareket etmiş olduklarını bugünkü Orta Asya, Volga Havzası, Ural Dağları, Kırım ve Kafkasya’da yaşayan Türk zümreleri arasında gördüğümüz küçük küçük Ongut oymakları, bu adı taşıyan köy ve kasaba adları ispat eder. Bunların bazılarını zikredelim: 1-Ongut: Kırım’da Ak Mescit kazasında bir köy, 2-Ongut: Kırım’da Küzlev kazasında bir köy, 3-Ongut: Nesepname-i Özbekiye’de 42. boy, 4-Ongut: Şeybani Han devrinde adı geçen bir Özbek Boyu, 5-Ongut: Kuzey Kafkasya’da Kara Nogaylarda Orjonikidze kazasına bağlı bir kasaba ve bir boy. Bugünkü Türk zümreleri içinde Ongutlar hiçbir yerde büyük bir boy teşkil etmiyor, çok dağınık olarak küçük oymaklar halinde bulunurlar.[59]

Moğolistan’da kalan Ongutların mukadderatı da Batıya yayılan Ongutlarınkine benzediğini kabul edebiliriz. Muhtelif Moğol boyları içerisinde küçük oymaklardan bazısı ‘Onhut’ adını taşımaktadır. Mesela Hoto-Goytu’ya bağlı Bisirılti sancağında ‘Onhut’ oymağı vardır. İç Moğolistan’ın Mançu sınırına yakın mıntıkasında Şara Müren Irmağıyla Lao-he Irmağı arasında ‘Oniyut’ oymağı vardır. Moğol devrinde adları meydana çıkan Nayman, Kereyit, Ongut v.b. boyların etnik menşeine dair münakaşalardan en önemlisi Ongutların menşei meselesi olmuştur. Bu boyun etnik bakımdan Türk olduğuna işaret eden ilk batı bilgini, bizim bilgimize göre, Deguignes olmuştur. Rus bilginlerinde N. A. Aristov Ongutların Türk olduğunu kat’i olarak iddia etmiştir. Onun mütalaasına göre Şara Müren Irmağı civarında Kitanlarla sınırdaş olarak bir kavim yaşıyordu. Orhon Yazıtlarının Tatabileri bu kavimdendir. Çin kaynaklarında bu kavim ‘Kumo-hi’ yahut ‘Hi’ olarak adlandırılır. Orhon Yazıtlarında Kitay ve Tatabi birlikte zikredildiği gibi Çin kaynaklarında da Kitan ve Hi beraber geçer. Vasilyev’in tetkiklerine göre Hi’ler yani Kumo-hi’ler Tukyu’ların bir kabilesi idi. Cengiz devrinde bunlara Çinliler ‘Ak Tatar’, Moğollar da ‘Ongutlar’ demişlerdir. Meşhur tarihçi Barthold Ongut, Nayman, Kereyit kabilelerini Türk menşeili olduklarını yazdığı tenkitte Ongutlara dair görüşünü şöyle tenkit etmişti: ‘Asrımızın (19. Asır) başlarında yazan müsteşriklerin çoğu 13. asır Moğolistan’ının etnografik durumunun bugünkü durumundan farksız olduğunu Cengiz’den önce de bütün Moğolistan’ın Moğol menşeli kavimlerle meskûn bulunduğunu zannederlerdi. Sonra bazı etnograflar bu kavimlerden birçoğunun Türk ırkına mensup olduğunu ispata çalıştılar; bu meselelerde[60] Howorth herkesten ileri giderek Moğolistan’ın kudretli kavimlerini, bilhassa Kereyit, Nayman, Merkit boylarının Türk olduğunu kabul etti. Aristov ise daha ileri giderek Howorth’un Moğol veya Tunguz saydığı Tatar ve Ongut kavimlerini bile Türk saymaktadır.’

Ongutların menşei meselesi hala kat’i olarak halledilmiş değildir. son yıllarda yayınladığı eserlerde Fransız muharriri Rene Grousset Ongutları Türk olarak gösterdiği halde Sinolog Prof. W. Eberhard’ın Ongutları Moğol zümresinden saymakta ısrar ettiği anlaşılmaktadır.

İç Moğolistan’da Ongut diyarında bulunan mezar taşları yazıtlarının dili Ongutların menşei meselesini halletmek yolunda kesin bir adım olacağı şüphesizdir. Salahiyet sahibi Türkolog K. Groenbech’in yazıtlar üzerindeki çalışmaları merakla beklenmektedir.[61]

Görüldüğü gibi Prof. A. İnan Ongutların menşei konusunda kararsız kalmışlardır.

W. Eberhard ise, “Ongutlar Hakkında Mülahazalar” isimli makalesinde, Ogutların menşeinin Moğol mu yoksa Türk mü olduklarına dair makalesinde şu bilgileri vermekte ve omların Moğol asıllı olduklarına meyletmektedir: “…Moğol kabile ve klanları hakkında Çince bir araştırma şöyle demektedir:’Ongutların kendileri Kuzey Şansi’de Yen-men mıntıkasında askeri kumandanın ahfadı olduklarını iddia etmektedirler. İlk cetleri Pu-kuo kabile reisi idi. Sonraları Alakuş Tegin-kuri Cengiz ile dostça münasebetler tesis etmiştir. Hatta Cengiz, bir kızını ona vermiştir. Ongutlar, tarihte Beyaz Tatar (Pai-ta-ta) diye adlandırılan kimselerdir. Ongutların Beyaz Tatarlarla aynı olması keyfiyeti şimdiye kadar Bretschneider, Pelliot ve başka araştırıcılar tarafından ifade edilmiştir…[62]

…Beyaz Tatarlar bir kere Kitanların tarihinde zikredilmektedir. Karakitaylar devletinin kurucusu bir kere ülkelerinden geçmiş ve onlardan 400 at, 20 deve, sonra birkaç koyun hediye olarak almış. Moğollar gerçekten Prof. A. İnan’ın tespit etmiş olduğu biri dört gruba ayrılıyorlardı. Se-mu’lar yani yardımcı kavimler ki çok erken Moğollarla birleşmişler, kuzey ve güney Çinlileri. Se-mu’ların en eski listesi Cho-keng-lu’da bulunmaktadır. Burada 31 isim vardır. Fakat bunlar biraz yakından incelenirse sayıları 20’ye iner. Bu Se-mu’lar arasında Naimanlar, Uygurlar, Hui-Huiler(Müslümanlar), A-erh-hunlar ve başka bir takım kabileler bulunmaktadır ki bunların bir kısmı muhakkak Türktü. Fakat aralarında Ongutlar yoktur. Asıl Moğollar Cho-keng-lu’ya göre 72 kabileden ibaretmiş. Bu adette aşağı inilebiliyor; öyle ki yukarıda adı geçen Ch’ien Ta-hsi 42 tane, Moğol devrinin yeni vakayinamelerinin müellifi (Hsin Yüan-Shih) 48 tane saynaktadır. Ch’ien, Ongutları zikrediyor ve bunların Beyaz Tatarlar olduklarını söylüyor. Hsin Yüan-Shih, onları zikretmemekte fakat Beyaz Tatarlardan uzun uzadıya bahsetmektedir. Bu kaynağa göre asıl Moğollar 4 tali gruba ayrılmaktadırlar: a) En Eski Kabileler, b) Siyah Tatarlar, c) Beyaz Tatarlar, d) Vahşi Tatarlar. Bu kaynağa göre Beyaz Tatar kabileleri şunlardır: 1- Cha-la-erh (Celayir), 2- Su-wi-i-t’e (Sunit), 3- T’a-ta-erh (Tatar), 4- Merkit, 5- Dörbet, 6- Oyrat, 7- Pei-ko-lin (Mei-lin), 8- Pu-erh-ku-te, 9- Hu-li, 10- T’u-kuan-la-shih, 11- T’u-ma-t’e (Tümet), 12- Pu-erh-hsia-chin, 13- Ko-erh-mou-chin, 14- Hu-erh-han, 15- Sai-ha-i-t’e.[63]

Bunlardan Celayirliler 10 kabileye, Sunitler 2 kabileye, Tatarlar 6, Merkitler 4, Oyratlar 5 kabileye ayrılmaktadır. Zikredilen bu 15 kabileden hiçbirinin Ongutlarla aynı olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Fakat bütün Beyaz Tatarların Ongutlarla aynı olduğu kabul edilince, o zaman Ongutlar Celayirlere, Sunitlere, Merkitlere, Dörbetlere ve bütün ötekilere tekabül ediyor. Fakat bu da imkânsız görünmektedir. Bir hal çaresi eski Moğol vakayinamelerinde (Yüan-shih) bulunan Alakuş’un tercüme-i halini karşılaştırmakla elde edilir. Eski vakayinameler tercüme-i hale şöyle başlamaktadır:’Alakuş-tekit-kuri Ongut kabilesinden bir adamdı. Sülalesi Yen-men’li Sha-t’o’lardan inmektedir. Ceddi, kendisinden 10 batın evvel kabile reisi idi. Chin (Cürcen) devrinde Ch’an Dağı, kuzeyle güneyi ayıran bir sınır ülkesi idi. Alakuş-tekit-kuri, bir ordu ile bu mühim geçidi tutmakta idi. O zamanlarkuzey batıda Naiman adlı bir devlet vardı…’ Çok daha mufassal olan yeni vakayinamelerde bu hususta şu izahat vardır: ‘Alakuş-tekit-kuri, Ongutların kabilesinin serkerdesi idi. Moğolcada bir hanın oğluna Tekit yahut Tegin derler. Birkaç kabilenin birden başı olan Serkerdeye, Kuri (Hu-li) derler. Alakuş’un adı işte buradan gelmektedir. Ongutlar Beyaz Tatarların 15 kabilesinden birini teşkil etmekteydiler. İlk zamanlarda adları Pu-erh-ku-t’e yahut Burgut idi. Kitanlar onlara Wu-erh-ku derlerdi. Bunlar Kitanlara karşı birkaç kere isyan etmiş ve birkaç kere isyanları bastırılmıştır. Sonraları Chinlere (Cürcenlere) tabi olmuş ve kuzeybatı ülkesinden Chao-t’ao merkezine bağlı bulunmuşlardır. T’a-ting devrinden sonra (1161-1189) kuzey kabileleri yavaş yavaş kuvvet kazanmışlardır. Chinlerle Ch’an Dağı[64], kuzey ile güneyi ayıran sınırdı. Ongut kabilesinin 4 bin çadırı vardı; bu kabile bir sınır geçidinde yaşar ve geriye doğru bir dağla muhafaza edilmişti. Bilahare Moğollar sınır duvarına Yang-ku demişlerdir ki, bu ad daha sonra bozularak Wang-ku şekline sokulmuştur. Cengiz, Wang Hanını mahvettiği zaman T’ai-Yang Han’ı Naimanlardan korkmaya başladı.’

Bu sözlere nazaran Ongutlar esi Burgutlardır. Yani Beyaz Tatarların 8. kabilesi. Kitanların vakayinameleri bunları, Wu-erh-ku adı altında değil, Wu-ku olarak zikretmektedir. Daha 900 yılından itibaren Kitanlar onlarla savaşmakta ve onları mağlup etmekte, haraç almakta, onlar tekrar baş kaldırınca savaşmaktadır. Karakitay Devleti kurucusunun geçtiği memleketler arasında Wu-ku-li’lerin bir kabilesi de zikredilmektedir; fakat bu noktada Wu-ku-li ile Wu-ku’nun aynı olup olmadığı konusu şüphelidir. Zira Wu-ku-li’ler biraz sonra Cürcenlerin bir kabilesi olarak meydana çıkmaktadırlar. Fakat yeni Moğol Vakayinameleri müellifi her iki adın da aynı olduğu fikrindedir. Zira Cürcenler altındaki Ongutların ikamet yerleri hakkında söylediklerinin aynını Cürcenlerin vakayinameleri de Wu-ku-li’ler hakkında söylemekte olup bu sonuncu vakayinameler onun herhalde kaynağı olsa gerek. Wu-ku’larla Wu-ku-li’lerin aynı olduğu kabul edildiği takdirde Ongutların da Karakitaylarla birlikte Türkistan’a gelmiş olmaları muhtemeldir. O zaman belki bunların Burgutlarla aynı olduğu iddia edilebilir. Burgutlar, Z. V. Togan’ın fikrine göre, 17. asırda Türkistan’da zikredilen bir Özbek kabilesidir. Çince’de Burgut pekâlâ şu transkripsiyonla verilebilir: Pai-erh-hu-t’e. Diğer taraftan Z. V. Togan’ın fikrine göre bugün Özbekler arasında bir Burgut kabilesi vardır. Bu ayniyet iddiaları ki tamamen şüpheli mahiyettedirler, doğru çıkarsa Ongutlar için Türktürler denilebilir. Bu tahmin şu nokta yüzünden de kuvvet bulmaktadır. Ongutların kendileri Türk olduklarına şüphe bulunmayan Sha-t’o’lardan geldiklerini iddia etmektedirler. Hiç olmazsa onların arasında yaşadıkları muhakkaktır. Bu küçük not, Ongutlar meselesini etraflıca halledemez. Çince kaynak malzemesi mefkut olduğundan bu meseleyi daha ileriye götürmeye imkân yoktur.[65]

Şimdilik netice olarak şunlar tespit edilebilir: Ongutların asıl adları Burguttur. Fakat bunlara, Proto-Moğol olan Kitanlar Ongut, asıl Moğollar Öngüt demişlerdir. Ongutlar, ilk defa olarak miladi 900’den önce görünmüşlerdir. Türk Sha-t’o’larla birlikte Kitanlar tarafından hâkimiyet altına alınmışlardır. Bir müddet Cürcenlere tabi olmuşlar ve sonra Beyaz Tatarların bir kabilesi olarak Moğollardan sayılmışlardır. Görünüşe bakılırsa bunlardan bazı kısımlar Karakitaylarla beraber batı Türkistan’a geçmiş, oradaki Burgutlar bunlardan neşet etmiş olacaklardır.”

Görüldüğü gibi Prof. W. Eberhard, Ongutları Moğol olarak sayma eğilimindedir. Ancak Türk olabilecekleri ihtimalini de göz önünde bulundurmamazlık etmemiştir.

Sonuç

Kaynakların şahitliğinde Sha-t’o’ların Türk olduklarına dair herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Ongutların Türklüğü konusunda ise, W. Eberhard başta olmak üzere şüphelerini ifade eden ya da A. İnan gibi onların Türk olduklarına meyledip kararsız kalan araştırmacılar mevcut olsa bile, her şeyden önce Ongutların soylarını Sha-t’o Türklerine dayandırdıkları Çin kaynaklarının verdikleri bir bilgidir. Günümüz araştırmacılarının büyük bir çoğunluğu Ongutların Türk asıllı olduklarını ve Sha-t’o Türklerinden indiklerini kabul etmektedirler. Biz de, mevcut kaynaklar ışığında, Ongutların Sha-t’o Türklerinden indikleri ve Türk oldukları eğilimindeyiz.

Ongutlar, bugün Moğolistan’da yaşayan çok az bir nüfusa sahip bir Türk boyudur. Keraitlere bağlı bir boy olarak da bilinmektedir. Yaşadıkları coğrafya, Çin Seddi boyunca Ordos bozkırının kuzey tarafları ve bozkırın kuzeydoğusundaki bölgelerdir. Günümüzde, onlardan indiği söylenen halklar Moğolistan dışında, Kazakistan’da (Uvaklar-Waqdar), Moğolistan’da (Tumed Moğolları içinde bir Otağ), Çin Halk Cumhuriyeti’nde Kansu civarında yaşayan Budist Mongurlar ve Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşamaktadırlar.

Kaynakça

ALPTEKİN, C. (2008): Sha-t’o Türkleri Siyasi ve Kültürel Tarihi, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul.

AVCIOĞLU, D. (1999): Türklerin Tarihi II, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1. Baskı.

BARTHOLD, W. (2006): Türk-Moğol Ulusları Tarihi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, IV. Dizi, Sayı 15.

CHAVANNES, E. (2006): Batı Türkleri Tarihi, İstanbul, Töre Yayın Grubu, 1. Baskı.

ÇANDARLIOĞLU, G. (2004): Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, (Çin Kaynakları ve Uygur Kitabelerine Göre), İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, 1. Baskı.

ÇANDARLIOĞLU, G. (2004): Sarı Uygurlar ve Kansu Bölgesi Kabileleri, İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1. Baskı.

DEGUİGNES, J. (1976): Büyük Türk Tarihi 3, İstanbul, Türk Kültür Yayını, 1. Baskı.

DİVİTÇİOĞLU, S. (2004): Oğuz’dan Selçuklu’ya, İstanbul, İmge Kitabevi Yayınları, 4. Baskı.

EBERHARD, W. (Ocak 1947): “Sha-t’o Türklerinin Kültür Tarihine Dair”, Belleten, Cilt XI, Sayı 41, Sayfa: 16-26.

EBERHARD, W. (1944): “Ongutlar Hakkında Mülahazalar”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 32, s. 584-588.

GOLDEN, P, B. (2007): Türk Halkları Tarihine Giriş, Çorum, Karam Yayınları, 2. Baskı.

GÖKALP, C. (1973): Göktürk Devletinin Kuruluşundan Çingiz’in Zuhuruna Kadar Altaylarda ve İç Moğolistan’da Kabileler, Ankara, Sevinç Matbaası, No. 256/ 49/ 39.

GROENBECH, K. (1944): “İç Moğolistan’daki Türk Yazıtları”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 31

GROUSSET, R. (2006): Bozkır İmparatorluğu, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 5. Baskı.

GUMİLËV, L., N. (2006): Avrasyadan Makaleler 1, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 1. Baskı.

GUMİLËV, L., N. (2004): Eski Türkler, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 5. Baskı.

GUMİLËV, L., N., (2003): Hazar Çevresinde Bin Yıl, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 3. Baskı.

GUMİLËV, L., N., (2005): Hunlar, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 4. Baskı.

GUMİLËV, L., N. (2002): Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 1. Baskı.

HSİNG-TUNG, W. (1970): Beş Sülale Çağında Sha-T’o’ların Çin Toplumuna Etkileri, Doktora Tezi, Taipei.

İNAN, İ. (1998): Makaleler ve İncelemeler I, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı

KAFESOĞLU, İ. (2005): Türk Milli Kültürü, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 25. Baskı.

LİGETİ, L. (1970): Bilinmeyen İç Asya II, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1. Baskı.

ÖGEL, B. (2002): Çingiz Han’ın Türk Müşavirleri, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı.

RASONYİ, L. (1971): Tarihte Türklük, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, No. 39, Seri III.

ROSSABI, M. (2008): Kubilay Han’ın Seyyahı Doğudan Batıya İlk Yolculuk, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (Çeviren: Ekin Uşşaklı), 1. Baskı

ROUX, J., P. (2001): Moğol İmparatorluğu Tarihi, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı

ROUX, J., P. (2006): Orta Asya Tarih ve Uygarlık, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2. Baskı.

ROUX, J., P. (2007): Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı.

TAŞAĞIL, A. (2004): Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1. Baskı.

TOGAN, Z., V.. (1981): Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul, Enderun Kitabevi, 3. Baskı.

VASARY, I. (2007): Eski İç Asya’nın Tarihi, İstanbul, Ötüken Neşriyat. (Çeviren: Dr. İsmail Doğan), 1. Baskı


* Tarihçi/Yazar

[1] Bahaeddin Ögel, (2002): Çingiz Han’ın Türk Müşavirleri, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, s. 306.

[2] Réné Grousset, (2006): Bozkır İmparatorluğu, Ötüken Neşriyat,  İstanbul, s. 338-339.

[3] Joseph Deguignes, (1976): Büyük Türk Tarihi 3, Türk Kültür Yayını, İstanbul, s. 693-694, 789.

[4] Deguignes, J., 1976: 792.

[5] Réné Grousset, (2006): Bozkır İmparatorluğu, Ötüken Neşriyat,  İstanbul, s. 155.

[6] Wılhelm Barthold, (2006): Türk-Moğol Ulusları Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s. 10-11.

[7] Barthold, 2006: 11.

[8] Edouard Chavannes, (2006): Batı Türkleri Tarihi, Töre Yayın Grubu, İstanbul, s. 96.

[9] Wolfram Eberhard, (1947): “Şato Türklerinin Kültür Tarihine Dair Notlar”, Belleten, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt XI, Sayı 41, s. 16.

[10] Cevdet Gökalp, (1973): Göktürk Devletinin Kuruluşundan Çingiz’in Zuhuruna Kadar Altaylarda ve İç Moğolistan’da Kabileler, Sevinç Matbaası, Ankara, s. 19-20.

[11] Wu Hsing-tung, (1970):  Beş Sülale Çağında Sha-T’o’ların Çin Toplumuna Etkileri, Doktora Tezi, Taipei, s. 2.

[12] Ahmet Taşağıl, (2004): Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s. 99.

[13] Sencer Divitçioğlu, (2004): Oğuz’dan Selçuklu’ya, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, s. 33.

[14] İbrahim Kafesoğlu, (2005): Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul, S. 96.

[15] Peter B. Golden, (2007): Türk Halkları Tarihine Giriş, Karam Yayınları, Çorum, s. 194, 234.

[16] Gülçin Çandarlıoğlu, (2004): Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, (Çin Kaynakları ve Uygur Kitabelerine Göre), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, s.24.

[17] Zeki Velidi Togan, (1981): Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul, s. 434-435.

[18] Togan, 1981: 57.

[19] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2002): Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 73, 76, 120, 335.

[20] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2004): Eski Türkler, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 331, 417.

[21] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2005): Hunlar, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 505, 506.

[22] Lev Nikolayevic Gumilëv, “Hazar Çevresinde Bin Yıl” ve “Avrasyadan Makaleler 1” adlı eserlerinde bu yorumunu daha da ayrıntılandırmaktadır. Ona göre, Hunlar, Siyenpi mağlubiyeti sonucu dört kola ayrılmışlar, bir kolu tabiliği kabul ederken, ikincisi Çin hâkimiyetine girmiş, üçüncü grup savaşa savaşa Yayık ve Volga sahillerine çekilmiş; dördüncü ve zayıf grup ise Tarbagatay ve Saur Dağlarına sığınmış, bilahare Yedisu ve Çungarya’yı ele geçirmiştir. Bunların bir kısmı Altaylarda Kıpçaklarla kaynaşarak Kuman(Poloves)’ları meydana getirmişler, bir kısmı ise Çin’e yönelerek orada X. Yüz yıla kadar berhayat olan Sha-t’o Türklerini oluşturmuşlardır. (Lev Nikolayevic Gumilëv, (2003): Hazar Çevresinde Bin Yıl, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 104, 258. Lev Nikolayevic Gumilëv, (2006): Avrasyadan Makaleler 1, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 29-30, 57, 186. )

[23] Laszlo Rasonyi, (1971): Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, s. 104.

[24] Istvan Vasary, (2007): Eski İç Asya’nın Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.140-141.

[25] Sha-t’o’ların tarihleri için bkz.: Cahit Alptekin, (2008): Sha-t’o Türkleri Siyasi ve Kültürel Tarihi, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul.

[26] Hsing-tung, 1970: 25.

[27] Grousset, 2006: 160.

[28] Avcıoğlu, D., 1999b: 733.

[29] Grousset, 2006: 160.

[30] Hsing-tung, 1970: 26.

[31] Hsing-tung, 1970: 26.

[32] Grousset, 2006:160.

            [33] Deguignes, 1976: 881-882.

[34] Hsing-tung, 1970: 26.

            [35] Deguignes, 1976: 882.

[36] Hsing-tung, 1970: 26.

[37] Hsing-tung, 1970: 26.

[38] Grousset, 2006: 160.

[39] Hsing-tung, 1970: 26-27.

[40] Grousset, 2006: 160.

[41] Deguignes, 1976: 885.

[42] Grousset, 2006: 160.

[43] Deguignes, 1976: 888.

[44] Eberhard, W., 1995: 232.

[45] Layoş Ligeti, (1970): Bilinmeyen İç Asya II, Milli Eğitim Basımevi, 1. Baskı, s. 156, 157,163, 164,168.

[46] Bahaeddin Ögel, (2002): Çingiz Han’ın Türk Müşavirleri, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı, s. 305-306.

[47] Zeki Velidi Togan, (1981): Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul, Enderun Kitabevi, 3. Baskı, s. 66.

[48] Peter B. Golden, (2007): Türk Halkları Tarihine Giriş, Çorum, Karam Yayınları, 2. Baskı, s. 338, 348.

[49] Jean Paul Roux, (2007): Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı, s. 170, 274.

[50] Jean Paul Roux, (2006): Orta Asya Tarih ve Uygarlık, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2. Baskı, s. 238.

[51] Moris Rossabı, (2008): Kubilay Han’ın Seyyahı Doğudan Batıya İlk Yolculuk, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (Çeviren: Ekin Uşşaklı), 1. Baskı, s. 23-24.

[52] Lev Nikolayevic Gumilëv, (2002): Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, İstanbul, Selenge Yayınları, (Çeviren: Ahsen Batur), 1. Baskı, s. 117, 120.

[53] K. Groenbech, (1944): “İç Moğolistan’daki Türk Yazıtları”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 31, s. 457-458.

[54] Grousset, 2006: 20.

[55] Abdülkadir İnan, (1998): “Nayman Boyu’nun Soyu Meselesi”, Makaleler ve İncelemeler I, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, s. 61.

[56] İnan, 1998: 63.

[57] İnan, 1998: 64-65.

[58] Abdülkadir İnan, (1998): “Ongutların Menşei Meselesi”, Makaleler ve İncelemeler I, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı,  s. 55.

[59] İnan, 1998: 56.

[60] İnan, 1998: 57.

[61] İnan, 1998: 58.

[62] Wolfram Eberhard. (1944): “Ongutlar Hakkında Mülahazalar”, Belleten, Cilt VIII, Sayı 32, s. 584.

[63] Eberhard, 1944: 585.

[64] Eberhard, 1944: 586.

[65] Eberhard, 1944: 587.

SİNAN MEYDAN: “YENİ OSMANLI’NIN AYAK SESLERİ”

PEK SEVGİLİ OKURLARIMIZ, TÜRKİYE’NİN KADER DÖNEMECİ OLARAK SAYDIĞIMIZ 12 HAZİRAN SEÇİMLERİNDEN SONRA SAYIN SİNAN MEYDAN’IN, TÜRKİYEMİZİN GİDİŞATIYLA İLGİLİ ÖNEMLİ TESPİT, HATIRLATMA VE TAHLİLLERİNİ İÇEREN YAZISINI YAYINLIYORUZ. İYİ OKUMALAR VE BOL FAYDALAR DİLERİZ.

Sinan Meydan Yazdı: BALKONDAKİ PADİŞAH “Yeni Osmanlı’nın Ayak Sesleri”

Sinan Meydan

13 Haziran 2011

Balkondaki Başbakan

AKP Genelbaşkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir seçim zaferinden sonra bir balkon konuşması daha yaptı. Yine birlikten, beraberlikten, barıştan, kardeşlikten, özgürlükten söz etti. Yine herkese teşekkür ederek, herkesi kucakladı! Bir anlamda bir önceki balkon konuşmasını yineledi. Ancak Başbakan’ın bu seferki balkon konuşmasının satır aralarında çok başka bir mesaj vardı.

Başbakan’ın, balkon konuşmasındaki bazı sözleri; Başbakan’ın artık kendisini sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başbakanı olarak değil de Yeni Osmanlı’nın bir padişahı olarak gördüğünü göstermektedir.

Şu sözler balkondaki Başbakan’a ait:

“…Gözlerini Türkiye’ye çevirmiş, gelen haberleri büyük bir heyecanla takip eden, Şam, Kahire, Tunus, Saraybosna, Lefkoşe’yi dost ve kardeş ülkeleri muhabbetle selamlıyorum…

….İzmir kadar, Şam kazanmıştır, Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Kudüs, Gazze kazanmıştır.”

İyi de neden?

Neden, Şam, Kahire, Tunus, Saraybosna gözlerini Türkiye’ye çevirip AKP’nin zafer haberlerini beklesin?

Neden, AKP’nin seçimi kazanmasıyla Şam, Ramallah, Nablus, Cenin, Küdüs, Gazze kazansın!

Evet AKP, üç dönem üst üste, üstelik her seferinde oylarını arttırarak seçim kazanmıştır. Gerçekten de bu büyük bir başarıdır. Ve bu başarının mimarının bu başarısıyla övünmesi de son derece doğaldır. Ama sonuçta bu seçim başarısı “uluslararası bir başarı” değil “ulusal” bir başarıdır. Bu seçim, Türkiye’nin seçimidir ve AKP’ye de sadece “Türkiye Cumhuriyeti” vatandaşları oy vermiştir. AKP, ne Şam’dan ne Kahire’den, ne Tunus’tan, ne Ramallah’tan, ne Nablus’tan, ne Saraybosna’dan, ne de Cenin, Küdüs ve Gazze’den oy almış değildir. Çünkü buralar, Misak-ı Milli sınırları dahilinde Türkiye Cumhuriyeti içinde değildir! Ama Sayın Başbakan, kendisini bu Arap-İslam şehirlerinden de oy almış gibi, buraların da lideri olarak görmektedir.

Yoksa Sayın Başbakan, Misak-ı Milli sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini mi unutmuştur?

Hiç sanmıyorum!

Sayın Başbakan artık kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, bir Amerikan ütopyası olan Yeni Osmanlı’nın yeni lideri olarak görmektedir: O artık Saraybosna’dan Gazze’ye uzanan İslam coğrafyasına hükmeden Yeni Osmanlı’nın yeni lideridir!… Bilindiği gibi Eski Osmanlı da bu coğrafyaya hükmetmişti!..

Balkondaki Başbakan’ın sözlerinin satır aralarında Yeni Osmanlıcılığın yönetim biçimi olarak düşünülen “federasyona” yinelik de ipuçları vardır.

“Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Laz, Romen, Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kardeşim kazanmıştır… “ diyerek, her zaman yaptığı gibi bir kere daha Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “etnik unsurları” teker teker sayıp ortaya döken Sayın Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesi olan, Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımını da bir kere daha tartışmaya açmıştır.

Balkon konuşmasında, Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Laz, Romen, Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kardeşim kazanmıştır.diyen Başbakan, bu dili daha önce Diyarbakır, Şemdinli, ve Samsun konuşmalarında da kullanmıştır. Sosyolog Orhan Türkdoğan’ın belirttiği gibi, Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki “etnik unsurları tek tek sıralayarak Türkleri “öteki” konumuna getirmektedir. Bu durum etnik bölünmeyi arttıracağı gibi iç ve dış güçlere karşı vatanın bağımsızlığını korumaya çalışan güçlerin ulusal dirençlerini de kıracaktır.[1]

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, Türkiye’deki bütün “alt kimlikleri” Türklük potasında birleştirmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımıyla sağladığı “birlik beraberlik” ve bu birlik ve beraberlik üzerine oturttuğu “üniter yapı”yı dağıtmak için Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki bu “Türk milleti” tanımını alt üst etmek gerekmektedir.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesine göre bir “bilinç” olan Türklük; Cumhuriyetin kuruluş felsefesine karşı olanlarca “etnisite/ırk” olarak adlandırılmaktadır. Böylece “Türklük” de bir “alt kimlik” durumuna getirilmek istenmektedir. Bu “etnik kimlik siyaseti” federasyona giden yolun en belirgin kilometre taşlarından biridir. Yeniden Osmanlı’ya dönüş için Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki “Türklük bilinci” tanımından “Türk ırkı” tanımına geçilmesi zorunludur. “Türklük” herkesi kavrayan “bir “bilinç” olmaktan çıkarılıp sadece bir “etnik unsuru” ifade etmek için kullanılmaya başlandığında çözülme de başlayacaktır.

Bilindiği gibi Osmanlı’da bir “Türklük bilinci” yoktur; Osmanlı’da Türklük “dışlanmış” bir alt kimliktir.[2] Osmanlı’ya dönüş sürecinde bugün de yapılmak istenen budur.

Balkondaki Başbakan’ın seçim zaferini, Ortadoğu’dan Balkanlara “bütün Müslümanların zaferi” olarak adlandırması ve “etnik unsurlar” vurgusu yapması, “üniter” Türkiye Cumhuriyeti’nin yerini “federal” Yeni Osmanlı’ya bırakmak üzere olduğunun en belirgin işaretlerinden biridir.

Peki ama bugüne nasıl gelinmiştir?

Bu sorunun yanıtını vermeden önce, balkondaki Başbakan’ın Adnan Menderes’e ve Turgut Özal’a neden gönderme yaptığını; “Merhum Turgut Özal’ın hayalleri, özlemleri, artık yerini bulmuştur” diyen Başbakan’ın, aslında ne demek istediğini iyi analiz etmek gerekir.

Neydi Özal’ın hayali?

Hemen söyleyelim:

Türk-Kürt Federasyonu ve Yeni Osmanlı’ydı![3]

Şimdi gelin tarihe kısa bir yolculuk yapalım:

İstanbul Devleti

Türkiye’nin “idam fermanı” Sevr Antlaşması’na (10 Ağustos 1920) göre İstanbul, başında “kukla” bir Padişah’ın bulunduğu “kısmen bağımsız” bir bölge olacaktır.

Ancak Müttefik Devletler, bu anlaşma imzalanmadan önce İstanbul’un geleceği ile ilgili çok gizli planlar yapmıştır. Örneğin, İngiliz arşivlerinde CAB/23/35 numarayla kayıtlı bir belgeye göre İngilizler, “İstanbul’un ayrı bir devlet olarak yeniden yapılanmasını” düşünmüştür, ama sonradan bu düşünceden vazgeçmiştir. Bu belgeye göre Paris’te, İngiliz Başbakanı Lloyd George’un otel odasında yapılan ve aralarında Dışişleri Bakanı Earl Curzon, Bonar Law, Lord Birkenhead ve Hindistan’taki İngiliz yönetiminin Dışişleri bakanı E. S. Montagu’nun da olduğu bir grup, Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarından çıkarılması ihtimaline karşı bir “proje” üreterek İstanbul’un ayrı bir devlet olmasını tartışmıştır.

Belgeye göre İstanbul Devleti’nin Osmanlı Devleti’nden tamamen, Müttefik Devletlerden ise kısmen bağımsız olması kararlaştırılmıştı. İstanbul’un Müttefiklerden bağımsız olduğu konular sadece finans, adalet ve jandarma olacaktı.

Bu belgede öngörülenler sadece bir fikir olarak tartışılmıştır. Hatta aynı toplantıda bu fikrin pek gerçekçi olmadığı düşünülmüş olmalı ki sonuç olarak Başbakan Llyod George Hindistan’daki İngiliz yönetimi Dışişleri Bakanı’ndan, Sevr Anlaşması öncesi hazırlanan taslağın, Padişah’ın ve Osmanlı hükümetinin İstanbul’da kalması ihtimaline göre düzenlenmesini istemiştir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin Orta Doğu’yu, sınırları cetvelle çizilen küçük devletlere bölüp yönetme arzusuna İstanbul’u da katması, Müttefiklerin İstanbul’u ve boğazları uluslararası bir komisyonun aracılığıyla yönetme arzusu, hepimizin bildiği bir şeydir; fakat İstanbul’un “ayrı bir devlet” olarak yeniden yapılandırılması fikrinin İngiltere tarafından başbakanlık seviyesinde tartışılmış olması pek bilinen bir şey değildir. Hele yeni devletin sınırları, yönetimi, savunması vb. gibi konuların bu kadar detaylı bir şekilde tartışılması çok dikkat çekicidir.[4]

I. Dünya Savaşı sonlarında, 1920’de İngiltere’nin “böl” ve “yönet” stratejisi çerçevesinde kurmayı planladığı “İstanbul Devleti”, II. Dünya Savaşı sonlarında 1946’da ABD’nin “Tek Dünya Devleti” stratejisi çerçevesinde kurmayı planladığı “İstanbul Federe Devleti” olarak karşımıza çıkmıştır.

Tek Dünya Devleti ve Federasyonculuk

William C. Bullitt, ABD’nin 1946’dan sonraki Soğuk Savaş stratejisini “Yalnızca Sovyetleri yıkmak için değil aynı zamanda Amerika önderliğinde Tek Dünya Devleti kurmak için geliştirilmiş bir strateji” olarak tanımlamıştır.

Bu bağlamda ABD tarafından kurulan “Avrupa Birliği” gibi, yine ABD tarafından bir “Ortadoğu Federasyonu” kurulmak istenmiştir. Osmanlı örneğine dayalı olarak kurulmak istenen “Ortadoğu Federasyonu” da yalnızca Sovyetler Birliği’ni yıkmak için değil, aynı zamanda “Tek Dünya Devleti” kurmak için gerekli görülmüştür.[5]

1946’da Bullitt’in ifade ettiği, “Amerika’ya bağlı ve dine dayalı bölgesel federasyonlar” kurma stratejisi bugün de sürdürülmektedir.

Soğuk Savaş döneminde kurulacak federasyonlar (Avrupa Federasyonu,Ortadoğu Federasyonu, Asya Federasyonu) Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra “Tek Dünya Devleti” çatısı altında birleştirilmek üzere planlanmıştır.

Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, “Tek Dünya Devleti kurulmasına ilişkin tek bir strateji yoktur ki, ulus devletleri önce etnik, dinsel ve mezhepsel devletçiklere bölerek bölgesel federasyonlar içinde eritip Tek Dünya Devleti’ne bağlamayı öngörmemiş olsun.”[6]

Tek Dünya Devleti’ne giden yolda önce Avrupa Birliği kurulmuş, sonra Sovyetler Birliği yıkılmıştır, ama Ortadoğu veya Yakındoğu Federasyonu hala kurulabilmiş değildir. Bu nedenle ABD bugün canla başla Ortadoğu-Yakındoğu Federasyonu’nu kurmak için çalışmaktadır. Ortadoğu Federasyonu’nun tarihsel dayanak noktası yüzyıllarca Ortadoğu’yu yöneten Osmanlı’dır. Bu esinlenmeden dolayı Ortadoğu Federasyonu’na giden yolda “Yeni Osmanlıcılık” akımından yararlanılmaktadır. Bu planın harekat üssü de coğrafi ve kültürel olarak Osmanlı mirası üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti ve Ortadoğu’daki devletlerdir. Ortadoğu Federasyonu’nu kurmak için her şeyden önce “yeniden Osmanlılaşmaya”, yeniden Osmanlılaşmak için de “Türk Ulus Devleti”nden kurtulmaya ihtiyaç vardır. İşte, 1946’da başlayan, 12 Eylül 1980’den sonra hızlanarak devam eden “Karşı Devrimi” bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bütün amaç, yüzyılın başında Atatürk’ün kurduğu “bağımsız, çağdaş ve laik” Türk Ulus Devleti’ni yeniden Osmanlı’ya dönüştürmektir. 1950’den itibaren Türkiye’yi yöneten veya Türk siyasetinde etkili olan nerdeyse bütün liderler; Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan, bu dönüşümün “zoraki” veya “gönüllü” aktörleridir. Anlayacağınız, son altmış yılda Türkiye’yi yöneten bütün bu liderlerin birer “Osmanlı sevicisi” olması kuru bir tesadüf değildir!

1965’te ABD, Süleyman Demirel aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştığı, ancak ordunun sert tepkisiyle uygulayamadığı “Türk-Kürt Federasyonu Projesini” daha sonra CIA belgelerinde, “gelmiş geçmiş en Amerikancı Türk devlet adamı” olarak adlandırılan Turgut Özal gündeme getirmiştir. Özal’ın, ABD desteğiyle 1991’deki I. Körfez Savaşı sırasında Irak’a girip oradaki Kürt bölgelerini işgal ederek Türkiye topraklarına katıp, Türk Ulus Devleti’ni “Türk-Kürt Federasyonu”na dönüştürme planı, Genelkurmay Başkanı Torumtay’ın sert tepkisiyle karşılaşmış ve bu nedenle doğan kiriz, 3 Aralık 1990’da Genelkurmay Başkanı’nın istifasıyla sonuçlanmıştır.[7]

ABD Başkanı George Bush’la çok sıkı işbirliği içinde ABD politikalarını uygulayan Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 1991 yılında Aktüel dergisine verdiği bir demeçte Kürtlerle federasyona gidilmesi gerektiğini söyleyerek “inşallah bir gün valilerini de seçerler, bu iş biter” demiştir[8].

1993’te Özal’ın ölümünden sonra “Osmanlıcı”, “eyaletçi”, “federasyoncu” ve “ulus devlet karşıtı” söylemlerin bayraktarlığını Refah Partisi Genelbaşkanı Necmettin Erbakan yapmaya başlamıştır.

Ağustos 1993’te Turgut Özal, Aydın Menderes, Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Altan, Yalçın Küçük, Abdurrahman Dilipak’ın görüşlerine yer veren “İkinci Cumhuriyet Tartışmaları” adlı bir kitap yayınlanmıştır.[9]

Bu kitapta Erbakan’ın Refah Partisi kurmaylarından Recep Tayyip Erdoğan’ın şu görüşlerine yer verilmiştir:

“Soru: ‘Bu değişim süreci içerisinde eğer ülkede yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?’

Tayyip Erdoğan: ‘Onun kararını yine halk verecek’

Soru: ‘Örneğin Kürtler, biz ayrı yaşamak istiyoruz, diyebilirler’.

Tayyip Erdoğan: ‘Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir’.

Soru: ‘Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse..’

Tayyip Erdoğan: ‘Ona orada sınır tayin edemem. Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir, diyorum”[10]

Görülen odur ki, bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1993’te söylediklerini 12 Haziran 2011 genel seçimlerinin ardından hayata geçirmenin hesaplarını yapmaktadır.

“Amerika, 12 Eylül’den sonra nasıl Osmanlıcı politikaların bayraktarlığını yapan Turgut Özal’ı ve partisini desteklemişse, Özal’ın ölümünden sonra da Osmanlıcı politikanın bayraktarlığını üstlenen Refah Partisi’ni desteklemişti. 1993’te Özal’ın ölümünden sonra ABD’nin Refah Partisi’ni iktidara taşıyacağı, 35 emekli Amerikancı generalin topluca Refah Partisi’ne üye olmalarından belliydi. Refah Partisi’nin 1987, 1991 ve 1995 seçimlerinde aldığı oy oranlarına bakıldığında bu yükselişin Özal’ın partisinden Erbakan’ın partisine geçişlerle doğru orantılı olarak gerçekleştiği görülecektir.”[11]

Necmettin Erbakan’dan sonra bayrağı Erbakan’ın kadrolarından yetişen Recep Tayyip Erdoğan devralmıştır.

Menderes’in Demirel’in, Özal’ın ve Erbakan’ın “genetik mirasçısı” olan Erdoğan, ABD desteği doğrultusunda 2002 genel seçimlerinden önce AKP’yi kurarak “okyanus ötesinden esen sert bir rüzgarla” Türkiye’de iktidara gelmiştir.

Erdoğan da öncülleri gibi “Osmanlıcı”,“eyaletçi”, “federasyoncu” bir “siyasetçi tipi” olarak ABD planlarını uygulamaya devam etmiştir.

12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde eski başbakanlardan ve cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel ile AKP Genelbaşkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, iki ayrı kutupmuş gibi, sert sözlerle birbirlerini eleştirmiştir. Ancak aslında her ikisi de aynı yolun yolcusudur.

Haziran 1996’da Habitat II Toplantısının açılış başkanı olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Butros Gali, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i kürsüye, “Türkiye Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” olarak çağırmıştır. Şaşırtıcı bir şekilde Demirel bu “unvanın” yanlış olduğunu belirtmemiş, hiçbir düzeltme yapmamıştır.

Butros Gali konuşmasında, “insanlığın ve kentlerin geleceğine yöne vermesi gereken ‘İstanbul Ruhu’nun adil, güvenli, yaşanabilir kasabalar ve şehirler yaratabilmek için hükümetlerle devlet dışı sivil kesimler arasında işbirliği ve dostluk anlamına geldiğini” vurgulayıp “İstanbul Federe Devleti” değimini kullanmıştı. O toplantıda bu değime de ses çıkartan olmamıştı. Gali konuşmasında ayrıca, “Dünya, 200 devletli olmaktan 2000 devletli olmaya gidiyor” demişti.

Aslında Butros Gali’nin konuşmasının arasına serpiştirdiği bütün bu ifadeler, 1987 UNESCO toplantısında alınan, “ulus devletleri”, etnik ve dinsel küçük şehir devletçiklerine bölmeye yol açacak kararların adım adım uygulanmasından başka bir şey değildi.[12]

İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu

1994 yılına gelindiğinde Türk basınında bir taraftan “İstanbul Merkezli Bizans Devleti” tartışılırken, diğer taraftan “İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu” tartışılmaya başlanmıştır.

Esguire Dergisi’nin 1 Şubat 1994 tarihli sayısında ortaya atılan “İstanbul Merkezli Yakındoğu Federasyonu”, “bir entelektüel ütopya” alt başlığıyla “aydınların tatlı düşü” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Cengiz Özakıncı’nın yerinde tespitiyle, “Sanki Mete Tunçay, Cengiz Çandar gibi aydınlar bunu kendi kendilerine düşünüp akıl etmişler ve bu içtenlikli düşüncelerini toplumla paylaşıyorlardı.” Oysa ki her şey daha önce başkaları tarafından düşünülmüş ve planlanmıştı. Nitekim Genelkurmay ATASE Başkanlığı’nın 10 Mart 1981 tarihli “Özel Askeri Rapor Denemesi”nde “Türk-Yunan Federasyonu” anlatılmıştı.[13]

1 Şubat 1994 tarihli Esquaire dergisinde yayınlanan “Yakındoğu Federasyonu” görüşünün ve 12 Eylül’ün ATASE damgalı “Türk-Yunan Federasyonu” tasarısının kaynağı Robert D. Kaplan’ın kısa süre önce The New York Times Magazin’de yayımlanan, “Türkiye Balkanlar ve Ortadoğu Birleşiyor” adlı makalesidir. Robert D. Kaplan’ın yazısının çevirisi 28 Şubat 1994 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.

Yahudi kökenli Amerikalı gazeteci yazar Robert D. Kaplan yazısında şöyle demiştir:

“Tarih Bölge Uzmanları tarafından belirlenen yanlış sınırları yeniden şekillendiriyor… Türkiye, Balkanlar ve Ortadoğu olarak adlandırılan yer, tek bir bölge olarak ortaya çıkıyor. Avrupalılar burayı her zaman ‘Büyük Yakındoğu’ olarak tanımlıyor… Türkler yaklaşık 850 yıl İslam dünyasının liderliğini yürüttü… Bütün Arap devletleri, Yugoslavya gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü izleyen kaos karşısında… Büyük İsrail, Akdeniz’de Batı Şeria ve Gazze’yi kendine çekecek bölgesel bir ekonomik mıknatıs olarak ortaya çıkacak.”

Türk-Kürt Federasyonu ve Yeni Osmanlıcılık

ABD, Türkiye’ye, bir taraftan Osmanlı coğrafyasını kapsayan alanda “İstanbul Merkezli Yakındoğu Federasyonu” önerirken, diğer yandan “Türk-Kürt Federasyonu” önermiştir.[14]

Turgut Özal öldükten sonra Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, 30 yıl önce 1965’te Başbakan olur olmaz ABD tarafından kendisine dayatılan “Türk-Kürt Federasyonu” kurma önerisini 30 yıl sonra Cumhurbaşkanı olunca yeniden masasında bulmuştur. Öneri, bu kez ABD Hava Kuvvetleri’nin RAND araştırma kuruluşunca sunulmuştu. Raporun savunucusu uzun yıllar CIA Türkiye masası şefliği yapan Paul Henze’ydi.

Demirel’in “Türk-Kürt Federasyonu” raporuna herhangi bir rapor vermemesi üzerine Henze, ”gizli” damgalı bu ABD raporunu Aktüel dergisine sızdırıp kamuoyunda tartışılmasını sağlamak istemiştir. Nitekim rapor, 15 Haziran 1994 tarihinde Aktüel dergisinde “Türkiye’yi Feodalizm Büyütecek” başlığıyla yayımlanmıştır. Bunun üzerine Demirel de, “Batı Sevr’i istiyor!” diye demeçler vermeye başlamıştır. [15]

ABD, “Türk-Kürt Federasyonu” ve “Yakındoğu Federasyonu” projelerinden hiç vazgeçmemiştir. Bu projeleri hayata geçirmek için de Yeni Osmanlıcılık akımına sarılmıştır.

Aslında, “Yeni Osmanlıcılık” söylemi Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesi için bir maskedir.

Amerikalı Yahudi Yazar Noam Chomsky, “yeniden Osmanlı” hazırlıklarının yıllar öncesinden başladığının belirtenlerden biridir. 90’lı yılların başında Türkçeye tercüme edilen kitabında şu önerilerde bulunmuştur: “Orta Doğu’da ulusallık ve ulusal kimlik yok edilmeli. Bunun için de Orta Doğu Osmanlılaştırılmalıdır. Böylece bölgede Batı çıkarlarına karşı çıkacak ulusal güç ve direnç kalmayacak, sistemin çarkları rahatlıkla işleyecektir. ABD için en tehlikeli düşman ve tehdit Bağımsızlık tehdidi. Asla hoş görülemez.

İsrail yönetimi derinden etkileyen Kudüs Federal Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Daniel Elazar da Osmanlı’ya dönüşün ateşli taraftarlarındandı. Büyük Ortadoğu Projesi’nin bu şekilde hayata geçirileceğini düşünen Elazar, 1990’lı yılların sonlarında uluslar arası platformlarda şu görüşleri dile getirmişti: “Orta Doğu için ulus-devletler değil, etnik-dinsel cemaatlerin doğal örgütlenme biçimleri belirleyici. Bunun için ’Osmanlı millet sistemi’ mümkün bir model...”

Abdullah Gül, Refah Partisi milletvekili olduğu dönemde, 19 Aralık 1992’de Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3’üncü İstişare Toplantısı’nda yaptığı konuşmada “Osmanlı” vurgusu yapmıştı. Gül, şunları söylemişti: “İkinci cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum!”

1996 yılında CIA görevlisi ve CFR üyesi Samuel Huntington, “Türkiye İslamın lideri olmalı!” diye demeçler vermiş,

1997 yılında CIA ajanı Paul Henze, “Atatürkçülük öldü; Nakşiler, Nurcular ilericidir!” diye demeçler vermiş,

1998 yılında CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller, “Kemalizm’e son; Osmanlı’yla övünün, Fethullahçı olun!” diye demeçler vermiş…[16]

1999 ortalarında, Türkiye’nin ilk fotoğraf kuruluşlarından olan Abdullah Biraderler’in ve bir asır öncesinin diğer fotoğrafçılarının çektiği Ortadoğu manzaraları, Eylül ayında İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde sergilenmişti. “Osmanlı İdaresi Altında” adını taşıyan serginin en ilginç tarafı ise resimlerin İstanbul’a 700. yıl kutlamaları programı çerçevesinde İsrail’den gelmiş olmasıydı. İsrail’in İstanbul’daki kültür ataşesi olan Zali de Toledo’nın hazırlıklarını aylar öncesinden başlattığı sergiye adına uygun bir kuruluş da sponsor olmuştu: Osmanlı Bankası…

1999 Temmuz’unda Prof. Dr. Şinasi Tekin, Harvard Üniversitesi’ne bağlı olarak Ayvalık’ın Cunda Adası’nda “Yoğun Osmanlıca Yaz Okulu” açmıştır. Harvard’ı Türkiye’ye getiren Profesör Tekin, Ayvalık’ın Cunda Adası’nda satın aldığı eski bir Rum evini de okula çevirmiş ve okulu Amerikan Eğitim Bakanlığı’na ve Türkiye’de YÖK’e onaylatıp faaliyete geçirmiştir

2000’lere doğru atılan bütün bu adımlar, Yeni Osmanlıcılık akımını kullanarak Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için atılmış adımlardı.

2002’den itibaren Lozan yerine Sevr’i gündeme getiren ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin “eşbaşkanı” olmakla övünen AKP iktidarı, “istinaf mahkemeleri”, “kalkınma ajansları” gibi adımlarla “eyaletleşmeye” giden yolun taşlarını döşemeye başlamıştır.

AKP ve Yeni Osmanlıcılık

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 1992’de, eski paşa Büyükanıt 2008’de ve Başbakan Erdoğan 2010 yılında, “Osmanlı modelini” övmüştü. ABD elçisi Edelman da göreve geldiğinde “Yeni Osmanlı” brifingi düzenlemişti.

AKP bir yandan komşularla “sıfır sorun” sloganıyla bölge ülkelerine “şirin” gözükmek için her yol denerken, diğer yandan yasalar çıkararak “üniter devletin” sonu anlamına gelen Büyük Ortadoğu Projesi’nin önünü açmıştır.

Türkiye yeni bir sürece doğru hızla ilerlemektedir: Bir yandan, “Kürt açılımı” adı altında başlatılan tartışmalarla “üniter yapı” ve “ulus devlet” aşındırılırken, “Türk kimliği” vurgusu “anti demokratik” bulunup, “çok kimliklilik” ve “mozaik” söylemi ön plana çıkartılmakta; diğer yandan ise komşularla “sıfır sorun” adı altında sınırlar kaldırılmaktadır; Türkiye sınırlarını tanımayan Ermenistan’la protokoller imzalanmaktadır. ABD tarafından çizilen, Türkiye’nin de bazı kısımlarını içine alan Sevr ve Büyük Ortadoğu Projesi haritaları yeniden elden ele dolaşmaktadır. Bu yaşananlara paralel olarak, her geçen gün artan biçimde Osmanlı, “asr-ı saadet dönemi” olarak parlatılmaktadır. Televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “tarihimiz” diye “vıcık vıcık Osmanlı seviciliği” yapılmaktadır.

Bu gelişmeler yaşanırken Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Amerikan Washington Post gazetesine “Osmanlı”yla ilgili düşüncelerini aktarmıştır. Gazetenin yazarı Jackson Diehl, 2011’de Washington’da görüştüğü Davutoğlu’nun kendisine “Türkiye’nin eski Osmanlı ülkeleri üzerinde liderliğini yeniden kurma hayalinden” bahsettiğini yazmıştır. Diehl, Davutoğlu’nun kendisine, “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Orta Doğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” dediğini belirtmiştir.

Bilindiği gibi Davutoğlu, 2010 yılında AKP’nin Kızıcahamam toplantısında da benzer sözleri söylemişti. Bakan Ahmet Davutoğlu şöyle konuşmuştu: “Osmanlı’dan kalan bir mirasımız var. ’Yeni Osmanlı’ diyorlar. Evet, Yeni Osmanlı’yız. Bölgemizdeki ülkelerle ilgilenmek zorundayız.”


İktidara geldiği 2002’den bu yana “ulus devletin” yapısını dönüştüren değişikliklere imza atan AKP, Kalkınma Ajansları, İl Özel İdareleri, Maden, Mahalli İdareler, Petrol, Kamu Yönetimi, İstinaf Mahkemeleri gibi yasalarla, Türkiye’yi AB ve ABD’nin dayattığı eyalet sistemine, başka bir ifadeyle Büyük Ortadoğu Projesi’nin altyapısı olan “Osmanlı modeline” sürüklemektedir.
[17]

Büyük Ortadoğu Projesi’nin temelindeki “Yeni Osmanlıcılık” söylemleri AKP iktidarınca sık sık gündeme getirilmiştir. AKP kurmaylı sıkça, “Osmanlı düzeninin ülkemiz için hayırlı olacağı” şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Türkler Yeni Osmanlıcılıktan söz eder de Amerikalılar durur mu!

Gittiği bütün ülkeleri karıştıran ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, 2003 Ekim ayında göreve başlar başlamaz, “Yeni Osmanlı Brifingi” verdirtmişti. 10 gazeteci ve 3 tarihçinin katıldığı brifingi elçilik basın müsteşarı Joseph Hullington ve Kuzey Irak’taki Kürt parlamentosunun fikir babası Nicholas Kass vermişti. ABD’deki Wisconsin Üniversitesi Osmanlı Tarihi Bölüm Başkanı Kemal Karpat’ın da katıldığı toplantıda Irak’ın ve Ortadoğu’nun geleceği tartışılmıştı. Bu brifingin ardından yazılar kaleme alan bazı yazarların Osmanlıya olan özlemlerini dile getirmeleri dikkat çekmişti.

Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılı sonlarında ABD’ye yaptığı ziyaret de “Yeni Osmanlı” söylemlerinin hız kazanmasına neden olmuştu. Erdoğan ve ABD Başkanı George Bush, Beyaz Saray Oval Ofis’te bir saat ikili bir görüşme yapmıştı. ABD Başkanı Bush, Başbakan Erdoğan’a, sömürgeleştirme planı olan Büyük Ortadoğu Projesi’ne verdiği güçlü destek dolayısıyla teşekkür etmişti. Bush, ’Türkiye’nin demokrasisi, Orta Doğu’daki insanlar için önemli bir örnek. Ben de Erdoğan’a bu yöndeki liderliği için teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca Başbakan’a Türkiye’nin Afganistan’daki liderlik rolü dolayısıyla da teşekkür ediyorum’ diye konuşmuştu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise ziyaretin ardından yaptığı açıklamada Bush’la. Büyük Ortadoğu Projesi’ni ele aldıklarını, Kıbrıs, Irak, Afganistan, İsrail ve Filistin konularını da görüştüklerini açıklamıştı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Mayıs 2008’de Osmanlı modeline övgüler yağdırmıştı. Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen sempozyumun açılış konuşmasını yapan dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, bir gazetecinin, “İlk defa konuşmanızda Osmanlı dönemine atıf yaptınız” sözleri üzerine, bunun doğru olduğunu, Osmanlı egemenliği sırasında Orta Doğu’da mezhepler arasında çatışma olmadığını vurgulamıştı. Bir başka gazetecinin, “Türkiye için Osmanlı modelini önerenler var” sözleri üzerine Büyükanıt, “Benim, asla ve asla Türkiye Cumhuriyeti dışında bir model hayalimden geçmez. Ben tarihi bir gerçeği söylüyorum” demişti.

2007 yılında, yeni Anayasa çalışması yapan Prof. Dr. Ergun Özbudun, Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esaslarının değiştirilmesini talep eden bir Anayasa taslağı hazırlamıştı. Budun taslağında, Cumhuriyetin temelini oluşturan Atatürk ilke ve İnkılaplarının, Anayasa’dan çıkartılmasını istemişti. Bu çalışmayla Osmanlı benzeri bir sisteme geçilmesi öngörmüştü. Bunun ardından da AKP’li Zafer Üskül, “Atatürk inkılaplarının Anayasadan çıkarılmasını” istemişti.

Başbakan Erdoğan, 2010 yılı Ramazan ayında gazete ve TV kanallarının genel yayın yönetmenlerine Dolmabahçe’de verdiği iftar yemeğinde, Türkiye Cumhuriyeti’ne Osmanlı’nın güçlü, ayakları yere basan dönemlerini hedef göstermişti. Yemeğin ardından yaptığı açıklamada “Yeni Osmanlıcılık” özlemini dile getiren ErdoğanBizim şu anda üniter yapımızı çok güçlü kılmamız lazım. Ama şimdi şöyle bir Osmanlı’ya baktığımız zaman, Osmanlı bu noktada çok rahattı. Çünkü ayakları yere zaten sağlam basmıştı. Ondan sonra pergelin bir ucu her tarafa rahatlıkla dönebiliyordu. Bu noktadaydı. Şimdi bizim Türkiye Cumhuriyetimizi o noktaya getirmemiz lazım” demişti.

Böylece, 2000’lere girilirken Türkiye ABD ve yerli işbirlikçilerince adım adım Atatürk’ten, Atatürk’ün “bağımsızlık ve çağdaşlık” anlayışından ve Türkiye’nin harcı durumundaki “ulus devlet” modelinden gittikçe uzaklaştırılmaya başlanmıştır. Atatürk’ü, ulus devleti, Türklük kavramını ve orduyu eleştirmek, etnik unsurları sıralayarak, cemaatleri ve cemaat liderlerini övmek “demokratlığın” olmazsa olmaz şartları haline gelmiştir.

Dini referanslar gösteren, etnik ayrımcılığı körükleyen partiler “demokrat”; Atatürk’e ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesine sahip çıkan partiler “darbeci” ve “anti demokrat” olarak adlandırılmıştır.

Bugün bir taraftan “din istismarı” ve “Osmanlı seviciliği” yapılırken, diğer taraftan “laiklik eleştirileri” ve “Cumhuriyet düşmanlığı” yapılmaktadır.

“İstanbul Devleti”, “Ortadoğu, Yakındoğu Federasyonu”, “Türk-Kürt Federasyonu”, “Büyük Ortadoğu Projesi” hayallerini gördüren “Yeni Osmanlı” artık kurulma noktasına gelmiştir.

12 Haziran 2011 seçimleri sonrasında AKP Genelbaşkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “balkon konuşması”, bana balkondaki padişahın “Yeni Osmanlı”nın kuruluşunu müjdelemesi gibi geldi!

Ama “istemezük!”…

Sinan MEYDAN, 13 Haziran 2011
İLK KURŞUN

[1] Orhan Türkdoğan, Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri, İstanbul, 2007, s.43,44.,[2] Ayrıntılar için bkz. Türkdoğan, age.
[3] Türkdoğan, age, s.29 vd.,[4] Doç. Dr. Hakan Özoğlu, “İstanbul Devleti Kurulacaktı”, Star gazetesi, 17 Kasım 2010..
[5] Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı, Yeni Osmanlı Tuzağı, İstanbul, 2005, s.243, 244,[6] age, s.245.,[7] age, s.246,247.,[8] age, s.247,[9] Metin Sever-Cem Dizdar, İkinci Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, Ağustos 1993.,
[10] Özakıncı, age, s. 249.,[11] age, s.249,250,[12] age, s.253,254,[13] age, s.254.,[14] age, s.260,[15] age, s.261,262.,
[16] Ayrıntılar için bkz, Özakınıcı, age, s. 262-266.,[17] İL ÖZEL İDARELERİ YASASI: Federal sistemin uygulandığı ABD, Kanada, İsviçre, Belçika gibi ülkelerden örnek alınarak hazırlanan yasayla, yerel yönetimler, daha da geniş imkan ve yetkilere kavuşturulmuştur. Böylece şehir devletçikleri olma yolunda ilk adım atılmıştır. MADEN YASASI: 89. Hükümet eliyle değiştirilen yasa ile kamu çıkarlarını bir yana atıp, madenciler, daha doğrusu madenci yabancı şirketler için kolaylaştırıcı düzenlemeler getirmiştir. KALKINMA AJANSLARI: Avrupa’nın, Osmanlı’ya dayattığı federalizm, AKP tarafından ’Kalkınma Ajansları’ adı altında önceki gün resmen uygulamaya konulmuştur. Türkiye, 26 bölgeye bölünmüştür. Bölgeler sözde yatırımlar için yabancı ülkelerle bile Ankara’yı pas geçerek direkt temasa geçebilecektir. Böylece Ankara’nın başkentliği sözde kalacak. İSTİNAF MAHKEMELERİ: Eyalet sistemini yerleştirmek için atılan en önemli adımlardan birisidir. Cumhuriyet’in kuruluşunda şeri mahkemelerle birlikte kaldırılan ve Eyalet sistemine özgü bir yapı olan bölge (istinaf) mahkemeleri kurulmaya devam edilecektir. YABANCIYA TOPRAK SATIŞI: Yine başta tapu kanunu olmak üzere bir dizi yasada değişiklikler yapılarak yabancı özel ve tüzel kişilerin mülk edinmelerinin önü açılmıştır. İÇ GÜVENLİK REFORMU: AB’nin istediği projeye göre Emniyet, Jandarma ve Sahil Güvenlik, yeni kurulacak ’İç Güvenlik Müsteşarlığı’na bağlanacak. Böylece TSK etkisizleştirilirken, jandarma da sivilleşecektir. Sınır güvenliğini sağlama görevi Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan alınarak, İçişleri Bakanlığı sorumluluğuna verilecektir… Yeni Çağ Gazetesi, 7 Eylül 2007.

 

Ey Bakarkörler! 12 Haziran 2011 Türkiye Cumhuriyetinin Yıkılıp Yıkılmamak Seçimidir!

Hiç lafı dolandırmadan, söyleyeceklerimizi doğrudan doğruya yazmamızı gerektiren bir durumdayız.

Geldiğimiz noktada ülkemiz işbirlikçilerin yönettiği, emperyalizmin her çeşidiyle saldırılan, yıkılışa sürüklenen bir duruma gelmiştir. Bu noktada cahil bırakılmış, bu yüzden, cehaletin bütün kötülüklerin anası olduğunun farkına varamayan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağından habersiz, bu bakımdan da fikir sahibi olduğunu zanneden; sonuçta kendi elleriyle ülkesini çöküşe götüren şuurunu kaybetmiş bir halktır benim halkım. Sadece terör bile son dokuz senede sıfırdan ülkenin bölünmesi noktasına gelmişse ve buna rağmen halkın çoğunluğunu oluşturan bakarkörler çok mutlu ve memnunsa bunun açıklaması kara bir cehalet, müthiş bir şuursuzluk ve de duyarsızlıktır. Cahil ve aç bırakılmış milletler milli reflekslerini ve düşünme yeteneklerini kaybetmişlerdir. Bunun sonucu olarak Futbol takımı tutar gibi parti tutarlar, kutsal değerleriyle oynayanları samimi zannedip severler, bu noktada satılmış bir medya devreye girer ve beyin yıkar. Devleti yönetenler ile bu kişilerin medya ve iş dünyasındaki peykleri Tarih Şuurundan, bununla bağlantılı olarak da Vatan Sevgisinden yoksun oldukları için (badem bıyıklıların dinleri imanları paradır) kolaylıkla işbirlikçiliğe ve ihanete girişmekten kaçınmamaktadırlar. Sonuçta bizim insanlarımız bir çuval pirince oylarını verirler, televizyon ekranlarından, kendileriyle dalga geçilircesine, alenen söylenen yalanlara inanır, düşünmeye güç yetiremezler. Maslov’un Temel İhtiyaçlar Hiyerarşisi Türk Milletinde vücut bulmaktadır. Temel İhtiyaçlarını karşılayamayan insanlardan oluşan toplumlar iyi ile kötüyü ayırt edemez. Bilerek ve kötü niyetle bu millet cahil ve aç bırakılmıştır.

Friedrich Nietzsche bu durumu çok güzel tanımlamıştır:

“Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir.”

Bir kez daha görevimizi yapalım ve AKP’nin icraatlarını sıralayalım:

Kasım 2002 Tayyip Erdoğan: “AB üyeliği için Kıbrıs’ta taviz”

“AB üyeliği için gereken her şey yapılır” diyerek AB cilik bayrağını devralan Tayyip Erdoğan, AB liderlerine Kopenhag da müzakere tarihi karşılığında Annan Planı nın müzakere edilebileceğini söyledi.

Kasım 2002 Denktaş, hasta yatağında kuşatıldı

Annan Planını kabul etmeye yanaşmayan Rauf Denktaş a karşı AKP cephesi yoğun bir saldırı başlattı.

Kasım 2002 Tayyip, Yunanlıları sevindirdi…

Kopenhag Zirvesi öncesi destek için AB turuna çıkan Tayyip Erdoğan, en büyük ilgi ve desteği Yunanistan’da aldı. Yunanlıların “Şahin olmayan ilk Türk” diye açıktan desteklediği Tayyip Erdoğan, Atina’da sevgi gösterileriyle karşılandı ve konuşması Yunan TV’lerinde canlı yayımlandı.

Aralık 2002 Tayyip Erdoğan, daha Başbakan olmadan Bush’a gidiyor

Irak işgali için Türkiye’nin desteğini almak isteyen Bush, Tayyip Erdoğan’ı henüz Başbakan olmamasına karşın Beyaz Saray’a kabul etti. Tayyip Erdoğan’ın Bush ile yaptığı görüşmede ve bu görüşmeden 10 saat önce Wolfowitz ve Grossman ile neler konuştuğu bilinmiyor.

Ocak 2003 Kendi kendini affeden Maliye Bakanı!

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, hayali ihracattan yargılanırken Bakan olunca ilk iş olarak yargılandığı davayı düşürecek bir vergi affı hazırladı.

Nisan 2003 Güney Kıbrıs, AB’ye üye oldu

AB 16 Nisan zirvesinde Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni kuzeyi de kapsayacak şekilde “Kıbrıs” olarak üye kabul etti. Abdullah Gül, buna karşı çıkacağına Rum lider Papadopulos’a zeytin dalı uzattı.

Mayıs 2003 AB’ye Uyum Paketi: Kürtçe yayın serbest, Kürtçülüğe ceza yasak

AKP, 6. Uyum Paketi’ni hazırladı. Bu yeni düzenlemeyle adeta PKK’nın tüm siyasi talepleri yerine getiriliyordu: Kürtçe yayın, eğitim, isim koyma ve propaganda serbest bırakılıyor. Terörle Mücadele Yasası’nın bölücülük karşıtı 8. maddesi kaldırılıyor, yabancı kuruluşlarının seçimlere gözlemci göndermesi serbest bırakılıyor. Başta MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç olmak üzere Ordu, bu paketi sert bir şekilde eleştirdi.

Mayıs 2003 Kamu Reformu adı altında üniter devlet parçalanıyor

AKP, yerel yönetimlere geniş yetkiler getiren bir Kamu Yönetimi Temel Kanunu tasarısı hazırladı. Bu reforma göre, Türkiye’nin üniter yapısı parçalanıyor ve ülke adım adım eyaletlerden oluşan federal bir yönetime gidiyordu. Bölücülüğü ve gericiliği güçlendirecek reform büyük tepkiler sonucu rafa kaldırılmak zorunda kaldı.

Mayıs 2003 AKP vatan toprağını satışa çıkardı

19 Temmuz 2003’te yabancılara toprak satışını mümkün kılan 4916 sayılı yasa çıkarıldı. Bu yasanın çıkmasının ardından özellikle verimli GAP bölgesi toprakları ve turistik sahil şeridinde yoğun toprak alımlarına rastlandı. AKP iktidarı boyunca madenler dâhil, topraklarımızın %13’ü yabancıların eline geçti.

Haziran 2003 Kerkük’e Kürt vali atandı

ABD Irak’ı işgal ettiğinde Kürtlerin ilk işi Kerkük’teki tapu kayıtlarını yağmalamak olmuştu. Kerkük’ü sözde Kürdistan’ın başkenti yapmak isteyen Kürtler, şehri Araplardan ve Türkmenlerden temizleyerek bir Kürt şehri haline getirmek istiyorlardı. Bu planın önemli bir aşaması olarak ABD Kerkük’e bir Kürt’ü vali olarak atadı. AKP hükümeti konuyla alakalı hiç bir açıklama yapmadı.

Haziran 2003 Kürtler artık ayrı devlet isteyebilir: İkiz Sözleşmeler kabul edildi

“Azınlıkların siyasal ve kültürel hakları” ile “kendi kaderini tayin hakkı”nı tanıyan iki Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (ikiz Sözleşmeler) TBMM tarafından kabul edildi. Böylece Kürtçülük ve bölücülük yasallaşmış, ona karşı mücadele ise uluslararası hukuk karşısında yasadışı hale gelmiş oluyordu.

Ağustos 2003 PKK’lılara af çıktı: Eve Dönüş Yasası

Silah bırakan tüm teröristlere af imkânı veren geniş kapsamlı bir af yasası çıktı. Kamuoyunda Eve Dönüş Yasası olarak bilinen yasayla PKK’ya darbe vurulmadı, aksine bölücü terör artmaya başladı. Sivas Katliamı sanıklarının da yasa kapsamına alınması büyük tartışma yarattı.

Ağustos 2003 Kerkük’te Türkmen katliamı

Türk Ordusu Süleymaniye’de başına çuval geçirilerek Kuzey Irak’tan uzaklaştırıldığı için Türkmenleri koruyacak bir güç de kalmadı. Kürtler, bu durumdan yararlanmaya başladı. Kerkük’te ABD’nin desteklediği Talabani’ye bağlı peşmergeler 7 Türkmeni öldürdü. AKP iktidarının yine kılı bile kıpırdamadı.

Kasım 2003 PKK Adliye basıp karakol taşladı

Eve Dönüş Yasası’nın sonuçları alınmaya başlandı. İstanbul’da PKK’lılar Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nü taşladı, Sultanahmet Adliyesi’ni basarak pankart asıp eylem yaptı. 23 değişik ilden otobüslere binerek Gemlik’e, oradan da İmralı’ya gitmek isteyen PKK’lılar İnegöl’de durdurulabildi.

Kasım 2003 Tayyip, Talabani’yi kabul etti

PKK terörü şehirlere kadar inmiş, Kerkük’te Türkmen katliamı yapılırken Tayyip, Talabani ile resmi görüşme yapmaktan çekinmiyordu.

Şubat 2004

Tayyip ABD’de Bush’la, Fethullah’la ve Nakşî Şeyhiyle görüştü, Yahudilerden “Cesaret Ödülü” aldı ve 2. Abdülhamit’in torununu ziyaret etti

Şubat 2004 Ermenilere de tavizler başladı

Tayyip Erdoğan, Ermeni meselesinde de uzlaşma çağrıları yapmaya başladı. Ermeni meselesinin özü sanki bir tarih sorunuymuş gibi, Ermeni tarihçilerine beraber çalışma çağrısında bulundu.

Ekim 2004 Türk düşmanı Papanın heykeli altında imza

29 Ekim 2004’te, yani Cumhuriyetin 81. kuruluş yıldönümünde Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan AB Anayasasına imza koydular. Üstelik Haçlı Seferleri düzenlemiş Türk düşmanı X. Innocentius un heykeli önünde…

Ocak 2005 Türkiye PKK’yla savaşı ABD’ye havale ederken, ABD’li yetkililer PKK ile görüşüyor

Abdullah Gül, ABD’yle PKK’ya karşı mücadele etmesi için görüşmelere başladı. Tam da o günlerde ABD’li bir askeri yetkilinin PKK’lılarla yaptığı görüşmenin fotoğrafları ortaya çıktı.

Mart 2005 İsrail seninle gurur duyuyor!

Tayyip Erdoğan, İsrail’de Şaron’u ziyaret etti. Amaç İsrail’le dostluğun geliştirilmesi.

Temmuz 2005 KiT’leri sattılar

AKP iktidarı döneminde Türkiye en büyük özelleştirmeleri yaşadı. Temmuz 2005’te bunların en büyüğü olan Telekom özelleştirmesi 6,5 milyar dolar tuttu. AKP döneminde yapılan önemli özelleştirmeler ise şunlardı: Petrol Ofisi, Petkim, Telsim (Cem Uzan’dan el konuldu TMSF tarafından satıldı), SEKA, Sümerbank, İGSAŞ, Erdemir, TÜPRAŞ, Eti Alüminyum, Etibank, İşdemir vs…

Burada biraz ara verip, veriler ışığında AKP öncesinden günümüze uzanan süreçte özelleştirmelere bakalım:

Ülkemizde kamu kuruluşları özelleştirme adı altında yabancı şirketlere devrediliyor ya da SEKA gibi doğrudan kapatılıyor. Böylece ülkemiz, üretim yapamaz bir hale sokuluyor. İşbirlikçilerin KİT’lerin zarar ettiği yolundaki propagandası gerçeği yansıtmıyor. KİT’ler hazineye yük olmak bir yana ödedikleri vergi ve ettikleri kârlar ile devlete büyük bir gelir sağlıyor(du). Hazine Müsteşarlığı ve Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu verilerine göre KİT’ler 1992 yılında 3,3 milyar dolar, 1993’te 2,1 milyar dolar, 1994’te 5,6 milyar dolar, 1995’te 7,4 milyar dolar, 1996’da 10,3 milyar dolar, 1998 yılında 4,3 milyar dolar net kâr sağlamışlardı. KİT’ler, 2003’te 13,4 milyar dolar, 2004’te 14,9 milyar dolar net kâr sağlamışlardı.

1997 yılında TEDAŞ 148 trilyon, TMÖ 17,5 trilyon, TEKEL, 15,3 trilyon net kâr etti. 1998 yılında Türk Telekom 111,5 trilyon, Petrol Ofisi 15,7 trilyon, TKİ 12,8 trilyon DHMİ 8,4 trilyon, Türkiye Şeker Fabrikaları 6,3 trilyon lira kurumlar vergisi ödediler. Aynı yıl Ankara’da en fazla kurumlar vergisi ödeyen ilk 10 firmanın 9’u devlet kuruluşlarıydı. Zarar nerededir biz göremedik.

Türkiye’de iş başına gelen hükümetler, IMF ve Dünya Bankasından aldıkları emirler doğrultusunda Özelleştirmeleri uygulamakta ve bunu yaparken halkımıza yalanlar söylemektedirler. 57. Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit 1999 yılında Davos Zirvesinde “Türkiye, yabancı sermaye için bulunmaz bir fırsattır. Çağın ekonomik mucizesini yaratıyoruz” dermişti. Tayyip Erdoğan ise: “Özelleştirme yapmazsak halka ihanet etmiş oluruz”, “Erdemir’i yabancılara söz verdim yerli firmalar olmaz” gibi sözler söylemişti.

Özelleştirmelerde, Dünya Bankasının etkisi, danışman firma saptanmasından bedel belirlenmesine ve ihale biçiminden işçi çıkarmaya dek uzanmaktadır. Eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın 2005’te Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn’a gönderdiği mektupta “açıklanmama..sı ricasıyla” “2005 Haziranından 2009 Haziranına kadar 21 Kamu İktisadi Kuruluşunun satılacağını, bu süre içerisinde 9381 çalışanın daha işten çıkarılacağını, böylece 2003’ten beri işten çıkarılan çalışan sayısının 29 bine ulaşacağını” belirtiyor, buna karşılık “özelleştirmenin sosyal etkilerinin hafifletilmesi için” 465,4 milyon dolarlık kredinin serbest bırakılmasını diliyordu.

Türkiye’de Özelleştirme adı verilen ihanetin tümü Dünya Bankasına bağlı olarak çalışan ABD danışmanlık şirketlerinin yönlendirmesi altında yapılmaktadır.

BOOZ-ALLEN ve HAMİLTON: TCDD’yi

CS Firs Boston: ERDEMİR’i

Price Waterhause: SÜMERBANK’ı

Samuel Montaqu: PETKİM’i

Chase Manhattan Bank: TÜPRAŞ’ı

Solomon Brothers: PETROL OFİSİ’ni

DEET: KARDEMİR’i özelleştirmek istemektedir ve bu listedeki kuruluşlarımızın bir bölümünün satışı gerçekleşmiştir. Türkiye, yukarıda saydıklarımızla sınırlı olmayan yabancı danışmanlık firmaları tarafından adeta istila edilmiştir. PETKİM’in mali ‘danışman’ı Samuel Montaqu ve Deloite Trouche, teknik danışmanı Trichem ve Chem Systems, ÖİB’nin kuramsal danışmanı Mc Kinsey, “Özelleştirme Uygulamaları Teknik Yardım ve Sosyal Güvenlik Ağı Projesi Danışmanı Coopers & Lybrand’dır.

Biz Uyutulurken Bedavaya Giden Diğer Kitler

1. Fruko-Tamek: %36’sı devlete ait olan şirketin hisseleri 1995 senesinde DYP-CHP Hükümeti zamanında satılmıştı. 1991 yılında bu yüzde 36’lık devlet hissesine 16 milyon dolar değer biçilmişti. Bu hisseler 1995 senesinde 4 yıl önceki değeriyle satıldı. Yani dört yıllık enflasyon göz önüne alınmamıştı. % 36’lık devlet hissesini satın alan şirket, 1997 yılında ayni hisseler için 100 milyon liraya ortak arıyordu.

2. KÜMAŞ: Şirket, madencilik alanında faaliyet göstermekteydi. 1994-1995 yılında 45,6 milyon dolar kar eden bu KİT, yarısı peşin olmak üzere 108 milyon dolara satıldı. Satış öncesi değer tespitinde bulunan firma KÜMAŞ için 99,5, maden rezervleri için 82,1 milyon dolar değer biçmişti. Artı olarak KÜMAŞ’ın devlet bankalarında 40 milyon dolar da parası vardı. Satış işlemlerinin gerçekleştirilmesinden bir gün önce bu paranın büyük bir bölümü alıcı holdingin bankasına devredilmiş, peşin ödemenin yarısından fazlası KÜMAŞ’ın bankadaki bu parasıyla yapılmış, böylece holding KÜMAŞ’ı KÜMAŞ’IN PARASIYLA satın almıştı.

3. ORÜS: Orman ürünleri üreten ORÜS, 1992 Ocak ayında 19,2 milyon dolara satın alınmıştı. Oysaki Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın ABD’li danışman firmaları 1992 yılında ORÜS’ün sadece arsalarına 87,5 milyon dolar değer biçmişti. ORÜS, onca modern tesisiyle arsa değerinin dörtte birinden daha az fiyata elimizden kayıp gitmişti. ORÜS’ün sekiz işletmesinden yedisinde üretim son bulmuş, toplam üretim %78 azalmıştır. ORÜS’ün arsaları bugün TIR parkına dönüşmüştür.

4. 12 Termik Santral: Söz konusu santrallerin işletme hakkı yap-işlet-devret modeliyle 1997 Kasım ayında 20 yıllığına 1,6 milyar dolara özelleştirildi. Santrallerin yıllık kârı 750 milyon dolardı. Yani santraller iki yıllık kârına karşılık 20 yıllığına peşkeş çekilmişti. Üstüne üstlük devlet 20 yıl içerisinde santraller için 2 milyar dolar daha da yatırım yapmayı kabul etmişti. Yani elden çıkarma bedelinden daha fazla masraf yapılacaktı, üzerine para verilerek santraller satılmıştı. Santrallerin işletme hakkını devralan firmalar, elektrik tarife bedellerini istedikleri gibi tayin ederek büyük kazançlar elde ettiler.

5. Petrol Ofisi: Petrol Ofisi Anonim Şirketi 3 Mart 2000 tarihinde 1 milyar 260 milyon dolara satıldı. Yeniden kurulması için 8 milyar dolarlık bir yatırımın yapılması gerektiği hesaplanan Petrol Ofisinin borsa değeri bile 4 milyar 521 milyon dolardı. Petrol Ofisi 1999 yılında kârını % 104 arttırmış, vergilerini ödemiş ve kasasında 379 milyon dolar nakit para biriktirmişti. Bu parayla beraber peşkeş çekildi. Alıcılar peşinatın üçte ikisini Petrol Ofisinin birikmiş parasıyla karşıladılar. Böylece Petrol Ofisi Anonim şirketi de kendi parasıyla satılmıştı. O Petrol Ofisi ki son on yıl içinde ortalama %102 kâr artışı sağlamış ve bütün masraflar ve görev zararları düşüldükten sonra yılda 315 milyon dolar kâr etmişti. Yani Petrol Ofisi kendi parası olan 379 milyon dolar düşüldükten sonra kalan 881 milyon dolara satılmıştır ki bu miktar Petrol Ofisinin üç yıllık kazancından azdır.

6. Et ve Balık Kurumu, SEK ve Sümerbank: Et ve Balık Kurumunun özelleştirilen 11 kombinasından 9’unda bir yıl içerisinde üretime son verilmiştir. Üretim % 94, istihdam ise %88 düşmüştür. SEK’nda ise istihdam %57, üretim %33 düşmüştür. Sümerbank’ın altı fabrikası kapatılmıştır. Sümerbank mali açıdan çökertildiği için bütün borçlarıyla beraber devlet tarafından geri alınmıştır.

7. Cep İletişimi: GSM şebekelerinin işletme hakkı 1998’de 25 yıllığına Turkcell ve Telsim’e 500’er milyon dolara satılmıştı. Satış bedelini devlete ait teşvik kredileriyle karşıladığı açıklanan bu firmalar iki yıl içerisinde abonelerinden “sabit ücret” adı altında tam 627 milyon dolar sağdı. Turkcell ve Telsim 25 yıllık lisans antlaşması bedelinin tamamına yakınını iki yılda sabit ücretle karşılamıştı. Daha sonra devlet tarafından el konulan Telsim de herkesin bildiği gibi adı Yunanistan’da tele kulak skandalına karışmış ve girdiği her yerde bu işlerden sabıkalı Vodafone Şirketine peşkeş çekilmiştir. Bu şirketin İngiliz ve Amerikan gizli servisleri ile bağlantıları bilinmektedir.

8. TEKEL: Şuan gündemde olan bu devlet kuruluşunun 2004 yılında Ankara’da yaptırdığı ikiz kuleler 100 milyon dolara Türkiye Odalar ve Borsala Birliğine satıldı. Oysa TEKEL, bu binalara 210 milyon dolar harcamıştı. TEKEL, bu satışla 110 milyon dolar zarara sokulmuştu.

 9. Eti Holding Kuruluşları: Kuruluşu Atatürk devrine uzanan Eti Holding’e bağlı Eti Elektrometalürji, Eti Krom, Eti Gümüş ve Eti Bakır da peşkeş çekilmiştir.

Eti Elektrometalürji, 6.128 milyonu peşin 15.320 milyon dolara satılmıştı. Kasasında 2,06 milyon dolar nakit, işletmelerinde 3,4 milyon dolar stok bulunan şirket için devlet “işten çıkarılacak işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı” adı altında 5,42 milyon dolar da para vermiştir. Bu paraların toplamı 10,66 milyon dolar ediyordu ki; alıcı firmanın ödediği paranın neredeyse iki katı idi. Böylece alıcı firma Eti Metalürji’yi almak için para ödemediği gibi üzerine de para almış oluyordu.

13,2 milyon dolar peşinata sayılan Eti Bakır’a devlet yine “işten çıkarılacak işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı” adı altında 5.06 milyon dolar aktarmıştı.

Eti Krom ise 29,025 milyon dolara satılırken kasasında 18,9 milyon dolar bulunuyordu.

Kimya, otomotiv, tekstil, inşaat, savaş ve uzay sanayisi gibi alanlarda kullanılan Alüminyum madenini üreten tek kuruluş olan Eti Seydişehir Alüminyum A.Ş. de özelleştirilmiştir. Alüminyum, Türkiye’de çok bulunan Bor madeniyle birleştirildiğinde stratejik yeni bir alışım olan “Milenyum Metili”nin birleşeniydi. Kuruluş zarar etmediği gibi 2004’te 26,5 milyon dolar kâr etmişti. Eti Seydişehir Alüminyum A.Ş. tüm mal varlığı ve rezervleri ile birlikte 27 Temmuz 2005’te 305 milyon dolara satıldı. Satıştan bir süre önce, 2003 yılında alınan bir kararla Oymapınar Elektrik Santrali de Eti Seydişehir Alüminyum A.Ş.’ye devredilmişti. Yani koca Oymapınar Barajı da 305 milyon dolara dâhil olarak peşkeş çekilmişti. Yani Eti Seydişehir+Maden Rezervleri+Oymapınar Barajı= İHANET.

10. Türk Telekom: İletişim ciddi ve bağımsızlığını korumak isteyen devletler için çok stratejik, siyasi ve askeri güvenlik için oldukça önemli bir sektördür. Türk Telekom 1 Temmuz 2005’te Lübnanlı Yahudi bir şirkete satıldı. Türkiye’ye çok şeye mal olan ve olacak bu satış AKP tarafından aceleyle yapıldı ve devir sözleşmesi 1,5 ay içerisinde hazırlandı. Türk Telekom A.Ş.’nin karar yetkisine sahip %55’lik hissesi %20’si peşin, kalanı beş yılda eşit taksitle ödenmek üzere satıldı. Satış anında Türk Telekom’un kasasında 1,64 milyar dolar nakit parası vardı. Alıcı firma 1 milyar 310 milyon dolar tutan peşinatı, Telekom’un kendi kasasındaki parayla karşılamış, üste de 330 milyon dolar cebine girmiş oluyordu. Lübnanlı Şirket, peşinatın haricinde kalan 5,24 milyar doları 1,04 milyar dolarlık taksitlerle 5 yılda ödeyecekti. Oysa Türk Telekom’un yıllık kârı 2,150 MİLYAR DOLARDI! Kâr hiç artmasa bile, bunun 1,048 milyar dolarıyla taksit ödenecek, üstüne de 1,102 milyar dolar kalacak, Lübnanlılar beş yılda 5,510 milyar doları cebe indirecekti ki, Cem Yılmaz sağ olsun kârlarını arttırdılar. Türk Telekom üstüne 5 milyar dolar da para verilerek elden çıkarıldı.

Güvenliğini düşünen hiçbir devlet iletişimde yabancı sermayeyi kabul etmemektedir. Örneğin, ABD’de iletişime giren küçük bir yabancı sermaye payı için FBI Direktörü Louis Freeh, kongreye rapor üzerine rapor gönderip “iletişim ve ona bağlı olarak ulusal güvenlik için riskler oluşturduğunu” söylemiştir.

1985’ten 2005’e dek geçen 20 yılda 188 devlet işletmesi peşkeş çekildi. Satılan bu işletmelerden 8’i tasfiye edildi, 65’inde üretim son buldu. Üretim zorunluluğuyla özelleştirilen 10 kuruluşun ise bu yükümlülüğü 2007’de son ermiştir. Binlerce işçi, teknisyen ve mühendisi işsiz bırakan özelleştirmeler ile faiz kıskacında üretimsizliğin sonuçlarını yaşayan Türkiye sonucu yok oluş olan yola girdi. Üretimsizlik öyle bir düzeye ulaştı ki bir zamanların sanayicileri kurdukları süpermarketlerde yabancı mallarını pazarlar oldular.

59. AKP Hükümeti’nin atadığı Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci, bu satışlar karşı çıkanların eylemlerinin ertesinde 26 Mayıs 2005’te yaptığı basın açıklamasında: “Bir ya da birkaç yıllık kârına satılıyor diye özelleştirmeden vazgeçmeyeceğiz. Üstelik kâr eden kuruluşlar daha kolay satılıyor. Ayrıca, özelleştirilen kuruluşların üretimi durdurması diye bir şey yok. Özelleştirme yalnızca çalışma potansiyeli olan kuruluşların satılmasından ibaret değildir” diyordu.

Gelir Elde Ettik mi?

KİT satışları dolayısıyla hazinenin elde ettiği gelir yok mesabesindedir. Özelleştirme İdaresi Başkanlığının Özelleştirme Yüksek Kuruluna sunduğu rapora göre 1986’dan 1999’a kadar olan devrede tüm özelleştirmelerden, masraflar çıktıktan sonra kalan para 200 milyon dolardır. YENİDEN KURULMASI 35 MİLYAR DOLARA MAL OLACAĞI HESAPLANAN KİT’LER 4.8 MİLYAR DOLARA SATILMIŞ VE BU SATIŞLAR İÇİN 4.6 MİLYAR DOLAR MASRAF YAPILDIĞI BİLDİRİLMİŞTİR. 4.6 MİLYAR DOLARLIK MASRAF ÖDEMELERİNİN ÖNEMLİ BİR BÖLÜMÜ ABD’YE AİT ULUSLAR ARASI DANIŞMANLIK ŞİRKETLERİNE YAPILMIŞTIR.

Özelleştirme süreci AKP’den önce başlamış ve AKP devrinde artan bir ivme ile devam etmiştir. Satışlardan elde edilen gelir Türkiye’nin dış borcunun bir yıllık faizini ödemeye bile yetmemiştir. AKP döneminde ise son 70 yılda alınana yakın dış borç alınmış Türkiye’nin dış borcu 200’den 400 milyar dolarlar seviyesine çıkmıştır. Borsanın %72’si yabancı sermayenin eline geçmiştir. Yine devam etmek gerekirse Türk ekonomisi son 6 yılda İkinci Dünya Savaşı yıllarında bile görülmeyen küçülmeyi yaşamıştır. Bunu Türk ekonomisi istikrarlı diye haberler yapan bir kısım yabancı basın bile yazmıştır! İşsizlik konusuna değinmiyorum bile, yalnız Türkiye’nin bütün zenginliğini yaklaşık %10’luk bir kesimin elde tuttuğu saklanamaz bir gerçek.

Özet Olarak Yıllar ve Satılanlar

2003 – SEKA Balıkesir İşletmesi satıldı.

2003 – Taksan Takım Tezgahları Sanayi satıldı.

2003 – TZDK Sakarya Traktör İşletmesi satıldı.

2003 – PETKİM Standart Kimya Şirketi satıldı.

2003 – Tekel Çankırı Kaya Tuzlası satıldı

2003 – SEKA Aksu İşletmesi satılı.

2003 – Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası satıldı.

2003 – Kuşadası Limanı satıldı.

2003 – SEKA Kastamonu İşletmesi satıldı.

2003 – Gerkonsan Gerede Çelik Konstrüksiyon ve Teçhizat Fabrikası satıldı

2003 – Trabzon, Dikili Limanları satıldı.

2003 – SEKA Taşucu Tersane alanı satıldı.

2003 – SEKA Çaycuma İşletmesi satıldı.

2003 – TCDD İzmir Limanı satıldı.

2004 – SEKA Karacasu İşletmesi satıldı.

2004 – EBK Manisa Et ve Tavuk Kombinası satıldı.

2004 – ETİ Bakır İşletmesi satıldı.

2004 – TEKEL Sekili Tuzlası satıldı.

2004 – Bursagaz satıldı.

2004 – ETİ Elektrometaluji satıldı.

2004 – Sümer Holding Bakırköy İşletmesi satıldı.

2004 – Kütahya Şeker Fabrikası satıldı.

2004 – THY’deki kamu hisselerinin % 23’ü satıldı.

2004 – ETİ Gümüş satıldı.

2004 – SEKA Ardanuç İşletmesi satıldı.

2004 – Sümerbank Diyarbakır İşletmesi satıldı.

2004 – Çayeli Bakır İşletmesi satıldı.

2004 – TÜGSAŞ’a ait Gemlik Gübre Sanayi satıldı.

2004 – Tekel Alkollü İçkiler Sanayi satıldı.

2004 – Tekel İçki Bölümü’nün satışının ardından 9 fabrika kapatıldı.

2004 – ESGAZ satıldı.2 004 – ETİ Krom satıldı.

2004 – Tümosan Türk Motor satıldı.

2004 – İGSAŞ ( İstanbul Gübre Sanayi ) satıldı.

2005 – Sümerbank Manisa Pamuklu Mensucat satıldı.

2005 – SEKA’ya ait üretim yapan 120 tesisin yıkımı tamamlandı.

2005 – Şeker Kurumu ve İdare Birimler Bakanlar Kurulu kararıyla kaldırıldı.

2005 – Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura satıldı.

2005 – SEKA İzmit İşletmesi satıldı.

2005 – ETİ Seydişehir Alüminyum satıldı.

2005 – TÜGSAŞ’a ait Tekirdağ Depoları satıldı.

2005 – TÜRK TELEKOM ( İki Yılık Karına ) yabancılara satıldı.

2005 – Adapazarı Şeker Fabrikası satıldı.

2006 – TÜPRAŞ satıldı.

2 006 – THY’ndaki kamu hisselerinin % 28’i daha satıldı.

2006 – ERDEMİR satıldı. 2006 – Büyük Ankara Oteli satıldı.

2006 – TEKEL Kaldırım Yavşan ve Kayacık Tuzlaları satıldı.

2007 – TCDD Derince Limanı satıldı.

2007 – Deveci Maden Sahası işletme hakkı satıldı.

2007 – Araç Muayene İstasyonu 1. ve 2. Bölgeleri satıldı.

2007 – TCDD Mersin Limanı satıldı.

2008 – PETKİM satıldı.

2008 – TCDD Bandırma ve Samsun Limanları satıldı.

2008 – Ankara Doğalgaz Üretim’e ait 9 Santral satıldı.

2008 – TEKEL Sigara Sanayi İşletmesi satıldı.

2008 – TEKEL’in Adana, Malatya, Tokat, Bitlis ve Samsun Sigara Fabrikaları geniş arsalarıyla birlikte yabancılara satıldı. ( Ardından İstanbul, Adana, Bitlis, Malatya ve Tokat Sigara Fabrikaları kapatıldı. ) 2008 – Türkiye genelinde 60 Yaprak Tütün İşletme Tesisi kapatıldı. 2009 – Başkent Elektrik Dağıtım İşletmesi satıldı. 2009 – Meram Elektrik Dağıtım İşletmesi satıldı. 2009 – Kastamonu, Kırşehir, Turhal, Yozgat, Çorum ve Çarşamba Şeker Fabrikaları satıldı. Yargı satışı durdurdu.

2011 İDO satıldı.

Hükümetin İcraatlarına kaldığımız yerden devam edelim:

Ekim 2005 Tayyip’in himayesinde Ermeni Sempozyumu

Ermeni tezlerinin savunulacağı Ermeni Sempozyumu Mayıs ayında gerçekleşecekti; ancak büyük tepki toplamış ve yasaklanmıştı. Bizzat Tayyip’in himayesiyle sempozyuma izin çıktı.

Kasım 2005 PKK’lıları serbest bırakan AKP, rektörleri tutukluyor

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Şeriatçı kadrolaşmaya izin vermeyen Rektör Yücel Aşkın, tarihi eser kaçakçılığı yaptığı bahanesiyle tutuklandı. Hukuksuz bu işlem aylar sonra durduruldu ve Aşkın serbest bırakıldı. Bir diğer tutuklu Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı ise intihar etti.

Aralık 2005 Tayyip, Şemdinli’de Türk değil Türkiyeli olduğunu açıkladı

Şemdinli olaylarının peşi sıra Hakkâri’ye giden Tayyip Erdoğan, burada sorumluların kim olursa olsun yargılanacağını söyleyerek Türk Ordusu’na savaş açtı. Bir yandan da Türkiyelilik kavramını yeniden tartışmaya açtı. Tayyip’in TC vatandaşlığı üst kimliği formülünü Apo da benimsedi.

Nisan 2006 Tayyip PKK’yı masaya davet etti

Tayyip Erdoğan, PKK’ya silahı bırakıp masaya oturma çağrısı yaptı.

Nisan 2007 Sizin de babanız Başbakan olursa

Tayyip’in oğlu Burak Erdoğan’ın 2 milyon dolara gemi aldığı ortaya çıktı. (Daha sonra kendisine, devletin parasıyla 60 milyon dolarlık jet ve 500 bin euroluk lüks makam otomobili de aldırdı. Açlıktan ağzı kokanlar hala oy versin!)

Nisan 2007 AKP sınır ötesi harekâta karşı direniyor

Genel Kurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın birkaç kez, üstelik kamuoyu önünde Kuzey Irak’a girme çağrısı yapmasına karşın, AKP yönetimi ısrarla operasyona karşı çıktı. Operasyon için gerekli tezkere bir türlü geçirilmedi.

Mayıs 2007 Şehit cenazelerinde AKP’ye büyük protesto

Türk milleti AKP’ye öfkesini şehit cenazelerinde kustu. AKP’li bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları cenazelerde protesto edildi. AKP ise, özür dileyeceğine, protestoculara hakaretler yağdırdı, hatta protesto edenler hakkında suç duyurusunda bulundu.

Mayıs 2007 Ekonomi yabancı sermayeye teslim

AKP iktidarı döneminde ekonominin tüm alanlarında tam bir yabancı sermaye saldırısı yaşandı. Bankacılık sektörünün dörtte biri, sigortacılığın neredeyse tamamı, telekomünikasyon sektörünün yarısından fazlası AKP döneminde yabancı sermayeye devredildi. Oyakbank bile bir Hollanda firmasına satıldı.

Haziran 2007 AKP PKK ile koalisyona hazır

Önceki aylarda PKK’yı masaya davet eden Tayyip’in kastettiği masanın koalisyon masası olduğu ortaya çıktı. Tayyip, DTP ile koalisyon yapabileceğini açıkladı. Zaten Apo da Başbakanın kullandığı kavramların kendisine ait olduğunu söylememiş miydi?

Temmuz 2007 Ermenilerin oyu AKP’ye!

Ünlü Ermeni yazar Etyen Mahçupyan, Ermenilerin seçimlerde AKP’ye oy vereceğini açıkladı.

SON SÖZLER:

Türkiye’de hangi demokrasiden söz ediyoruz. Kaç tane trajikomedi dönüyor gözümüzün önünde. Kör göze parmak gibi! Demokrasinin olduğu bir ülkede halkı aydınlatan, öncü olan gazeteci, aydın tutuklanır mı? Tutuklanırmış. Basılmamış kitaplar toplatılır ve yazarı hapse atılır mı? Atılırmış! Zaten bizde de tutuklandı. Bizimkiler de Silivri-Hasdal zindanlarına tıkıldı. İki seneyi aşkın bir süredir suçunu bilmeden yatan insan olur mu? Oluyormuş! Bu tür durumlar faşist idarelerde polis devletlerinde, dikta rejimlerinde olur. Bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta Şemdinli de ayağına gelen hâkimin 1 dakika 20 saniyelik yargılamasından sonra “pişman değiliz, liderimizin emri ile geldik” demelerine rağmen pişmanlık yasasından faydalandırılıp törenle, bayramla salıverilenleri görüce mevcut çifte standarda isyan etmemek mümkün mü! Başbakan’da bu gelişmeleri güzel şeyler olacak diye kutluyordu. İşçiye, öğretmene, aydına hiç müsamaha göstermeyen devlet nasıl oluyor da PKK’ya ve göstericilerine ve de partilerine taviz üstün taviz veriyor!

Bu kadar Emperyalist gücün at oynattığı coğrafyada orduya, manevi ve milli değerlere bu kadar çok zarar verilmesini, Samanyolu, TRT, ATV, Kanal 24…vs. gibi büyük kanalların yayınlarını amaçlı, emperyalist emirlerin yansıması olarak görüyorum. George Bush, Irak’a girerken Türkiye için “küresel haçlı seferinin cephe ülkesi”, George Soros: “Türkiye’nin tek ihraç maddesi askerinin kanıdır” demişti. Sözün özü Türkiye ve Türk Ordusu, onların fikrince, emperyalist emellere hizmet etmeli. Etmek istemeyenler tasfiye edilmeli.

Geçmişte ordu, ABD Emperyalizmin yararına çok iş yapmadı mı yaptı. Bunun en bariz örneği 12 Eylül Darbesi idi. 1980 darbesini yapan ordu kurmayları darbeyi ABD’nin yeşil kuşak projesi ve Türkiye’yi ekonomik-siyasi sömürgeleşmeye götürecek 24 Ocak kararlarının rahat uygulanması doğrultusunda verdiği emir üzerine yapmışlardı. K.Evren ve avenesi yok edilesi ABD Maşaları idiler ve yakın zamanda ‘Türkiye Eyaletlere ayrılmalıdır’ diyen K. Evren başta olmak üzere, hala öyleler… (Yeşil Kuşak Projesi’nin amacı Sovyet Rusya’yı güneyden İslami rejimlerle sarıp, nüfuzunun petrol alanlarına uzamasını engellemekti. Zaten Kenan Evren bu amaç doğrultusunda Kur’an kurslarını, İmam Hatip Okullarını devreye sokmuştu.)

Aynı ordu, ABD 2003’te Irak’a girecekken ortaya çıkan tezkere krizinde karşıt tutuma geçince Ergenekon patlak verdi gibi gözüküyor bana. Şöyle ki ABD, Türk Ordusunun yavaş yavaş kendi kontrolünden çıktığını gördü, bazı şeylerin ayırt edilmeye başlandığını fark etti ve harekete geçti. Komuta kademesinde ABD’ye yakın olanlar bulunmakla beraber ordunun hemen bütün kademelerinde bir uyanış, bir ABD karşıtlığı söz konusu idi.

Ani bir giriş olacak ama şuan moda olan Açılımın özü de, Irak’ı yakın zamanda hemen hemen tamamen boşaltacağını açıklayan, ABD’nin Kuzey Irak’taki Kürt kukla devletçiğinin kendisine sağladığı petrolün akışının herhangi bir sorun çıkmadan devamını (artık bölgede asker beslemek zorunda kalmadan) sağlamaktan ibaret. Bunun için de Türkiye’yi kendi maşaları olarak görüyor ve yönetiyorlar. Bop haritası da Bop’un eşbaşkanı da bu politikanın ürünü. Türk ordusu da bu politikalar çerçevesinde söz dinler hale getirilmeli. İşte operasyonun sebepleri!

Ani girişimizden sonra asıl bahsimize dönecek olursak, ABD’ye göre, yılanın başı ezilmeliydi. Tezkere reddedildiği zaman kuvvet komutanı olan artık emekli olmuş paşaların büyük kısmının bugün Ergenekon sanığı sıfatıyla içeriye tıkılmış olması, Kuzey Irak’ta görev yapan Türk birliğinin kafasına çuval geçirilip sorgulanmasının ardından Şırnak’ta görev yaptığı dönemde, Irak sınırında ABD’li albayı soyup sorgulayan, Ankara’da Beyaz Enerji operasyonunu yöneten Emekli Kurmay Albay Aziz Ergen hakkında “Ergenekon’un bir koluna bağlı faaliyet yürüttüğü” iddiasıyla soruşturma başlatılması ve son olarak Poyrazköy davasında tutuksuz yargılanan Albay Ali Türkşen’in Kardak kahramanlarından olması gören gözler için davanın amacına işaret eden çok açık bir gerçek. Biz Ergenekon’u destan olarak okuduk. Şimdiki nesillerin aklına darbe geliyor. Yani işin Psikolojik Harp Yönü de var. Ergenekon tertibi ile yükselen vatanseverliğe, milli değerlere, Atatürk’e, Türk Kavramına saldırılıyor. Dava sayesinde gündem de değiştiriliyor. Vatanın bütün varlığı satılması, Türkiye’nin yıkılması gizleniyor. Bir tek taşla bir sürü kuş avlanıyor. Daha davanın iddianamesi belli değilken adını “Ergenekon Terör Örgütü” olarak koyup yayın yapan kanalları da gördü bu gözler. İşledikleri suçtu, ancak adalet tek taraflı işliyor bu ülkede, AKP borazanları rahat.

Bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta Şemdinli de ayağına gelen hâkimin 1 dakika 20 saniyelik yargılamasından sonra “pişman değiliz, liderimizin emri ile geldik” demelerine rağmen pişmanlık yasasından faydalandırılıp törenle, bayramla salıverilenleri görüce mevcut çifte standarda isyan etmemek mümkün mü!Bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta Şemdinli de ayağına gelen hâkimin 1 dakika 20 saniyelik yargılamasından sonra “pişman değiliz, liderimizin emri ile geldik” demelerine rağmen pişmanlık yasasından faydalandırılıp törenle, bayramla salıverilenleri görüce mevcut çifte standarda isyan etmemek mümkün mü!Irak’ta 3 bin civarında aydın, bilim adamı, araştırmacı, doktor öldürüldü. Binlercesi ülkeden kaçtı, çok sayıda insan kayıp… 2003 işgal yılında Irak’ta 45 bin bilim adamı var. Bugün bu 45 bin kişiden kimse kalmadı. Bazıları öldürüldü, bazıları ülkeden kaçtı ya da kaçırıldı. Aydını, bilim adamı yok edilen ülkenin hafızası silinir. Türkiye’de de amaç zaten budur!

İşgalci ülke girdiği ülkenin bütün zenginliklerini talan eder. Bizde kibarlık yapıp(!) borsa ve kredi yöntemiyle soyuyorlar. Sekiz yılda yurt dışına çıkan para 54 milyar dolar. Bizim vatandaşımız fakirleşirken birileri zenginleşiyor. İşgalci ABD askerlerinin yerini F tipi imamın ordusu aldı.

İşgal edilen bir ülkenin haberleşmesi, bankaları ele geçirilir. Bizimkine “özelleştirme” kılıfı uyduruldu. Tarım arazilerimiz “yasa kılıfıyla” ele geçirildi. Çiftçilerimize “ekme” yasağı geldi. İşgal edildiklerini anlamasınlar diye de hektar başı para dağıtıldı. Savaşsız yabancılara ne kadar toprak verdik biliyor musunuz? 54.5 milyon metre kare. Daha yabancı bankaların ipotek ettiği tarım arazilerinden bahsetmiyoruz bile.Maden yasası denilen “işgal yasası” ile maden yatakları küresel sermayenin tekeline verildi.Türkiye’de petrol çıkarma hakkını devlet küresel sermayeye bıraktı.Sıra sularımızın işgaline gelmişti, ona da bir kılıf bulundu: “HES!..” Amerika’dan görev aldığını söyleyen bir zat Türkiye Cumhuriyeti’ne başbakan yapıldı. Böylece 22 İslam ülkesinin bölünmesinde görev almış oldu. Bop çerçevesinde Diyarbakır’ı yıldız yapma(planlanan Kürt-Yahudi-Ermeni karışımı bir devletinin yıldızı olsa gerek) sözü verdi. Ödül olarak önce Diyarbakır belediye başkanı küfrü bastı. Başbakan olmayı asıp-kesmek olarak algılayan ileri demokrasi(!) mucidi başvekil gıkını çıkartamadı.“Seçilme illüzyonu” ile okyanus ötesinden atanmanın böyle küçük(!) sıkıntıları oluyor demek ki… BOP Eşbaşkanı diyenleri şerefsizlikle suçladı, “ispat edin her şeye varım” dedi. 34 ayrı yerde bop eşbaşkanı olduğunu söylediği konuşmasını verdiler, sağıra yattı. Ve giderek işgal derinleşiyor. Vurmayı planladıkları son darbe için 12 Haziran bekleniyor. Üstelik yeni işgal oyununa Yeni CHP de dâhil oluyor. Yeni CHP ile çıkartmayı planladıkları yeni AB-D yasasını “geniş mutabakatla çıktı” kılıfı uydurularak halka yutturulacak(!)

Yeni CHP Açılımı:

-Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Şartı’na konulan çekinceleri kaldıracak, yerel yönetimler reformu yapacağız.

-Dersim arşivlerini açacağız.

-Talep eden herkese anadilde öğretim sağlanacaktır.

Hiç düşündünüz mü? Aydınlar Türk Devletine kurulan tuzakları halka anlattığı için tutuklanırken, muhalefet bu görevi yeterince neden yerine getirmedi? Kaldı ki onlar çok daha fazla bilgiye sahipler. Onlar ülke için neden bizler kadar endişe duymuyor? Ve neden yeterince muhalefet görevlerini yapmıyor? Hatırlayın geçmiş seçim ve referandumu. Muhalefet ülkeyi eşbaşkan kadar bile neden gezmedi? Bir şüphem vardı; “muhalefet küresel oyunu biliyor ve bu oyuna dolaylı şekilde gerçek muhalefet yapmayarak ortak oluyor.” Yaratılan suni gündemleri ve bu suni gündemlere muhalefetin balıklama atlamasını iyi düşünün.

Belli ki umumi cehalet sistemi besliyor.

Durumun vahametinin farkında olanların, bakıp görebilenlerin, acil olarak, etraflarındaki insanları aydınlatmaya, ayıltmaya çalışmaları gerekmektedir. Düşünenleri görev başına çağırıyorum.

Bize E-posta Olarak Ulaşan Bir Yazı

SEVGİLİ OKUYUCULARIM, E-POSTAMIZA ULAŞAN YARALI BIR YAZIYI, BİR KAÇ KISMINA KATILMAMAMIZA RAĞMEN, TEK BİR HARFİNE DOKUNMADAN YAYINLIYORUZ.

ABD’de tek dil zorunluluğu

 350 Milyon Nüfuslu ABD’nin üçte bir nüfusunun ana dili İspanyolcadır. Çinceden, İtalyancaya kadar çok sayıda dil kullanılır. ABD, 2007 yılında İngilizce Dil Birliği Kanununu çıkardı;
Kanunun gerekçeleri şöyle:
1)Eğitim ve resmi yazışma masraflarından tasarruf sağlamak.

2)Ülkedeki az gelişmiş bölgelerin dil farkı sebebiyle geri kalmalarını önlemek. (Birleşmiş Milletler’in, resmi dil için kullandığı gerekçe budur; buna atıf yapılıyor).

3) İngilizce’ nin “ABD’deki farklı etnik köken, kültür ve dilleri birleştiren temel olgu” olduğu gerçeğinin kabul edilmesi.

İngilizce Dil Birliği Kanunu, şu mecburiyetleri getiriyor:

1)Kamu ve özel tüm işyerlerinde İngilizce kullanılması.

2) Vatandaşlık başvurularının Güvenlikten Sorumlu Bakanlığa verilen “İngilizce bilme şartını yerine getirmek” yetkisine göre işlem görmesi.

 Almanya’da son 5  yılda bazı okullarda, DERS ARALARINDA VE OKUL BAHÇELERİNDE DAHİ ANADİLDE KONUŞMAK YASAKTIR.
Almanya’da Türkçe dersleri sistemli bir şekilde kaldırılmaya başlandı. AKP İktidarından bu konuda tek ses çıkmadı.
Türkiye’nin, Almanya’da “Türk Lisesi” açılmasına Merkel karşı çıktı.

Bir AB üyesi ülke olan Slovakya, ülkedeki azınlıkların kamusal alanlarda kendi dilleri ile konuşmalarını yasakladı. Slovakça dışındaki diller sadece evlerde konuşulabilecek. Yasağı ihlal etmenin cezası 5,000 Avro. Ülkedeki 500,000 Macar asıllı ve diğer azınlıklar karara isyan ettiler ama AB’den bu yasağa karşı tık yok. AB veya ABD, Slovakya hükümetine  “Macar açılımı yapın, Macarca TV kurulsun, Macarlar ana dillerinde eğitim yapsın” baskıları yapmıyor.

Fransa’da Alsascien, Bretonca, Korsika’da kendi dillerinde okuma-yazma-yayın yasaktır!

Paris’teki bir mahkemede sanıklar Korsika dilinde konuştukları için mahkeme görevlileri tarafından yaka paça mahkeme salonundan dışarı çıkarılıp mahkeme binasının merdivenlerinden sokağa yuvarlanmışlardı. Fotoğrafı da Hürriyet’in ilk sayfasının tam orta yerine basılmıştı.
Hiç kimse Fransa’ya “Korsikaca, Baskça, Brötanca, Oksitanca, Provensçe TV kur, bu dillerde eğitim yap” diyebiliyor mu?

Almanya, Fransa ve Slovakya örneklerinde gördüğümüz gibi, etnik dillerde eğitim ve TV-radyo bir AB şartı değil.

Peki, biz niye  Kürtçe eğitim, TV ve radyo yayını yapmaya zorlanıyoruz?

Başka AB üyesi veya adayı ülkelerden istenmeyen, sadece  Türkiye’den istenen bu hususların nedeni nedir?

Şimdi,  ABD titizlikle İngilizce Dil Birliği Kanunu uygulamaya yönelirken, Avrupa Birliği projesine rağmen, her Avrupa ülkesi kendi dilinde yayın ve eğitimde ısrarlı iken, Türkiye’ye NE oluyor?

Yoksa Türkiye başka mecralara mı taşınıyor?
  “Kürt açılımı Türkiye’yi AB’ye yakınlaştırıyor” diye bol keseden palavra atanlar buna ne diyor?

Kürtçe diye bir dil var mıdır

Kürtçe vernaküler (basit iletişime yönelik, kelime hazinesi kısıtlı, doğal ihtiyaçları karşılama amacını taşıyan bir konuşma dili) bir dildir.

Zusuf Ziyaeddin Paşanın Kürtçe-Türkçe söylüğünde yer alan 5900 kelimenin 22’sinin Farsça, %20’sinim Arapça, %17’sinin Türkçe, %8’inin özel isim ve %22’ünün de Süryanice, Rumca, Ermenice, Rusça, Yunanca, Fransızca kökenli oldukları saptanmıştır. Menşei tesbit edilemeyen sadece 164 kelime vardır.

Ortak dil oluşturulabilecek mi bu düşünce mümkün  mü? Hayır. Neden? Çünkü  dil olma özelliğine sahip olmayan kürtçe bir ağızdır. Bir çok 5-6 lehçesi vardır. Her lehçede şive değiştiktir. Türkiye’de konuşulan en büyük lehçe yüzde 85 ile kurmancidir. Bunun da kendi içinde şiveleri vardır. Behdinan-botan, silivi ve mehmedidir. Diğerleri dımili lehçesini kullanır Dımili lehçesini kullananlar kendilerine kırt konuştukları diyalektiğe de kırtki ” derler. Bunlar zaza olarak tanımlanır. Zaza sasan’dan bozulmadır. Roma dönemindeki sasanilerden kalmadır. Tunceli’nin yüzde 60 zazaca konuşur. Zazalar kurmancileri yüzde 50 anlarken Kurmancilerin yüzde 90
ını onları anlamaz.

Kürtçe diye dil yaratılmak istenmektedir. 100 yıldan beri Oslo (Norveç), Paris (Fransa), Telaviv (İsrail), Erivan (Ermenistan), Vatikan, İngiliz muhipler cemiyeti ve Kürt Teali cemiyetinin tarafından yapılan Kürd dili ve grameri oluşturma çalışmalarına rağmen, ortak ağız şive dil oluşturulmamıştır başarılı olamamıştır.

PKK  liderinin bile Kürtçe bilmediği bir ortamda hangi kültürel haklar ileri sürülüyor ki?

 ABD’nin İngiltere’nin başaramadığı durumu şimdi Türkiye’yi yönetenler eliyle yapmaya çalışıyorlar.

YARGITAY İKİNCİ DİLİ, YASALARA VE ANAYASAYA AYKIRI OLDUĞU KADAR AİMH VE SÖZLEŞMESİNE
DE AYKIRI BULDU

Son günlerde yaygın olarak konuşulan iki dil veya ana dil adı altında bir başka dil ile eğitim yapılması ve kamu hizmetlerinde kullanılması yolundaki tartışmalar üzerine bir açıklama yapan Hukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı Av.A.Erdem Akyüz, konunun Yargıtay ilamları ile kesin olarak karara bağlanmış olduğunu, ikinci dilin; T.C. Kanunlarına, Anayasası’na aykırı olduğu kadar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM Kararları ile ülkenin kamu düzenine, birlik ve bütünlüğüne de aykırı olduğunun belirlendiğini ifade etti.

 Akyüz : “Bir sendikanın tüzüğünde -bireylerin ana dillerinde öğrenim görmesini ve kültürlerini geliştirmesini savunur- ibaresi bulunması ve verilen ihtar üzerine de bu ibarenin kaldırılmaması sonucunda açılan kapatma davasında Yargıtay ikinci dil veya ana dil adı altında eğitim ve hizmet verilmesini Türkiye Cumhuriyeti Yasa’ları ve Anayasa’sı yanında, AİHM Kararları ve Sözleşmesine de aykırı bularak, bu nedenle Sendikanın kapatılması gerektiği yolunda karar vermiştir.” Dedi.

Kapatma kararının gerekçelerini açıklayan Akyüz : ” Yargıtay kararında;  -Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek 3. maddesinde Türkiye Devletinin anadilinin Türkçe olduğu belirtildiği gibi, eğitim ve öğretim hakkı ve ödevi başlıklı 42. maddesinin 6. fıkrasında Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk Vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez, 66. maddesinde Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.- Düzenlemeleri karşısında başka türlü hareket edilemeyeceğini karara bağlamıştır.” Şeklinde açıklamalarda bulundu.

Yargıtay’ın  2004/28345-24792 sayılı kararında Türkiye Cumhuriyeti Yasa’ları yanında AİHM Kararları ve Sözleşmesine de değindiğini ifade eden Akyüz : “Yargıtay kararında; -Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ifade özgürlüğü ile ilgili olup herkesin görüşlerini açıklama
ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmekle beraber, bu özgürlüğün ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu düzeninin sağlanması amacıyla yasayla sınırlandırılabileceği belirtilmektedir.- denmek sureti ile, ikinci dil veya ana dil uygulamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi  ile güvence altına alınan, ulusal güvenlik ve kamu düzenine aykırı olduğunu da hüküm altına almıştır. Yasalar, Anayasa, AİHM Kararları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine dayanarak verilen kesin kararlara  rağmen halen bu konunun tartışılmakta olması ciddi bir hatadır ve boş işlerle meşgul olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır” Şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.

İyi çalışmalar, saygı ve sevgiler

2010 in review

The stats helper monkeys at WordPress.com mulled over how this blog did in 2010, and here’s a high level summary of its overall blog health:

Healthy blog!

The Blog-Health-o-Meter™ reads Fresher than ever.

Crunchy numbers

Featured image

A helper monkey made this abstract painting, inspired by your stats.

A Boeing 747-400 passenger jet can hold 416 passengers. This blog was viewed about 6,600 times in 2010. That’s about 16 full 747s.

In 2010, there were 8 new posts, growing the total archive of this blog to 33 posts.

The busiest day of the year was October 9th with 95 views. The most popular post that day was Tarih Bilmenin Önemi ve ÇETİN YETKİN’in Yazısı:, “SEVR YENİDEN YAŞANIYOR”.

Where did they come from?

The top referring sites in 2010 were google.com.tr, facebook.com, cahitalptekin.com, search.conduit.com, and eksisozluk.com.

Some visitors came searching, mostly for tarihi bilmenin önemi, tarih bilmenin önemi, tarihimizi bilmenin önemi, tatarların kökeni, and tarihi bilmenin önemi nedir.

Attractions in 2010

These are the posts and pages that got the most views in 2010.

1

Tarih Bilmenin Önemi ve ÇETİN YETKİN’in Yazısı:, “SEVR YENİDEN YAŞANIYOR” September 2009
6 comments

2

GEÇMİŞTE YAPILMASINA ENGEL OLUNAN DEVRİMLER IŞIĞINDA GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ YAZI DİZİSİ 2. BÖLÜM: TOPRAK REFORMU December 2009
4 comments

3

ÜLKEMİZDEKİ TATARLAR VE KÖKENLERİ July 2009

4

GEÇMİŞTE YAPILMASINA ENGEL OLUNAN DEVRİMLER IŞIĞINDA GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ YAZI DİZİSİ 3. BÖLÜM: ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI January 2010
5 comments

5

İşbirlikçilerin Bir Milletin Varlığını Peşkeş Çekişi: Özelleştirme April 2010

EVET’in Tahlili

“Ey Türk Milleti sen, açken tokluk, tokken açlık nedir bilmezsin, bu yüzden gittiğin yerlerde kemiklerin dağlar gibi yığıldı, kanın dereler gibi aktı”

Yazımın girişini Bilge Kağan’ın, adıyla anılan yazıtında, 1500 sene öteden bu milletin şuursuzluğu ile ilgili tespitini vererek yaptım. Evet’in nedeni bu tespitte gizli.  

Önce bir konuya açıklık getirelim. AKP’lilerin “Darbecilerin Anayasası” dedikleri bu anayasa üzerinde 1993’ten beri tam 16 defa değişiklik yapılmıştı. Değişen, Evren Cuntasının 1982 Anayasası değildi. Zavallı insanlarımıza kendini demokrasi şampiyonu olarak gösteren AKP gerçekten iyi niyetli olsa idi. Değişkliklerini tümü için evet / hayır uygulamak yerine bütün maddeler için ayrı oylama yapardı. Demokratik ülkelerde, illaki referandum yapılacaksa, her maddenin ayrı ayrı halka sorulması esastır. Ülkemizde uygulanan referandum yöntemi ise faşist kafalı idarelerin yoksul ve cahil halklarına uyguladıkları türden oldu. Peki Tayyip Erdoğan’ın “Yeter! Söz Milletin” söylemi altında sandıktan çıkan Evet tercihi ne getirdi ülkemize?  

Evet’in getirdiklerine kısaca baktığımıda gördüklerim şunlardan ibaret: Bu evet ile dışta ABD sömürgesi olan Türkiye’nin emperyalizme eklemlenmesi geri dönülmez bir hal kazanırken, içte polis/cemaat devletini gerçekleştirme yolunda en önemli dönemeç AKP açısından kazasız geçildi. Yargı tamamen AKP’nin denetimine girerken. AKP’lilerin yaptıkarı yolsuzluk ve ihanetlerini hesabının sorulabilmesi olanağı da yok edildi. Yani Tayyip Erdoğan ve ekibi, emperyalizmin amaçlarını gerçekleştirecekleri, bunun yanında AKP ve kurmaylarını kendilerinden hesap sorulamaz hale getiren maddeleri de geçirmiş oldular.Referandumu boykot edeceğini açıklayan BDP’nin 2007 ve 2009’da kazandığı illerin hepsinden büyük bir çoğunlukla “evet” çıktı. Her ne kadar boykot kararı özellikle Diyarbakır’da %65’lere ulaşsa da BDP’li illerde %90’lık oranlarda “evet” çıktı. Evet, AKP ve BDP’nin zaferi oldu. Erdoğan: “Okyanus ötesinden bu sürece destek veren kardeşlerimi kutluyorum.” dedi. Böylece CIA tarafından korunan Fethullah Gülen’i de unutmamış oldu. 

Gelelim Türk Milletine:

Tarihini bilmeyen milletlerin coğrafyalarını başka milletlerin çizdiği gerçeğinden hareketle şu tespiti yapabiliriz: Tarih Şuuru zaafını hiç bir zaman düzeltememiş  olan Türk Milleti, Osmanlı Devletinin başına gelen elim hadiseleri bugün birebir yaşamaktadır.Bunda da en büyük sorumluluk devleti yönetenlere işbirlikçilere aittir. İkinci sorumluluğu tamamen Millete yükleyemeyeceğim, çünkü cahil ve aç bırakılmış milletler, hele bir de medya yolu ile sürekli psikolojik savaş şartları altında iseler, milli reflekslerini ve düşünme yeteneklerini kaybederler. Daha doğrusu milli refleks ve düşünme yetenekleri zaten yoktur. Bunun sonucu olarak Futbol takımı tutar gibi parti tutarlar, kutsal değerleriyle oynayanları samimi zannedip severler, Allah diyene, samimi olup olmadığına bakmaksızın, eyvallah derler, bir çuval pirince oylarını verirler…. Maslov’un Temel İhtiyaçlar Hiyerarşisi Türk Milletinde vücut bulmaktadır. Bilerek ve kötü niyetle bu millet cahil ve aç bırakılmıştır…   Sonuç, benim beklediğim sonuçtu.

Ey Cehalet! Sen gerçekten bütün kötülüklerin anasısın!